Selvigül ŞAHİN


YARALI VE ÖKSÜZ COĞRAFYAYA CAN SUYU TAŞIYAN BİR GÜZEL İNSANDI ŞULE YÜKSEL ŞENLER

YAZARIMIZ Selvigül ŞAHİN'İN ÖZGÜN İRADE DERGİSİ EYLÜL SAYISINDA YAYIMLANAN YAZISI...


Yine bir sonbahar günüydü, İstanbul bulut bulut avuçlarımızda, yağmurlar yağdı yağacak. İkindi serinlikleri vardır hani, yüreğiniz genişler, derin bir nefes alırsınız, umutlar yüklenirsiniz en olunmadık vakitlerde. İşte o ikindi vakitlerinden bir vakit, Kızlarağası Medresesi tarihin nice anılarından çıkıp gelmiş bu mütevazı sıcak kadim bina gülümsüyor tüm misafirlerine. Herkeste bir heyecan dalgası. Böyle olsun istemiştim evet sade, sıcak bir atmosfer ama içten ve sahi. Gerçekten öyle oldu. İstanbul Yazarlar Birliğinde Şule Yüksel Ablamıza yaptığımız özel program öylesine sıcak ve samimi o denli de mütevazı idi.

Yine yıllar önce Bahçelievler Belediyesi Necip Fazıl Kültür Merkezi’ne davet etmiştik, Hanımlar Masası olarak muhterem ablamızı. Belediye Başkanımız Muzaffer Doğan aynı dönemde rahmetli Afet Ilgaz’ı da ağırlamamızı istemişti. “Benim için ne güzel bir program hazırlıyorlar ne kadar düşünceliler” diye düşünerek rahmetli Afet Abla saygıdan örtü takarak gelmişti programa ve bir daha örtüsünü çıkarmadı. Bu çok anlamlı idi hepimiz için.  Hasibe Turan, Rabia Ünlü Demir, Nimet Usta, Kadriye Koca gibi kıymetli arkadaşlarımızla bir döneme şahitlik etmiş ve damga vurmuş ama ne yazık o yıllarda göz önünde olmayan değerlerimizle programlar yapıyorduk. Belediye Başkanı Muzaffer Doğan bu konuda bizleri hep teşvik ediyordu. 

Necip Fazıl Kültür Merkezi’ndeki program da çok samimi ve mütevazı bir ortamda, sıcak bir atmosferde gerçekleşmişti. Şule ablamız o yıllarda tabi daha gençti. Yıl 1993. Yaşlılığın ve hastalıkların yıpratmaya başlamadığı bir dönemde idi. Kendisi konuşma yapmış, hınca hınç dolu olan salonda sadece kadınlar dinleyici olmuşlardı. Program çok anlamlıydı bence. Çünkü yıllardır Şule Yüksel ortalarda görünmüyor, adeta küskün bir halde hiçbir toplantıya katılmıyordu. Hanımlar Masası olarak düzenlediğimiz bu toplantı bir nevi onu hatırlamak, göstermiş olduğu tüm gayretleri takdir etmek ve yeniden sahaya davet gibiydi.

Aradan yıllar geçti ve o programdan sonra kendisinden uzaktan haberler aldık. Sevgili Cenk Umeyr Aksoy sık sık ziyaretine gidiyordu ablamızın. İstanbul Yazarlar Birliği yönetim kurulunda iken bir teklif olarak Şule Yüksel Şenler programı yapalım diye istekte bulundum. Sağolsun Başkan Mahmut Bıyıklı ve yine yönetimdeki Muzaffer Doğan’la diğer arkadaşlar bu teklifi heyecanla karşıladılar. Yazmanın en zor zamanlarında hem sahada bulunmuş hem de çileli bir hayatı yaşarken yazıdan kopmamış değerli büyüğümüzü Yazarlar Birliği’nde ağırlamak onun için çok kıymetli olacaktı. Böyle düşünmüştüm. Müstesna bir şahsiyet için düzenleyeceğimiz toplantı onun nezdinde çok değerli olacaktı.

 "Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına. Sanatla kalkacağız "diyor Fethi Gemuhluoğlu.

Yazmak zordur. Zor zamanlarda yazmak, konuşmak, varolma mücadelesi vermek daha bir zordur. Edebiyatla ve sanatla toplumsal travmalardan geçirildik nesiller boyu. Bu ülkenin evlatları roman sayfalarında, horlanan, küçümsenen, en aşağılık ve zelil konumda olan din adamlarının hikâyelerini, okudu yıllarca. Öz değerlerine yapılan saldırılar, maneviyatını hiçe sayan eserler, yeni toplumsal inşaların gerçekleşmesi için atılan adımlar. Sonra ak sakallarıyla darağaçlarında sallanan âlimler, hocalar, ulemalar. Bir gecede yok sayılan derin, yaralı bir geçmişin izleri, yakılan onca eser.

