Necip CENGİL


VİCDAN NEDİR SİZCE(*)

Vicdanı olmayan silahlar, vicdanı olmayan katliamlar, vicdanı olmayan yalanlar, ayak oyunları, vicdanı olmayan iktidar vakaları, vicdanı olmayan kişisel kıskançlıklar, vicdanı olmayan ve kitleyi saran kötülükler, kötülükleri besleyenler ve yok olup giden masumiyetler…


Tarih sadece bir kronoloji dizisi olarak ele alınırsa gelecek nesiller neredeyse hiç bir gerçeği göremez olur. Oysa tarih derin vicdan sorunlarıyla doludur. Her bir vicdan sorununun gerekçesi de farklıdır. Bilinmesi gereken gerçekse belki şu şekilde dile getirilebilir: “Vicdanı her an diri nesiller yetişmedikçe hiçbir bilgi deposu insanlığın kangrene dönüşmüş sorunlarına çözüm getiremez.”

Vicdanı olmayan silahlar, vicdanı olmayan katliamlar, vicdanı olmayan yalanlar, ayak oyunları, vicdanı olmayan iktidar vakaları, vicdanı olmayan kişisel kıskançlıklar, vicdanı olmayan ve kitleyi saran kötülükler, kötülükleri besleyenler ve yok olup giden masumiyetler…

Vicdan “vecede” fiil kökünden türetilmiştir. “Vecede” fiilinin mastar kalıbı olan “el-vucud” beş duyu organı aracılığı ile “bulma”yı ifade eder. Bir şeyin tadını, sesini, kokusunu, sertliğini bulmak, fark etmek, algılamak manasını ifade eder. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, Çıra Yay.) Vicdan kelime olarak, insanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem duyan manevî his olarak tanımlanır. Birilerine zarar vermeme hassasiyeti, hak yememe hassasiyeti, kendi gereceğini görebilme ve kendi haksızlığını onaylayabilme hassasiyeti, hayata faydası olacak insanlara ve bütün insanlığa karşı merhamet ve adalet hassasiyeti, kendini yargılayabilme ve kendi suçluluğunu, yanlışlığını, haksızlığını görebilme, fark edebilme ve buna göre davranabilme hassasiyeti… Hepsi vicdan kelimesinin açılımında yer alır. Vicdan körelmişse, hayata katkısı olacak tüm hassasiyetler yok olur veya vicdan dirilene kadar üstleri örtülür.

Ali Şeriati İnsanın Dört Zindanı isimli eserinde “vicdan iç ses olarak hesapçı ve faydacı bir motivasyondan uzak olarak insanın öz benliğinde var olan devrimci bir güçtür” der.

J.J. Rousseau Emile isimli eserinde şunları söyler: “Vicdan, vicdan… Ey ilahi içgüdü! Ölümsüz ve semavi sada! Sensiz kötülükten kötülüğe sürüklenir, özsüz bir akıl gücünün ve yasasız bir aklın sürüklemeleriyle, üzücü sonların ve ağır yanlışların avı olurdum.”

Şöyle denmiştir “Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye, her birinin bir gayâtü’l-gayâtı var: İradenin, ibadetullâhdır. Zihnin, ma’rifetullahdır. Hissin, muhabbetullahdır. Lâtifenin müşâhedetullâhtır. Takva denilen ibadet-i kâmile dördünü tazammun eder.” Özellikle zihnimiz neyle besleniyorsa, irademizi neler etkiliyorsa, hislerimiz bunlara bağlı olarak şekilleniyor. Bunlarla birlikte ölü veya diri bir vicdanla yol yürüyoruz.

Yunus Emre’nin dediği gibi:

“İşidin ey yarenler aşk bir güneşe benzer

Âşık olmayan gönül misal-i taşa benzer

Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter

Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer.”

Celaleddin-i Rumî’nin dediği gibi: “Düşüncen konuşmana, konuşman hareketine, hareketin kaderine yansır. Güzel düşün, güzel yaşa!”

