Ümit AKTAŞ


Muhalif damarları kurutmak: Türkiye’nin demokrasi sorunu (1)

Ümit AKTAŞ; Daha en başında, “Cumhuriyet” (Halk Partisi), laiklik yoluyla İslamî kesimleri siyasetten dışladığı gibi, ulusalcılık yoluyla da Kürtleri ve sosyalistleri sistemin dışında tutar.


Türkiye Cumhuriyeti, “Millî Mücadele”nin kapsamlı ve çoğulcu (görece demokratik) niteliğine karşı, daraltılmış bir ulusal iradenin “Cumhuriyet”i olarak kurulur ve gerek dünyada, gerekse Türkiye’de yaşanılan onca değişime rağmen bu temel kodlarda hemen hiçbir şey değiştirilmez; değiştirilmesinin tartışmasına bile girilmez. 

Daha en başında, “Cumhuriyet” (Halk Partisi), laiklik yoluyla İslamî kesimleri siyasetten dışladığı gibi, ulusalcılık yoluyla da Kürtleri ve sosyalistleri sistemin dışında tutar. Ancak 1945’ten sonra, o da gönülsüz ve muvazaalı bir biçimde demokrasiye geçilmeye çalışılır. 

İktidar cenahının iki partisi, yani CHP ve DP’nin her ikisi de aynı “Cumhuriyetçi” egemen gücün farklı temsilcileridir.

Bu güç ise Osmanlı’yı ortadan kaldıran İttihatçı geleneğin devamıdır. Yani kerhen de olsa batılılaşmayı tercih etmiş olan askeri bürokrasi ve bağlaşıklarının iktidarıdır. 

Dolayısıyla süreç içerisinde oluşturulan işbirlikçi bir burjuvazi hesaba katılmazsa, iktidar seçkinlerinin somut bir toplumsal tabanı bulunmamaktadır.

Tabi ki bu işbirlikçi burjuvazi ve “aydınlanmış” seçkinlerin biçimsel ve özentili batıcılığını siyasal bir toplumsal eğilim olarak kabullenmezsek.

1960’lı yıllarda ise siyasal tabloda görece bir esneklik ortaya çıkar. Yine de, “resmî bakış açısı”na göre, işçi sınıfının temsilcisi ve istisnai bir öncel olarak TİP (Türkiye İşçi Partisi), en azından İslamcılık kadar sistem dışıdır ve yine onun gibi kökü dışarıda olan “yabancı” bir ideolojiyi temsil etmektedir. 

Sovyetçilik şaibesini istemese de üzerinde taşıyan bir ideolojinin temsilcisi olarak TİP’in, barışçıl ve olumlu bir sosyalist politik kitle oluşturma çabasının önü, maalesef, “soğuk savaş” döneminin karanlık politikaları tarafından kesilir. 

Sendikal bir temele (işçi örgütlerine) dayanan bu sosyalist parti, MNP’den daha önce parlamenter siyasete girmiş, benzeri tartışmaları yaşamış (demokratik bir siyasal mücadelenin meşruiyeti sorunu, yabancı bir ideolojinin temsilcisi olma ithamı, bölücülük yapma suçlamaları gibi) ve paradoksal bir biçimde MNP’nin yolunu da açmıştır. 

Çünkü TİP kadar, MNP/MSP de, büyük ölçüde aynı/benzer bir sosyopolitik üzerinden, şehirlerin varoşlarına itilmiş olan toplumsal ötekiliklere dayanarak meclise girebilmiştir.

Milli Selamet Partisi (MSP)'nin 6 Eylül 1980'de Konya'da düzenlenen 'Büyük Kudüs Mitingi'nden bir kare / Fotoğraf: Twitter

Hatta intelijansiyalar arasında da bazı geçişler olmuştur. Söz gelimi İsmet Özel veya MSP’yi desteklediğini beyan eden İdris Küçükömer gibi. 

Millî Görüş”ü siyasal bir parti olarak meclise sokan MNP/MSP, mecliste, TİP’in bıraktığı yerden “demokrasi” mücadelesini sürdürmüştür.

Elbette ki MSP, kendi mücadelesini örtük bir İslamî mücadele olarak vermektedir. Ama bu mücadelenin Türkiye’deki güncel siyasetteki karşılığı, demokratik mücadeleye tekabül etmektedir. 

Zira belli bir tikellik (İslamî bir “cemaat” olarak Millî Görüş hareketi) üzerinden somutlaşan “Müslümanlar”ın temsiliyeti, Hegelci bir deyişle bu temsiliyet üzerinden evrenselleşecektir. 

Bu tikel somutluk, belli bir sosyolojiyi siyasallaştırarak evrenselleştirirken, dindar kitlenin bütünlüğünden de koparacak, yani kapsam alanını daraltacaktır.

Zira bu hareketin sözcüleri artık genel anlamda dindarlar/Müslümanlar adına değil, sadece kendi hareketlerinin temsiliyeti adına konuşabileceklerdir ki, bu da önemli bir avantaj kaybıdır. 

O aşamada Nurcular, Süleymancılar, Işıkçılar ısrarla bu sosyopolitik somutluğun dışında duracaklardır.

