Nezir ERGENÇ


VİCDAN TANRININ TATLI FISILTISIDIR

Nezir Ergenç'in Özgün İrade Dergisi 2019 Ekim(186.) Sayısında yayımlanan yazısı...


فَرَجَعُٓوا اِلٰٓى اَنْفُسِهِمْ فَقَالُٓوا اِنَّكُمْ اَنْتُمُ الظَّالِمُونَۙ
"Böylece kendilerine/ nefslerine/fıtratlarına döndüler ve dediler ki: Gerçekten de siz zalimlerdensiniz." (Enbiya/64)

Hikayeyi bize Kuran anlatır: Nemrut’un iktidarında insanlar -gökteki tanrıları temsilen- tanrısal güçlere sahip olduklarına inandıkları heykeller inşa etmişlerdi. Heykellerin özenle yerleştirildikleri büyük mabetleri vardı; ihtiyaç duyduklar zaman buraya gelir saygı/ta’zimlerini sunar, taleplerini iletirlerdi. İbrahim peygamber bütün uğraşılarına rağmen onları bu sembollere tapınmaktan, onlara ilahi güçler atfetmelerinden ve buna bağlı olarak Nemrud’a kulluk/ kölelik etmelerinden kurtaramamıştı; öyle ki babası dahi onu taşlayarak kendinden uzaklaştırmıştı. Son bir çare olarak İbrahim Nebi, mabetteki heykelleri/ putları kırmaya karar verir. Eline bir balta alarak mabede girer, en büyüğü hariç Mabette bulunan bütün putları kırar. Sonra da baltayı sağlam bıraktığı putun omuzuna asar; çıkar gider.
 

Av eğlencesi sonrası Mabede gelen ahali putların kırıldığını gördüklerinde ilk akıllarına gelen genç İbrahim olur. Bulur getirirler ve sorguya çekerler İbrahim’i. Sen mi ilahlarımızı bu hale getirdin diye sorguladıklarında; O, büyük putu işaret eder ve balta onun omuzunda olduğuna göre belki de o yapmıştır, ona sorun, cevabını verir. İşte tam da bu anda orada bulunan insanlar nefislerine/ fıtratlarına dönerler ve derler ki: “Gerçekten de siz zalimlerdensiniz.” Tabi bu öze/ fıtrata; başka bir ifadeyle vicdana dönüş çok kısa bir zaman alacaktı ve ahali tekrar eski hallerine döneceklerdi.
 

Vicdan; ve ce de kök fiilden türer ki bulmak, var olmak gibi anlamalara gelir. kişinin bulundu hal, varlığının özü, kendisi; değişmeyen ve dışarıdan gelen müdahalelerden etkilenmeyen doğrunun sözcüsü yetisi insanın; yani fıtrat. Bu anlamda Vicdan insanın yukarıda ayette ifade edildiği gibi i nefsi/ fıtratı yani kendisidir. Fıtratın ne olduğunu ise Kuran bize Rum suresi 31. Ayette anlatır: “Yüzünü bir Hanif olarak dine çevir; Allah’ın fıtratına öyle ki Allah, insanı bu fıtrat üzere yarattı. İşte bu Allah’ın var etme yasasıdır ve Allah’ın yasası asla değişmez. Ne yazık ki insanların çoğu bunu bilmezler
 

İlahi irade, her insana ilahi esmayla donanmış bir fıtrat bahşetti; tümüyle iyilik ve hayr olan bu donanım aynı zamanda insanın “vicdanı” olarak da tesmiye olundu. Bu yüzdendir ki insanlar yaptıkları hataları, yanlışları; işledikleri günahları bu teraziyle ölçtüklerinde, ona kulak verdiklerinde Tanrının tatlı fısıltısını işitirler de yaptıklarından hemen pişmanlık(tevbe) duyarlar. Şair Edward Young’ın “tanrının insana tatlı fısıltısı” diye tarif ettiği vicdan, Kuranın ifade ettiği İbrahim Nebinin halkının nefislerine rucu etmeleri şeklindeki betimlemesiyle aynı anlamda buluşur. Tanırının sesine kulak vermek bir başka anlamda vicdanına danışmak ve onun kararına uymaktır; zira Tanrı asla hilaf-ı haktan konuşmaz, vicdan da.
 

Sebebi ve bahanesi ne olursa olsun bugün kendisinden kaçamadığımız gerçek, suçun, günahın, hatanın bizi; güzelliklerimizi, hayrımızı, iyiliklerimizi çepeçevre kuşattığıdır. Zihnimiz, vicdanımız, ahlakımız, inancımız, ibadetlerimiz; bizzat biz, bu kuşatmanın kesif tesiri altındayız. Bizi neyin kuşattığı elbette önemlidir; ama daha önemlisi ne yapacağımıza karar vermemizidir. Bu hal ve ahvalde öncelikli olarak yapmamız gereken kuşatmaya direnmek değil daha ötesi olan kuşatmayı yarıp oradan çıkmak olmalıdır.
 

Mağluplar galipleri taklit ederler. Bu gerçeği yüz yıllar önce ibni Haldun dile getirmişti. Bu yüzden de aydınlarımız, âlimlerimiz, siyaset ve kültür adamlarımız hatta ahlakçılarımız iliklerine kadar bu mağlubiyeti hissettiler, yaşadılar. Bunun bir sonucu olarak da her tarafımız, son iki yüz yıldır, taklitle ve devşirmeyle heba oldu. Şimdi diyorum ki, özellikle ilim, irfan, iz’an ve gaye sahibi insanlar tam bir silkiniş ve ürpermeyle vicdanlarına yani fıtratlarına keskin, kesin ve tam bir dönüş sergilemeliler. Zihinlerini, kalplerini bu taklitten, devşirmeden ve gayesizlikten kurtarmalılar. İlk ve en öncelikli işimiz, kendi kelimelerimizle, kendi kavramlarımızla ve kendi tanımlamalarımızla zihinlerimizi, kalplerimizi yeniden inşa etmek olmalı. Bunun için de kendi kaynaklarımızdan, kendi geleneğimizden ve kendi değerlerimizden başlayarak birlikte ve beraber bu Müslüman zihni en acil haliyle inşa etmek durumundayız. Aksi takdirde işgalcilere benzemeye, bir adım sonra da, onları sevmeye, onlara âşık olmaya başlarız; bunun belirtilerini artık hemen her yerde görmeyi neredeyse kanıksar olduk.
 

Müslüman zihnin inşasında her anda ve mekânda yapılması gereken ne olmalıdır, denirse, şunu derim: İbrahim Nebinin yaptığını yapmak olmalıdır; yani insanları nefisleriyle/ vicdanlarıyla baş başa kalmalarını sağlamaya çalışmak. Başka bir açıdan, insanları vicdanlarının sesini dinleyebilecekleri yönlendirmelerde bulunmak. Böylece, belki onlara Allah’ın tatlı fısıltısını işittirmiş oluruz. Bunu yapmaya elbette öncelikle kendimizden başlamalıyız; zira peygamber bize şahit olduğu gibi biz Müslümanlar da insanlara şahit olmak durumundayız. Müslüman’ın şahitliği ise düşüncesi, fikri ve amelleriyle; yani inanç ve eylemlerinin uyumuyla gerçekleşebilir ancak. Son söz Allaha aittir: Festekim kema umirte/ Emr olunduğun gibi dosdoğru oll

 

 



YAZARLAR