Göz birçok şeyi görür ancak hakikati vicdan takdir eder zira hissi ilahidir vicdan ve bu his bir insanda ölmemişse, hâlâ diriyse hakikati saklamaz. Haksızlığa uğrayanı görür, haksızlık yapanı görür, kendi katkısını bilir, düşünür. Vicdan soyut bir görmek değil fark edebilme, kötü olandan yana destek belirtmeme işlevi olarak hayattaki yerini alır. Hayattaki yerini alamayan vicdanlar yüzünden hayat çekilmez olur, kötüler devran sürer, haksızlığa uğrayanlar mağdur olur. Zulüm fertlerin, ailelerin, sosyal bünyenin iktidarı haline gelir.

Akıl vicdanın refakatinde yol aldıkça doğru kararlar verir. Mesela size zarar veren birini açıklarsınız, tanınmasını istersiniz ki başkasına da size yaptığını yapamasın ancak o kişiye her türlü hakareti yapmak, kendisinde olmayan özelliklerle ona saldırmak, kötülemek için her yolu mubah görmek vicdansızlıktır. O’nun vicdansızlığına karşı sizin de vicdansız davranma hakkınız yoktur. Zira vicdansız size öğretmen olamaz.

Yapılan bir yanlıştan, işlenen bir günahtan sonra rahatsız oluyorsak, yüreğimize bir ağırlık çöküyorsa, yanıyorsa vicdan diri demektir. Yok, eğer hâlâ yaptığımızı savunmak için olmadık bahaneler üretiyorsak vicdan ölümü halindeyiz, acilen kendimizde bir dirilişe muhtacız demektir.

Bir insan özellikleri itibariyle sizden üstün olabilir, onu bir refleks olarak kıskanmanız sıradan bir beşeri özelliktir ancak onu hayattan silmek, insanların ona değer vermesinin önüne geçmek için oyunlar tertip etmek vicdansızlıktır. Sıradan beşeri refleksi tedavi ederek, sizden daha iyi olan insanın hayata katkısının önünü açmak ve ona yardımcı olmak sizi yüceltir. Yani vicdanla yücelir, vicdansızlıkla alçalır, beddua alırsınız. Mekkeli vicdansızlar gibi yapmamak yani “biz sizinle hep yarıştık, şimdi çıkmış bizden bir peygamber çıktı diyorsunuz, nasıl yarışalım, asla kabul etmeyeceğiz” dedikleri gibi davranmamak gerekir. Bir kişi bizden iyiyse iyidir, iyiliği birlikte büyütmeyi tercih etmek vicdan diriliği, kıskanıp onu yok etmek, etkisiz hale getirmeye çalışmak vicdansızlık ve vicdanın ölümüdür.

Kitabı okuyan ve anlayan kişi vicdanı diri kişi olur. Vicdanı sarhoş olmaz. Vicdanı sakıt olmaz. Vicdanı ölü olmaz. Vicdanıyla konuşur, vicdanıyla karar verir, vicdanıyla yol tutar. Vicdanı devre dışı bırakarak taraftar olmaz. Vicdanı ölü olanlarla yol yürümez. Zira vicdansızlık, dirilten bir yürüyüş getirmez. Müslüman bir insan için söylenen “onu öldürmeye gelen onda dirilir” şeklindedir. Kendisi ölüyse kimseyi diriltemez. Vicdanı ölülerin belirleyici olduğu bir toplumda diriliş olmaz. Tespitleri suçlama gibi algılamaya çalışanlar olursa bu da ayrı bir vicdansızlıktır. Her fert kendi vicdanının ölü veya diriliğinden mesuldür, suçu veya mesnedi başkasına yükleyemez.