Çünkü onlar doğrudan siyasal bir pozisyona sahip olmayı uygun bulmayan dinsel bir geleneğin “devletlû” çizgisini izlemekte, güçlerini bir iktidar mücadelesi içerisine teksif etmektense, devletin koruyuculuğu altında hayatiyetlerini muhafazayı esas almaktadırlar. 

Geleneksel dindarlığın dışına çıkan görece “modern” bir oluşum olarak MNP/MSP, başlangıç koşulları içerisinde neredeyse bir “mühendisler” hareketidir ve kendisini “kamuoyu”na daha çok bu yönüyle takdim etmektedir. 

Farklı bir stratejiyle klasik “Nurcu” eğilimi modernleştirerek çığırından çıkaran Fetullahçı Nurculuk ise, “simülatif” (taklitçi) bir evrenselleşme çabasını gizli bir örgütlenme modeli üzerinden gerçekleştirmeye çalışacak; ancak oldukça trajik ve ironik bir biçimde her iki eğilim, 2002 sonrasında örtük bir koalisyonla iktidara yerleştikleri süreçte, Kemalizm’e karşı vermeleri gereken mücadele yerine, farklı biçimlerde Kemalizm’le de ittifaklar oluşturarak birbirlerine karşı mücadele edecekler ve bu çatışma her iki eğilimle birlikte İslamcılığın da ağır bir yara almasına yol açacaktır. 

İslamcı ya da sosyalist cenahların Kemalizm karşısında, Kemalizm’i tasfiye edecek ve aşacak bir performans ortaya koyamamaları, Kemalist çevrelerce doğal olarak Kemalizm’in başarısına atfedilmektedir.

Ancak asıl etken, Kemalizm’in de dahil olduğu Osmanlı sonrası siyasasını üreten 2. Meşrutiyet sürecinin, İttihatçı ulusallığın travmatik koşullarında yatmaktadır. 

Daha da doğrusu tüm bu eğilimler, iktidar pratiğinin Osmanlı’dan devralındığı koşulların ürünüdürler.

Doğuş dönemlerine ilişkin bu travmatik etkilenme ile iktidara ulaşmayı birincil amaç olarak esas alan ve bu amacı gerçekleştirmek için diğer meseleleri askıya alan bir koşullanma (çünkü bunu mazur gösterecek bir hak gaspı ve sistem dışına itilmek gibi bir aşağılanma ve bunun cevaplandırılması söz konusudur), her iki hareketi de büyük ölçüde İttihatçı-Kemalist stratejilerin etkisi altına sokmuştur. 

İktidara ulaşmaya başat bir önem veren her iki (Nurculuk da dahil olmak üzere, üç) eğilim, iktidara ulaşım süreçleri içerisinde ise, stratejinin ideolojiyi belirlediği bir biçimde araçlarla amaçları birbirine karıştırmıştır.  

Bu süreçte MNP ve ardıllarının doğrudan İslamî bir siyaseti öne sürememesinin nedeni ise sadece sistemin engellerinden değil, aynı zamanda İslamî intelijansiyanın yetersizliklerinden de kaynaklanmaktadır. 

Çünkü İslamî siyaset olarak savunulmakta olan hilafetin 1924’te ilga edilen biçiminin gerçekte İslamî bir siyasetle uzak yakın bir ilgisi bulunmamaktadır. 

Tipik bir padişahlık (monarşi) olarak Cumhuriyet’in önceli olan bu yönetim biçiminin savunulamazlığı ise apaçık ortadadır.

Her ne kadar doğrudan bu tip bir savunuya girişilemese de, İslami bir yönetimin neliği üzerinde de aklı başında münazaralar gerçekleştirilemez. 

Bunun da ötesinde, en azından cari yönetim biçimi olan demokrasi üzerinde de, karalayıcı suçlamaların dışında fikri mülahazalara girişilmez ve hatta el altından hilafetin savunusu sürdürülür. 

Osmanlıcı bir muhafazakârlıkla oluşturulan ittifak, Cumhuriyet’e bir karşıtlık (reaksiyon) olarak hilafetin öne sürümünü, en azından belli bir kültürel-toplumsal-siyasal sermaye haline getirmektedir. 

Oysa demokratik bir arenada fiilî olarak İslami bir mücadele içerisine girişmek, sadece Türkiye açısından değil, İslam dünyası açısından da bir ilktir.

Ne var ki bu fiilî girişim, demokrasiye karşı duyulan hoşnutsuzluk nedeniyle uzun zaman kuramsal desteklerden yoksun kalacaktır.

Bu ise genel anlamda bu fiilî girişimi demokratik yönetim, paylaşım, bir arada yaşama, çoğulculuk, hukuk ve adalet gibi meseleleri enine boyuna tartışmaktan ve dolayısıyla da iktidara bu açılardan hazırlıktan uzak tutacaktır.

Aynı zamanda bu, Türkiye siyasetinin demokratikleştirilememesinin de temel etkenlerinden birisidir.

Bu ise, sadece İslamilik ile demokrasi arasındaki uyuşmazlıkların yol açtığı bir sorun olmayıp, sistemin laiklik ve demokrasiyi sunumundaki baskıcı ve ötekileştirici tavrından da kaynaklanmıştır. 

© The Independentturkish

 

Devam edecek...



YAZARLAR