Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TEMELLERİNE DAİR BİR TESPİT

Yazarımız Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


En başta bir tespit ve temelsiz bir jeopolitik

Bu toprakların ilk milliyetçi/ulusalcı karakterli toplumsal ve siyasal hareketi, istisnasız; Batı'da eğitim görmüş elitlerin başını çektiği ve kısmen de Doğu´daki Türk diyarlarından gelen ki bunlar, belirgin bir Rus baskısına karşı cephe alıp ve akabinde Osmanlı´ya sığınan- aydınların oluşturduğu bir hareketti. Bir takın argümanlara sahiptiler. Belli bir çerçeveye oturtulmaya çalışılan "sosyal, kültürel, siyasal ve daha da önemlisi jeopolitik bir durum" söz konusuydu. Adriyatik´ten Çin Seddi´ne kadar olmazsa bile, geniş bir coğrafya üzerinde 'hüküm ferma' buyurma söz konusu idi. Böylesi bir hayalden ötürü, Alman muhibbi Enver Paşa´nın Sarıkamış hezimeti sonrasında adına "Turan" denilen temelsiz bir hayalinde başlamadan bitmesine neden olmuştu. İşte, tam burada devreye kendisini dev aynasında görmeye ayarlı zevatın  halet-i ruhiyesi giriyor ki, belki de milliyetçiliği tetikleyen, onu baştan aşağı dizayn eden bir durum söz konusu oluyordu.

Disiplinel olguların aksine

Aydınlanma felsefesini  akıp giden insanlık tarihi içerisinde arızî durum bağlamında görüp değere almayan ve tarihten tutun da sosyolojiye kadar hiçbir ilmi disiplinin sağlam temelli bir mantık örgüsü içerisinde asla yeri bulunmayacak  olan milliyetçilik, sözde bir toplum oluşturan, onu kemale erdiren disiplinel olgulara rağmen, koca bir Türk kitlesini dünden bugüne Turan ülküsü etrafında bir arada tutmaya çare olamamıştı. Yapmaya çalıştığımız bu tespiti, Osmanlı´nın kurtuluşuna binaen oluşturulan ideolojilerden olan nevi şahsına münhasır ve sözde İslam´la bağı kurulmaya çalışılan salt Türkçülük ve bunun yanında da İslam´a yer vermeyen beş bin yıllık temeli olan(!) Şamanist karakterli "Güneş dil teorisi"ne göre oluşturulmuş, aynı zamanda da günümüze kadar Kemalizm´e hayat kaynağı olmaya devam eden modern temelli Türkçülüğün toplumsal hiçbir karşılığının olmadığı gün be gün görmektedir. 

Evet, kabul edelim ki, klasik devirleri yaşamıyoruz, ilişkiler eski tarzda devam etmiyor, ama bunun karşılığının illa da milliyetçilik olacağının hakikate değer bir yönü var mıydı elimizde? Olgunun aksi delilini hangi kaynaklardan tevarüs ettirecektik? Zaten ondandır ki, sormaya çalıştığımız can alıcı bu tür soruların tatmin edici bir karşılığını bugüne kadar hiçbir milliyetçi kaynak veya şahıs verememişti!

Onlara göre ise, verdikleri cevaplar bizim açımızdan bir "sebep-sonuç ilişkisi" bağlamında değerlendirilemediğinden milliyetçilik konusunda aydınlanamamıştık! Yaklaşık iki, üç asırdır İslam Dünyası'nı ve Müslüman toplumları hem teorik ve hem de yakıcı bir pratik ikilemi içerisinde kasıp kavuran milliyetçilik, kendi ontolojik bağı içerisinde dine, dini değerlere azami ölçüde yer vermemiş, onun dışlanmasına ayarlı bir tutum sergilemiş ve bu tutumunu da çeşitli kesintilere rağmen sürdürmüştür. Yerine göre de, İslami anlamda kabul edilebilir bir yerleşikliği söz konusu olmadığından dolayı, önce tutunmak, sonrasında ise, her şeyi kendine yontma sevdasıyla dinle, diyanetle at başı gitmenin hesaplarını yapmaya çalışmıştır.

Zemin olarak bu topraklarda hayat mücadelesi veren Türk, Kürt, Arap vs. milliyetçiliklerine teori ve pratik açıdan baktığımızda tespitlerimizi teyit etmiş olurduk.

Aidiyet´in milliyetçiliğin gölgesinde yitirilmesi...

Yukarıda bir yerde, başlamadan biten bir hayalden bahsetmiştik. Ve bu konuda şunları da  söyleyebiliriz; Böylesi bir hayal peşinde koşulacağına bu toprakların halklarıyla Kürt, Arap, Ermeni, Rum vs.-adalet temelli- bir yapı oluşturulabilirdi. Bizce, işin başında yapılan en bariz hata şuydu; Anadolu Türklüğü her ne kadar Orta Asya´dan izler´ taşıyordu olsa bile, bin küsur yıllık bir süreç içerisinde Anadolulaşmış, Müslümanlığın da belirleyici etkisiyle belli bir oranda da Ortadoğululaşmıştı. Anadolu Türklüğü´nün Türklük bağlamın.da da Müslümanlık bağlamında da Orta Asya ile bir bağlantısı vardı muhakkak, ama esas bağlantı ise, bin küsur yıldır aynı kaderi paylaştıkları halklarla olmalıydı. Ama maalesef, bu bağlantı bir türlü gerçekleştirilememiş, gerçekleştirilmiş olanlar ise, bir çırpıda yok sayılmıştı. Zira milliyetçilik/ulusalcılık gözü kör bir ideoloji olarak, "afaki" bir ideal/politiğe ayarlanmıştı. bir olay yekdiğerini tetikler´ misali, milliyetçilik milliyetçiliği tetiklemeye´ başlamıştı. Kötülük kötülüğü doğurmuş ve bir defa  her şey, çorap söküğü gibi parmağa dolanmıştı.