Peygamberimizin şöyle dediği rivayet edilir: “Merhamet etmeyenin, acımayanın imanı olmaz! Arkadaşları “hepimiz birbirimize karşı merhametliyiz ”der. Allah’ın resulü “hayır, bir arkadaşınıza karşı değil, bütün mahlûkata karşı merhametli olmalısınız” diye sözü tamamlar. Başka şeyler de söyler: “Yoksullara, çaresizlere, güçsüzlere merhametle bakanlara müjdeler olsun.” “Ancak şakiler merhametsiz olur.” “Küçüklere merhamet etmeyen, büyüklere saygı duymayan bizden değildir.” “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnâd ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir.” Sonra şöyle dua eder: “Ya rabbi, merhametsiz, acımasız olanları bize musallat etme!”

Kitapta doğrudan vicdan kelimesi geçmez ancak, sevgi, merhamet, adalet ifadeleri bir toplam olarak vicdanın ne olduğunu anlatır.

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”

Tüm bunlar bilgi olarak ortadayken, insanlar arasında adaletsizliği, merhametsizliği, şefkatsizliği, zulmetmeyi, işkenceyi başaranlara yazıklar olsun!

Adaleti, sevmeyi, zulmetmemeyi, merhameti, acımayı ve toplamda vicdanı emreden onca rivayet varken, hep sakınılması istenen vicdansızlığı yaşayabilenlere yazıklar olsun!

“Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerine gökten iğrenç bir azap indirdik.”

İnsanlar, kendilerine söylenenlerin zıddına hareket edince zulmettiler, zulmedince alçaltıcı bir azap geldi başlarına. Kimdi bunlar, İsrail oğulları… Sadece onlar mı, yoksa merhametli olun, acıyın, affedici olun denildiği halde buna muhalif davranan herkes mi azabı hak eder? Elbette merhametsizliği, acımasızlığı, zulmü yaşayan herkes azapla tanışır. Vicdan sorunu olanlar, kim olursa olsun, nihayetinde rezil edici bir sonla karşılaşır.

Her şeyden önce, şehri, bir yeri yöneteceğiniz zaman öncelikle günahlarınızı düşünün, af dileyin, böbürlenmeyin, zulmetmeyin, katil sürüsü olmayın, ganimet şımarıklığı ile hareket etmeyin, denmişti onlara, tam zıddını yaptılar ve alçaltıcı bir azapla yüzleştiler. Bugün de kim aynı şeyi yaparsa, aynı sonuçla karşılaşır. Alçaltıcı azabın mahiyeti değişebilir ama neticede alçaltır. Vicdanı devre dışı bırakan kim olursa, vadesi bilinmez ama alçaltıcı azabın muhatabı olur. Namaz kılıyor olmaları, vicdansızlığın azabını kendilerinden kaldırmaz. Hani biz “rezil olduk” deriz ya, alçaltıcı azap, belki de en hafifinden bütün bir cemiyete rezil olmaktır. Rezil oluruz ve sözlerimizin bir değeri kalmaz, kimse bize itibar etmez. Ve bize itibar etmeyenler çoğalıyorsa, dönüp kendimizi, vicdanımız diri mi değil mi diye kontrol etmemiz gerekir. Bu kontrolü yapmazsak hep başkalarını suçlar, kendimize biçtiğimiz günahsızlıkla her ortamdan sıyrıldığımızı sanır ve avunmaya devam ederiz.

Hakiki bir mümin veya insan olmanın temel koşulu vicdanın canlı tutulması, aktif kılınması ve işletilmesidir.

Korkarım hâlâ vicdanı tanımlayamayanlar var yeryüzünde…

______________________

(*)   Vicdan konusunda, ifadenin geniş bir tahlilini yapan, yazı için de faydalandığım, Davut Ceylan’a ait “Vicdan Kavramına Psikolojik ve Dini Yaklaşımlar” makalesinin okunması faydalı olacaktır. Ayrıca Stefan Zweig’in “Vicdan Zorbalığa Karşı” eseri, vicdan ve merhametsizlik ufku açısından okunabilir.



YAZARLAR