Yeni nesillerin inşası için yakılan nice kültür hazinesi kitaplar, ecdat yadigârı eserler. Kaybolan hafızasına kavuşamamanın derin travmasını yaşayan insanım, can suyunu kaybetmenin akıl almaz hikâyesiyle başbaşa kaldığında başladı herşey.

Kurgusal, proje romanlar sürüldü gençliğin körpe zihnine durmaksızın. Yaralı coğrafyada, yaralı ve kompleksli bir bilinç oluşturmanın telaşına düşen edebiyatçılar, sosyologlar, tarihçiler elbirliğiyle zihinsel ve düşünsel cinayetleri kahramanlarının dünyasında öylesine güzel kurguladılar. Ve kendi coğrafyasına, kendi kimliğine, dinine, imanına, tüm manevi değerlerine küfreden ve bundan hiç gocunmayan bir nesil türedi bu topraklarda dini, Kitap'ı, merhameti, olmayan melez ne batılı ne doğulu olmanın misyonunu taşımayan derin yürek yaralarıyla, kompleksleriyle hep batıya yaranmaya çalışan bir edebiyat güruhunun yazdıklarıyla öylece kalakaldı ülkem insanı.

Cansuyu damarlarından çekilmiş boynu bükük kır çiçekleri gibi, yeşermez, açmaz, gümrah renkleriyle coşmaz oldu mevsimler boyu. Melez, cılız, köksüz bir bitki gibi yıllar süren nice buhranların pençesinde kıvrandı durdu gençliğimiz. Bohem hayatların yalnızlığında nice roman kahramanının sancısıyla eşdeğer bir hayatı paylaşmanın sızılarıyla boğuşurken oldu ne olduysa.

Geceler olsa da güneş mutlaka doğacaktır. Karanlıklar sarsa da her bir yanı muhakkak aydınlık körpe ve en görkemli ışıklarıyla saracaktır ortalığı. Cansuyu kurumuş kır çiçeklerine mutlaka gümrah pınarların coşkunluğunda öylece akacak, ince cılız dereler yatağına doğru yönelecek, küçük kokuşmuş göller mutlaka denizlerine akarak kurtulacaklardır tüm kirlerinden.

Çürüyüşün, tükenişin, kompleksli ve yaralı bir coğrafyanın ortasında bir haykırıştı, derinden gelen bir yankıydı Şule Yüksel Şenler ‘in yazdıkları. Kaleme sarılmıştı, kelama sarılmıştı. Yüreğine apansız gelen aydınlık baharlarla gelen imani dirilişin en görkemli, en dayanılmaz heyecanlarını taşımak istiyordu her bir harfine yazdıklarının. Susuz ve kavrulan bir vahanın ortasında, boynu bükük, kurumaya yüz tutmuş narin bir çiçek gibi yüzünü güneşe, aya, çevirirken bulmuştu hidayeti. Yüzünü kırgın ve küskün bir çiçek gibi canhıraş feryatlarla Rabbine yöneltmiş ve adım adım coğrafyanın çürümeye yüz tutmuş, kurak bölgelerine doğru yolculuğa çıkmıştı.

Bu yolculuk onu, iman yoksunu insanına doğru sürüklerken yazının kıyılarında diriliyor, nefesleniyor ve yazının kulaçlarıyla engin okyanuslara ulaşmanın coşkusu ve heyecanı sarıyordu genç yüreğini. Bu coşku onu, hıncahınç dolu meydanlara, tıklım tıklım olmuş salonlara, fakir kasabalara, varoş mahallelerin tenhalarına taşırken gidiyordu gençliği.

Gençliği ve güzelliği yavaş yavaş çözülürken, küflü mahpushane duvarlarına sırtını yaslarken içinde göveren, yeşeren, akan öylece ırmaklaşan bir hayata nasıl da tutunuyor ve gözleri hep akıyordu.

Hiç yılmadı, hiç yorulmadı, hiç yok demedi. Tüm meydanlar kuşatılmıştı çünkü. Tüm evler kundaklanıyordu, gençlik yavaş yavaş zehirleniyor, sokaklar ve caddeler hep kirleniyordu. Durmaksızın yazdı. Yazmanın zor olduğu zamanlarda kalemine sığındı, kaleminin ve kelamının yegâne sahibi Rabbine sığındı. Bana güç ver rabbim derken, zehirlenen ciğerleri tüberkülozun sancılarıyla sarsılırken o yalvarıyordu ve yürüyordu kalabalıklara doğru.

