Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Musab Aydın


VEFÂ ARAMAK

Musab AYDIN'IN Yazısı;


 

 

“vefâyı Vefa’da aramak”

Çevremizde vefâsızlıktan dert yanarken “Vefâ İstanbul’da bir semtin adıymış” diye serzenişlere şahit olmayanımız yoktur herhalde. Vefâ ne ola ki diye düşünmüş eskiler, sonra “Vefâ, dostluğu dünya nimetlerine değişmemektir” demişler. Bu kanıya varmalarında elbette yaşadıklarının etkisi büyüktür. Bu duyguların ve düşüncelerin sözlüklerimize yansıması ise: ''Vefâ, Sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat etmek, sözünde durmak.'' anlamlarında yer bulmuş.

Vefa nasıl bir semttir ki yaşanan her vefâsızlık sonrasında akıllara geliyor. Çocukluğumun bir kısmının geçtiği Vefa’da yaşamış herkes gibi benim de zihnimde izler bırakan bir Vefa var, şöyle ki: Yetmişli yılların ortalarıydı, İstanbul’a gelmiş ve Vefa’ya yerleşmiştim. Soğuk ve sulusepken bir sonbahar günüydü. Arnavut kaldırım taşlarıyla döşenmiş uzun Vefa caddesinin bir ucu Vefa bozacısından başlıyordu, diğer ucu Fetva yokuşu ile birleşiyordu. Caddenin her iki yanında dizili yapıların çoğunluğu ahşaptı. Caddenin ortasında bir ekmek fırını vardı, bizim de üst katında bir odamız... Bekar hanları adıyla nam yapmış bu tarihi yapıların her katın da üç- dört oda bulunuyordu. Bir dairenin iki katı bedel ile kiralanan ve on veya on beş kişinin yaşadığı bu odaların ortak kullandığı, acil durumlarda banyo ihtiyacının da giderildiği bir tuvaleti bulunuyordu. Bunca zorluklara rağmen, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş binlerce garibi bağrına basmıştı Vefa. Bu bile başlı başına büyük bir vefâ değil miydi?

Vefa caddesinin sağından Süleymaniye’ye çıkan, solunda ise Küçük Pazar’a inen sokaklar aynı zamanda vefâ duygusuna da yol olmuşlardı. Vefa’da yer bulamayan Anadolu’nun gariplerini bu iki semt barındırmıştı. Hanlardaki bekar odalarında düzen bir tür feodalite yöntemlerle sağlanıyordu. Çoğunluğu aynı köyden hatta akraba olan insanlar arasında en yaşlı olanının kurallarına uygun bir yaşam işi kolaylaştırıyordu. Akşamları yemek sofrasına bir aile gibi bulunmak zorunluydu. Gece çalışılacaksa önceden haber vermek gerekiyordu. Aksi halde geç gelenlere kapı açılmazdı.

Cumartesileri heyecanla beklediğimiz günlerdi. Akşam yemekten sonra bazı eğlenceler yapılır, hikayeler anlatılırdı. Bazen dengbejlerin öykü tadında uzun şarkılarını dinleyerek hatta halaylar çekerek renklendirdiğimiz gecelerdi. Pazar günleri, kalabalıktan yürüyemediğimiz Vefa caddesinde, omuzunda son ses verdiği bir teyp birini görmek yadırganmayacak davranışlardan sayılıyordu. Halk müziğinin acıklı türkülerinden birini veya yasak olmasına rağmen Kürtçe bir şarkı ile aşık Abuzer’in sesini dinleyebiliyorduk. Vefa’da bazı vefâsızlıkları da yaşamıyor değildik. Çocuk yaşta yolumuzun düştüğü semtte düzensiz ve yetersiz beslenmeden birçok insanın hastalığına hatta ölümüne şahitlik etmiştik. Yine yetmişli yıllarda İstanbul’un birçok yerinde geceleri çıkan gizemli yangınlar bazen Vefa’da sıçrıyordu. Bu yangınların sardığı ahşap binalarda hayatını yanarak kaybedenlere şahit olmak en acı hatıralarımız arasında. Seksen askeri darbesi sonrasında bekar hanları mühürlenerek kapanmasıyla Vefa’dan ayrı düşürülmüştük. Belki de en acısı bu olmuştu. Çünkü Vefa’nın birçok sakini kalacak yer bulamamış, bulabildiği bir duvar dibine ya da bir köprü altına sığınarak sabahladığı için heder olmuşlardı. Yaşadığımız bu vefâsızlıklar da vefa semtinden değildi elbette.

