Mehmet Ali BİLİCİ


Uzlaşma

Mehmet Ali BİLİCİ; Ya insanlar (gerçekte) konuşamıyordur, ya da konuşuyor olmak sorunların çözümümde etkin bir yol değil!


Uzlaşmanın1 yolu konuşmaktan/konuşabilmekten geçer. Konuşma ise bir laf kalabalığı, laf ebeliği, laf üretmek/tüketmek değildir. Aralarında sorun olan kimselerin, bu sorunsallıklarının temelinde (çoğu kez veya çoğunlukla) konuşamamak vardır. Hani bir deyim var ya; ‘Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır’ diye. Evet, konuşunca, konuşabilince sorunlar kalkar/çözülür. Asıl sorun, konuşamıyor olmaktır. Çünkü konuşabilen insanlar er geç anlaşırlar, anlaşabilirler, anlaşmaya yakın ve yatkınlık kazanırlar. Sorun(lar) devam ediyorsa, bu konuşamamış olmaktan dolayıdır.

Ancak zaten insanlar bir şekilde konuşuyor değiller mi? Ve konuşuyor olmalarına rağmen sorunlar da var değil mi? Konu temelinde üzerinde durulması gereken nokta burası. İnsanlar konuşuyor olmalarına rağmen sorunları kalkmıyor, hatta çoğalabilmekte. Görünürde bu bir paradoks!

Ya insanlar (gerçekte) konuşamıyordur, ya da konuşuyor olmak sorunların çözümümde etkin bir yol değil!

Öyle mi?

Konuşma nedir?

Konuşma ile kastedilen nedir?

Herkes bilmektedir ki, konuşma bir ileti ve meram ifadesi aracıdır. Şayet konuşma bu işi/işlevi yerine getirmiyorsa, salt kelimeleri seslendirmiş olmak veya bir laf kalabalığıysa, böylesi bir konuşma insanlar arasında sağlıklı/doğru bir ileti gerçekleştirmekten uzaktır. Bir meramın ifadesi ve bir iletiyi gerçekleştirmekten uzak bir konuşma, gerçekte bir konuşma olmaktan da uzaktır.

Uzun dostluklar, arkadaşlıklar ve evliliklere rağmen, insanlar arasında doğru bir iletişimin varlığı tartışılırdır. Yirmi yıl evli çiftler arasında doğru bir iletişim olmayabiliyor, hatta bir birini anlamak bir yana, (yaşanan iletişimsizlik/sorunlar nedeniyle) hiç anlamamak daha etkin olabiliyor. Bol derecede tartışma, karşılıklı ses yükseltme ve bağrışma var, ancak konuşma yok! Bir diğerini anlamaya çalışmak, isteğini (meramını) iletme çabası eksik-yetersiz olunca, bu bir konuşma olmaktan uzaktır ve dolayısıyla sorun çözmekten de uzaktır. Aksine, böylesi sözde konuşmalar ya direkt bir soruna sebeptir veya bir sorun oluşturmaya müsaittir.

Her insan, konuştuğunda kastını (meramını -kafasındaki resmi-) aktardığı inancındadır. İnsan konuştuğunda, kendisini ifade edebildiğini, muhatabının da kendisini (kastını -kafasındaki resmi-) anladığını (var)sayar.

Ancak bu böyle midir?

Bu gerçekleşmekte midir?

Ne yazık ki değil.

Yapılacak (kısa) bir yakın gözlem bunu tespit ve anlamayı olası kılar.

Şayet yirmi yıllık evlilikler, insanların bu bir arada olması, onların birbirlerini yeterince anlamalarını, aralarında doğru bir iletişimin kurulmasını olanaklı kılmayabiliyorsa, bu da konunun önemini ortaya koyar. Neticede sosyal yapıdaki sorunlar, sosyal varlık olan insanların meram ve iletisi üzerine kuruludur. Meram ve iletinin temel aracı olan konuşmada sorun olduğunda, sosyal yapının sorunlarının birçoğunun (veya bir kısmının) buradan kaynaklandığı gerçeği ile karşılaşılır.

İnsanlar (meramlarını ifade ve iletişimde) konuşamayınca, konuşma boşa gider, boşa konuşulmuş, boş konuşulmuş olunur. Ardısıra, bunun farkında olmayarak, oluşan sorunları anlamamakla karşı karşıya gelinir.

‘Konuştum olmadı.’ ‘Söyledim dinlemedi.’ Vs…

Bütün bunlar ne ifade etmekte? Ben de burada boşa konuşmuş olmak istemem.