Şule Yüksel Şenler kendi hikâyesini yazarken ve yaşarken, şimdi fildişi kulelerinde edebiyat dünyasının duayenleri olan kalemşörler gibi halkına tepeden bakıp, onların hiçbir zaman anlayamayacağı hiçbir hikâye ve romanı kaleme almadı. Yaşadı ve yazdı Şule Yüksel Şenler. Yazdı, acı çekti, semeresi ağır olan bir hayatı tercih ederken, takdir beklemedi. O takdir beklemekten ziyade, hep sığındığı Rabbine yöneldi her zaman.

Uzak ve yalnız köylerden, kırgın kasabaların tenhalarından, büyük şehirlerin yitik hanelerinden çuvallar dolusu mektuplar geldi imana ve aşka susamış. Meydanlara çıktığında binler karşılıyordu onun yorgun ama o denli de kavi imanıyla tebessümler saçan çehresini. Aşk, yakıyordu yüreğini, yakan aşkın tüm aleviyle koşuyordu meydanlara. Yangın var derken tıpkı Yasin Suresinde koşan iyiliği emreden, haykıran, haksızlığa boyun eğmeyen ‘Uzaktan Koşarak Gelen Adam’ gibi sesleniyordu…

Zor yıllarda kalemi eline alarak yazmaya çalışan, çığır açan, öncü olan, meydanlarda, toplantılarda durmaksızın yaralı ve öksüz coğrafyaya can suyu taşıyan bir güzel insandı Şule Yüksel Şenler.

Bir dönemin, daha doğrusu en karanlık ve buhranlı dönemlerin günlerine umut sakası gibi, gençliğe diriliş suyu taşıyan, köklerine doğru yürüten, maneviyat mimarı. Yazdığı eserlerle yüreğindeki sancılarla, toplumdaki yangını söndürme gayretinde olan Üstade.

Adanmış ve çileli bir hayatın sonunda gördüğü gençliğe: " Sizler benim gerçekleşen rüyalarımsınız " diyerek seslenecektir gözleri yaşlı yorgun sesiyle bu günlere gelindiğinde...

Kızlarağası Medresesi hınca hınç dolmuş üniversite öğrencileri ve pek çok okuru onun programına gelmişti uzak yakın demeden. Bir ikindi serinliğiydi yaşadığımız. Rahmetli, kendi kuşağından Mehmet Şevket Eygi Hoca tane tane konuşuyor sanki asırlık kubbelerde onun sesi ayrı bir tınıyla yüreklerimize dökülüyordu. Nezaket ile tane tane anlatıyordu gazete yazılarına Şule Yüksel’i nasıl teşvik ettiğini.  Ekrem Kızıltaş Hoca da Şule Yüksel Şenler ile ilgili anılarından anlatıyordu. Son anda salona teşrif eden Şule Yüksel Şenler Ablamız gözyaşları ile dinliyordu konuşulanları. Demet Tezcan adeta son dönemde manevi evladı gibi kendisiyle ilgilenmiş ve Şule Yüksel Şenlerle ilgili değerli bir çalışma ortaya koymuştu. Kendisinden kuşak kuşak önde olan dava eri gibi yazıyı yük eyleyen güzel insana adeta hepimiz adına teşekkür ediyordu. Konuşmacılardan Hasibe Turan, gençlik günlerinde Şule Yüksel Şenler’in yazılarıyla nasıl buluştuğundan, katıldığı toplantılardan evde sesli okunan yazılarından bahsetti.

Dışarda ikindi serinliği yavaş yavaş rahmet yağmurlarına bırakmıştı kendisini. Şimdi Şule Yüksel Şenler ablamız kalabalığa bakarak; “Bunca insan benim için mi geldi” diyerek gözlerinden rahmet yağmurlarıyla yarışan yaşlar akıyordu. Çok duygusal, nezaket kuşanmış bir konuşma yaptı. Ayakta zor duruyordu ama dimdik bir duruş sergilemek için çırpınıyor sesi titriyordu. Ve ağlıyordu. Yazarlar Birliğinde ağırlanmak gerçekten onu onurlandırmış, derecesiz memnun etmişti.

Şimdi Hüzün mevsimindeyiz, yapraklar sararmaya durdu.

Eylül’ün hemen kıyısında naif ve duyarlı yüreği, çileli hayatı ile bir dönemi kapatır gibi Hakka yürüdü Şule Yüksel Şenler ablamız.

Selam olsun güzel insana, Rabbim rahmet eylesin.

Mekânı cennet olsun.

 



YAZARLAR