Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Halil ÇİFTÇİ


Türkiye’deki Siyasetin Fasit Döngüsü

Halil Çiftçi'nin yazısı;


 

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren geçmişte ortaya konulan birçok sosyal ve toplumsal kazanımlar batıya yaranmak maksadıyla bir kalemde ve bir gecede lağvedildi. Birçok kanun ve yasal düzenleme ile toplumun büyük bir kesimini oluşturan insanlar dil, din ve ırk ayrımına doğrudan olmasa da dolaylı yoldan ayrımcılık yapılarak muamele edilegeldi. Müslüman olmanın suç olmadığı ancak Müslümanca yaşamanın suç olduğu tek parti rejimlerine şahit olan Anadolu insanı bu vaziyetten kurtulma adına tam manası ile bir güç oluşturamadı. Bunun temelde mezhep, ırk ve hiziplerin farlılık arz ettiği bir coğrafyada yaşamamızdan kaynaklandığını söylememiz yerinde olacaktır. Her ne kadar farklılıklar zenginlik olarak görülse de Türkiye’de bu durum bir türlü rantable bir biçimde kullanılamadı. Siyaset düzeninin getirdiği ideolojik ayrılıklar kendini toplumsal alanda bir kitlenin oluşumuna kapı araladı. Siyasetin her alanında bunun bariz örneklerini görmekteyiz. Kitle partisi olarak ortaya çıkan her siyasi oluşum zamanla kadro partisine dönüşmüş ya da dönüşme yolunda ciddi reflekslere kapılmıştır. Bu reflekslerin bir yansıması olarak Türkiye’de ortak zeminde buluşarak toplumun problemlerine melhem olabilecek bir iradenin tam manasıyla ortaya çıkamadığını yakın tarihte şahit olduk.

İlk dönemler ciddi atılımlar içinde olan siyasi aktörlerin geçmiş dönemlerde var olduğunu ülkece şahit olmuşuzdur. İyi veya kötü bir şekilde ülkedeki temel problemlere çözüm üretmeye çalışan siyasiler zamanla bürokrasi ve aristokrasinin baskın kılındığı devlet oluşumu içerisinde çözüm üretemez hale geldi. Zamanla bu durumun varlığı devlet yönetiminde zafiyetleri ve belli başlı tıkanıklıkları meydana getirdi. Medya eliyle de vesayetin başkaca argümanları ortaya konularak siyasi iktidarlar alaşağı edildi. Düşüşün farkına varan ve çöküş dönemini yaşayan oluşumların son dönemleri genelde var olan kazanımları birer birer tüketmekle geçmektedir. Zamanla otoriterleşen siyasi oluşumlar bunun kamuoyundaki menfi yansımalarına kulak tıkamak durumunda kalmıştır. Siyasetin çıkmaz sokaklarında kamuoyunun tepkisi ile karşılaşmamak adına kutsal olarak ifade edilen değerleri birer birer kullanılmaya başlanmıştır. Bunun yakın zamandaki örneklerini “Bayrak, Beka ve Ayasofya” söylemlerinin bir şekilde siyasi arenada koz olarak kullanılmasında gördük. Bunun dışında rant ve çıkar odaklı idealleri bulunan insanlar zamanla iktidarda ya da devlet yönetiminde yer alabilmek adına bir şekilde parti içlerinde belli finansal destekler sağlayarak yer alabilmektedir. Hal böyle olunca gelenler varolanların yerini almaya başladı. Daha çok methiye düzen ve daha fazla iyimser poz veren kimseler devlette yer almaya başladığı safhada toplumsal problemler gözardı edildi. Bunun sonucu olarak ekonomik, sosyal ve kültürel alanda çöküşler başladı. Halbuki ehliyet ve liyakatin gözardı edilmesi ile birçok gayri ahlaki durum tezahür etmeye başlamıştır. Bunun en bariz ve yakın örneği 2020 YKS sınavında bir LGBT sempatizanının sınav sorusuna konu olmasında gördük. Bu sınavı yapan kurumun ve idarecilerin atama yetkisi en yüksek yetkili makamın elindeyken bazı yetkinlikler gözardı edilerek yapılan atamaların iki buçuk milyon gencin zihninde kötü bir algının meydana gelmesine neden olduğunu şahitlik ettik. Bir insanın bir iş kolunda bile çalışmakta zorlandığı bir dönemde birçok insanın ehliyet ve liyakatten yoksun olduğu bilinmesine rağmen çeşitli üst düzey kurumlara da birden fazla yönetim kademesine atandığını yakın zamanda bir çok örneğini gördük. Bu vaziyetin sonucu olarak telafisi mümkün olmayan sonuçlar zamanla ortaya çıkmış ve siyasi irade kan kaybetmeye başlamıştır. Yetişmiş insan kaynağının alabildiğine zengin olduğu bir ülkede bizden olmasa da işini yapabilecek duayen insanlar mevcut ama bunu kullanabilecek bir mefkurenin varlığı gerek. Tıpkı Amerika’nın Dünya’da hakim kıldığı algı yönetimi ve yaptığı gibi…

Siyasetin hâkim kılındığı ana sacayaklarından biri olan insan kaynağının varlığı yanlışlarında ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Bu yanlışları bir partinin mensubu üzerinden o partinin geneline mal etmek büyük bir hata olacaktır. Ama unutulmaması gereken bir şey var ki ülkedeki her yaşanan olayda devleti elinde tutan siyasi erk sorumlu ve mesuldür. Bu sorumluluğun bir gereği olarak yanlış yapıldığında müdahale ederek devletin yaptırım araçlarını devreye alması hem kanuni bir sorumluluk hem de vicdani bir durumdur. Tabi bu yaptırım araçlarını devreye koymak için illaki kendi dışımızda siyasi fikirlere sahip olmasını beklemek ne ahlaki nede insani bir duruştur. Yakın zamanda Türkiye’nin tanınmış üniversitelerinden biri olan Şehir Üniversitesine kayyum atandı. Daha sonra bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Üniversitenin faaliyetleri durduruldu. Milletin iradesi ile siyasi güç elde edenlerin kendi görüşünden olmadığı için bir ilim yuvasını kapatması ne kadar doğru sorusu gündeme geldi. Bu tip refleksleri Türkiye tarihinin karanlık yıllarında sol ve Kemalist zihinlerin bir yansıması olarak görmüştük ama bugünkü Türkiye’nin durumu siyasetteki bu fasit döngünün geçmişten günümüze halen devam ettiğini bize ispat etmiştir.

Bugün bu vaziyetin ve siyasi gücün varlığı yarın farklı ideolojilerden gelenlerin istismar edeceği bir hale geleceği su götürmez bir gerçek. Yani yıllardır pusuda bekleyen ve ‘kılıçlarımızı kınından çıkardık’ diyen kişiler siyasetin zirvesinde yer bulduğunda ne yapacağı ya da yapmayacağını artık siz düşünün. Bugünler farklı fikirlere sahip kişilerin veya kurumların baskı altına alınması ile değil farklı uluslararası planlara karşı birlikte hareket etme günüdür. Ancak bu sayede içte ve dışta hedeflenen kazanımlar en üst düzeye çıkartılabilir. Yok değilse yek ile yeksan olmuş bir ülke tablosu dâhili ve harici bedbahları harekete geçirebilir.

 

 



YAZARLAR