Doksanlı yıllarda Vefa’nın çehresi değişmeye başlamıştı. Bekarların zorunlu olarak terk ettiği hanlardan yıkılmaktan kurtulanlara ufak tefek imalathaneler yerleşmişti. Vefa Bozacısından başlayan caddeden biraz ilerleyince solda bir mezarlık var. İçinden patika bir yolun geçtiği mezarlık, akşam karanlığında korkudan geçemediğimiz bakımsız bir yerdi. İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan tarafından şehri İslamlaştırmak için Konya’dan getirttiği Şeyh Muhyeddin Mustafa Efendi o zamanlar boş olan şimdiki mezarlığın yerine yerleştirilmişti.   Bin dört yüzlerin sonunda vefat eden ve semtin ismini aldığı Şeyh Ebu-l Vefa adına bir camii inşa edilmiş. Şeyhin sağlığında derviş hücrelerinin olduğu külliyede bir kütüphane, imaret ve hamam vardı. Belki de imarette rızıklanmış, hamamda temizlenmiş ve derviş hücrelerinde barınmış gariplerin duasıyla Şeyh Muhyeddinin de semtin de adı Vefa kalmıştır. Bazen gurbeti bize yaşanır ve sıla kılan bir dostun vefası değil midir?

Ancak cumhuriyet sonrası harabeye dönen birçok Osmanlı eserleri gibi burasıda mezbeleliğe dönüşmüştü. Bin dokuz yüz doksan dört yılında camii yeniden inşa edildi ve çevresine biraz düzenleme yapılarak temizlenmiş oldu. Ebu-l Vefa camii yeniden caddeye bir ihtişam kazandırdı. Fakat yenilenen veya restore edilen bazı binalara rağmen Vefa imar edilemedi. Yıkılan ahşap yapıların çoğu otoparka dönüştürülmüş veya öyle harabe bir şekilde terk edilmiş durumda olduğu için semt bir viraneyi andırıyor şimdilerde.

İnsanda vefâ duygusu fıtridir, yani yaratılışında vardır. Ama doğup büyüdüğü aile, yaşadığı toplumun da bu duygunun gelişmesinde veya azalmasında bir miktar katkısı olmuştur. Bu yüzden son dönemlerde herkes vefâsızlıktan dem vuruyor. Kendi vefasızlığına aldırmayan birçok insandan vefâsızlık hikayeleri dinliyoruz. Öyledir, insanoğlu kendi dışında bir suçlu bulmuştur her zaman. Bu yüzden vefâ zorlu bir yokuştur, o yokuşu çıkarken işimiz kolay olmayacaktır. Lakin vefâlı olup olmadığımız da ancak zor zamanlarda belli oluyor. Vefâ da vicdan gibi ilahi bir fısıltıdır ruhumuza. Durduğumuz yeri, kendimizi bildiğimiz ve unutmadığımız sürece vefâsız da olmayacağız. Vefâ ile yollarını ayırması insanoğluna yakışmadı. İnsanlardan gelen ihsanın ve iyiliğin bir karşılığı olmamalıdır. Lakin vefâ beklemek de bir karşılık değildir. Dostlarımızdan bir vefasızlık görmüş olsak da vefâ yokuşunu tahammül ile çıkmalıyız.

Eskilerin de dediği gibi:” Dostlarını vefa ile hatırla her daim, tanıyan sen ol, arayan ve kucaklayan sen ol, zira kula vefası olmayanın hakka vefası da olmaz.”

 



Metin Aydın
3.04.2020 14:31:53
Yüreğine sağlık.Vefa nın sadece istanbulda bir semt olmadığını hatırlatın bize.teşekkürler

Osman baharçiçek
3.04.2020 22:28:28
Ellerine yüreğine sağlık . Çok duygulandım yazıyı okurken zira her ne kadar Musab kardeşimle tanışmıyor olsamda o dönemde bende o yıllarda o bölgedeydim aynı duygu ve düşünceler ve benzer bir yaşam sürdük o dönemde . İnsan fıtratının henüz çok bozulmadığı o dönemi karmaşık duygular içinde yad etmemize vesile olan bu yazıdan dolayı size teşekkür ediyorum. Kalın sağlıcakla efendim...

YAZARLAR