Konunun sosyal boyutu başlı başına ayrı bir konu. Ve burada buna girmek istemem. Ben, yaşadığımız toplum ve şartlara yönelik endişesi olan insanların, yaşanılan şartların sorunlarına yönelik olarak böylesi bir konunun/sorunun önemine dikkat çekmek isterim.

Tarihsel olarak içinden çıkamadığımız bir garabetin içindeyiz. Bu garabet bir türlü uyuşamamak/uzlaşamamak olarak isimlendirilebilir. Olayı tarihsel garabet olarak tanımlamamın sebebi, bunun tarihe dayalı olarak gelmiş2 ve de aşılamamış olmasıdır. Geçmişimizin büyük oranda konuşamamak sorunsallığı ile zedelenmiş olması, bizlere karakteristik bir miras bırakarak adete genetik bir sarmala dönüşmüştür.3

Bir soruna sahip olup olmamaktan çok, bir sorun veya konuyu konuşmaya yatkın/açık olmak önemlidir. Konuşmaya açık/yatkın olmamak, bir soruna sahip olup olmamaktan daha önemli ve değilse, daha öncelikli sorundur. Neticede bir konu veya sorunu çözme yolu muhatapların konuşmasından/konuşabilmesinden geçer. Muhatapların meramını ifade ve iletişim sorununu halletmeden, çözebilecekleri bir sorun ve konu yoktur. Belki daha fazla sorun oluşturma sebebidir.

Hangi konunun ardından kapalılıklar, anlaşamama-anlaşılmama, yanlış anlaşılma, bulanıklık, ifade eksikliği, farklı anlaşılma vs. varsa, bu konuşmanın çözümleme (gerçek bir konuşma) olmasından çok, bir sorunsallık olduğu anlamına gelir.

Velhasıl…

Konuşmak isteniyorsa, kendi konuşma hakkı kadar muhatabın da konuşma hakkına riayet edilmelidir. Kendimizi ifade edemiyorsak, bu bizim eksiklik ve suçumuzdur ve de yanlış anlaşılmamızın sebebi biziz. Muhatabımızı anlamak, kastını anlama çabasına bağlıdır. Bu da muhtemel soru ve açıklamaları gerektirir. Muhatabın onayını değil, farklı ve karşı düşüncelerini tolere etmek zorunludur. Yoksa bu sadece bir dikte etme olur, bir konuşma olmaktan uzaktır. Konuşmalar muhatap düzeyinde değilse, bir iletişim söz konusu değildir ve bir şeyin konuşulduğu varsayımı geçersizdir (gerçek değildir). Eleştiriye açık olmayan, kendi yanlışının gösterilmesine tahammül göstermeyen, bunu kendisine yapılmış bir iyilik addetmeyen kimseler, kimseyle uzlaşamazlar.

Demek ki uzlaşma, bir monolog değil, gerçekte bir diyalogdur.

Kendi görüşünü esas alan ve bu temelde doğruya direten bir anlayışın içine girdiği ilişkiler bir monologdur: sadece kendi kendisiyle konuşmaktadır.

Uzlaşmak isteyen bir insan diyaloga; kendisini ifade ederek karşısındakine ulaşma, onu ise anlama (doğru algı oluşturma) çabasında olmalıdır.

Bu usul ve üsluba sahip olanlar uzlaşma yolundadırlar, uzlaşabilirler.

Diğerleri, uzaklarında olan, ulaşamadıkları (kaf dağındaki) bir uzlaşıdan bahsetmekte olanlardır. Varabilecekleri bir yer (ne yazık ki) olmayacaktır…

 

1- İnsanların bir araya gelmesi, belli/belirgin bir konu etrafında/üzerinde konuşmaları, onların bir araya gelme nedenine bağlı olarak uzlaşmayı sağlama amaçlıdır. Böylesi bir ilişkide önemli olan, bir araya gelinen konu üzerinde açık bir mutabakata ulaşmaktır. Tarafların birbirlerini idare etmeye yönelik bir tutumu konuda belirsizliklerin oluşmasına, sonrasında ise bir yere ulaşmamış olma sebebidir. Böylesi zemin ve görüşmeler görünürde bir uzlaşmadır. Ancak sonrasında sorunların oluşabildiği veya birbirini anlamayı olası kılmayan konuşmalar/görüşmeler, bir uzlaşı sağlamaktan da uzaktır.

2- Endülüs Emeviler’i bitiren, onların kendi aralarındaki çekişmeleridir, çevredeki Hristiyanlar ve devletlerin varlığı değildir.

3- Bazılarının konuyu ve ifadelerimi (muhtemelen) abartılı bulmasını, kendimi ifade etmek gereği açısından önemli bulmuyorum.



YAZARLAR