Tarihi algılamada temel bir yanılgı?

Gerek Batı ve gerekse de Doğu Dünyası açısından tarihsel bir kırılma noktası sayıla gelen 1789´daki Fransız devrimi, sonuçta Dünya'ya "ulusçuluk" diye bir olguyu kazandırmıştı! Tarih, bazı durgunluk dönemlerine rağmen aslında kendi içerisinde devinimi olan, aynı zaman da kendi mecrasına akıp duran bir nehre benzer. Devinimi, gelişimi ve değişimi sonucunda bazen belirleyici, bazen de etkileyici kimliğiyle sürekli bir yer edinme uğraşısı içerisinde olurdu. Ve her dönemde insanlığa, insanların hak etme veya etmeme ikileminden yola çıkarak bazı şeyler sunardı. Bu sunuş şekli, salt tarihle alakalı olmayıp, insan tekinin talebi doğrultusunda kendisine sunulan şeydi aslında. Zira ister beşeri ve isterse de ilahi irade açısından olsun, ibre hep hak edilen bir tarza işaret ederdi!

Anlayacağımız tarih, bir akıcılığa sahip olduğu gibi, kaderciliğe de  vermezdi. Bu konuda kadercilik; ancak ve ancak, insanlığın Dünya ile tanışma anını karanlıktan aydınlığa doğru yol alıcı formda değerlendirme sevdasında olan materyalist anlayışı ve buna bağlı olarak ta ilerlemeci tarih anlayışını kendine baz alan yadsımacı ve rijit (sert) çevrelerin bakış açısı olarak okunmalıydı. Bu baz alışın bizce hiçbir delili günümüze kadar varit olmamıştır. Aynı oranda günümüz şartlarını kullanarak ta bir sonuca varılamazdı. Yani tarih, materyalizme o konuda imkânlar sunmuyordu. Bizim anladığımız tarih ve toplum anlayışında oluşan çizgi, inişli, çıkışlı bir rota takip eder dururdu, yani, oluşan hareketliğe binaen i her iki ucunda da karşılıklı 'gel-git'lerin varit olduğu sarkaç misali. Buna, fizik kanununa bakarak itme ve çekme'de diyebilirdik.

İster fert ve isterse de toplum açısından olsun, hayat inişli çıkışlıdır. Yani, "ben, bu noktadan başladım, eninde sonunda şu noktaya varacağım! önermesi sağlıklı bir önerme değildir. Eğer sağlıklı bir önerme olsa idi, örneğin; Osmanlı devleti, Roma İmparatorluğu veya geçen yüzyılın proleterya diktatörlüğü´ olan Sovyetler yıkılıp gitmezdi! Üstelik o yapı, kendini bilimsel temel bağlamında materyalist ve tarihsel materyalist argümanlar içerisinde konumlandırmıştı. Ama düşüncesi demek ki, doğal olan sürece tersti ve bundan dolayı da sonuca varmadı, hepten yalan oldu!

Yalan olan o olgunun bidayetine baktığımızda, ondan beklenen şu idi; sekülerizm yoluyla Batı´ya ve Doğu'ya, 'bir daha üzerlerinden asla çıkaramayacakları' bir deli gömleği giydirmekti.

Milliyetçilik,ya da en modern tanımlama ile söylersek, ulusalcılık ta tam manasıyla bir deli gömleği idi.

Batının kendi kısır şartları mucibince, olanlara bir anlam vermiş olsak dahi, bu tanımlamanın/adlandırmanın Doğu için doğallığından pek söz edemezdik.. Ama onunda, yani Doğu'nun da bir zaman sonra kaosa girip kriz yaşaması, durağanlaşması ve haliyle düşünce üretememesi beraberinde de Batı'nın değer yargılarını birer birer kabul etmesine yol açtı.  Batı, bunu büyük oranda kendi şartları içerisinde bir imkan olarak gördüğü oryantalizm'in imkânlarıyla, oryantalist çabalarla oluşturdu. Biz, oryantalist çalışmaları Batı´nın seküler yüzü olarak görüyorduk. Onun dini yönünü den sömürüye matuf- misyonerlik oluşturuyordu. Burada işin bizleri ilgilendiren tarafı milliyetçilik/ulusçuluk akımının da işte yukarıda serdetmeye çalıştığımız bir  tarih algısı, o algının bir formu olan paradigmal yönü ve bünyemize uydurulması için de o kavramın dönemine ve zeminine göre elastiki bir şekilde kullanıma sunulmasıdır.

 



YAZARLAR