Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Bayram YILMAZ


TOPLUMSAL DEĞİŞİMDE EĞİTİMİN ROLÜ

Yazarımız Bayram Yılmaz'ın "yeni" yazısı...


Toplumsal ifadesi etki alanı bakımından birbiri ile iletişim/etkileşim halinde olan kişileri ilgilendiren her olgu ve durum için kullanılan bir kavramsallaştırmadır. Toplum insanların bir araya gelmesi ile oluşmaz, toplum dediğimiz karşılıklı etkileşimlerin bütünüdür.

Değişim ise tanım olarak mevcut halin süreç izinde farklılaşması anlamına gelmektedir. Değişimin öznesi olan insan, değişinin nesnesi olan algılar ve imkânlar dünyası bu kavramsallaştırma da olumlu-olumsuz bir değer içermez. Değişim arzu edilen bir süreç ise toplumun değiştirme fiilini olumlu olarak algılaması sağlanmalıdır.

Yaşamakta olduğumuz tecrübeler özellikle; üretim ve tüketim süreçleri ile ilgisi bakımından “değişim” kavramı olumlu çağrışımları daha fazla olan bir kavram haline getirilmiştir. Değişim kavramı çoğunlukla daha iyi olana evirilmeyi çağrıştırır. Hatta “değişimi zorunlu bir süreç” olarak ifade eden kalıp cümleler yoluyla da oluşabilecek direnç düşüncesi ve imkânları azaltılmaya çalışılmıştır.

“Toplumsal değişme ise sosyolojik açıdan toplumun yapısını oluşturan toplumsal ilişkiler ağının ve bunları belirleyen kurumların, tarihsel süreç içerisinde değişmesini kapsamaktadır. Bu değişmeler birey ve guruplara yansımakta ve toplumsal norm ve değerlerin farklılaşmasına yol açmaktadır.” (Turhanlıoğlu,2010, s1)

Dünyaya insan yavrusu olarak gelen canlının insan olabilmesi ilk andan itibaren bir topluluk içinde olması ve eğitilmesi ile mümkündür. Toplum olabilme her türlü kült üretebilme imkânı oluşturabilmenin olmazsa olmazıdır. Kült, alet, medeniyet üretebilmek toplumsallık gerektirir.

İnsanlar en eski ve ilk olarak su kenarlarında medeniyetler inşa etmişlerdir. Başta Fırat-Dicle havzası (Mezopotamya) olmak üzere bilinen en eski ve güçlü uygarlıklar nehir kenarlarında veya nehirlerin denizle buluşma yerlerinde kurulmuştur.

İnsanların su taşkınlarının ve doğanın bazen yıkıcı olabilen etkilerini kontrol etme ihtiyacı ve amacıyla bentler, setler gibi iş-organizasyon gerektiren işler yapmışlardır. Bu tip geniş katılımlı işlerin başarılması için işbölümü ve otorite gerekli olmuştur.

Nehir kenarlarında kurulan yerleşimlerde; zamanla artan üretim ve yönetim tecrübesinin de etkisi ile alet (teknoloji, kült) üretilmiş. Bilginin korunma imkânları ile de, tecrübeler nesilden nesile aktarılabilmiştir. Biriken bilgi sayesinde güçlü devletler bu havzalarda oluşmuşlardır.

İnsanların yaşadığı şehirler kalabalıklaşıp, ilişkiler karmaşıklaştıkça, devlette büyümüş ve karmaşıklaşmıştır. Daha fazla insanın, daha fazla insana ihtiyaç hissettiği toplum yapısı oluşmuştur. Bireyler bir arada yaşamanın dayattığı zorunluluklarla işbölümü kültürü geliştirmiştir. Zorunlu ihtiyaçların temini, güvenlik ihtiyacı, adaletin tesisi gibi zorunluluklar insanların anlaşabilmelerini zorunlu kılmıştır. Maddi olanakların artırılması gayesi ile de üretim amaçlı organizasyonlar yapmışlardır. Tüm bu organizasyonların oluşumu, korunması, sürdürülebilmesi ise yönetim felsefesi ile ilgili literatürü oluşturmuştur.

İnsan bireyi ne kadar fazla insan ile toplumsallaşma (etkileşim) imkânı bulabilirse kendini geliştirme imkânı o kadar fazla olacaktır. Toplumsallık ne kadar fazla insanı kapsar ise teknoloji ve gelişmişlik düzeyi de o kadar fazla olacaktır. Aynı devlet organizasyonunda güvence altına alınabilen kült üretme faaliyeti devletin yaklaşımları ve büyüklüğü ile ilgili olarak değişim imkânını çoğaltabilecektir. Ana karalardan uzakta, sınırlı sayıda insan toplulukların (Piğmeler, Abojinler, Amazon yerlileri) sadece yaşamsal becerileri kadar alet üretebilmeleri buna örnektir.

Ana karalarda yapılan bir keşif, buna ulaşabilen diğer kâşif ve mucitlere yeni imkânların kapılarını açmaktadır. Elektriği tespit edebilmek, manyetik alanın keşfini, malzeme biliminin inkişaf etmesini, aydınlatma ve ışık üretebilme imkânını oluşturmuş, optik ve yörünge bilimine kapılar açmıştır. Her imkânın oluşması da birikmiş bilginin üstüne,  nice yeni akılların ve tefekkürün eklenebilmesi ile çoğalabilmiştir.

Bilginin korunabilmesi ve geliştirilebilmesi oluşturulmuş tüm bilgi birikimlerini yeni kuşaklara aktarabilmekle sağlanabilir. Bu süreklilik halindeki aktarımda tek bir nesillik kırılma bile tüm birikimleri heba edebilir.

Zamanla artan bilginin korunması/içselleştirmesi daha yoğun bir eğitim müfredatını ve her bireyi bir bütünün mikro düzeydeki bir parçasında uzmanlaştırmayı gerektirmiştir. Erken dönemlerde insanlık daha az sayıda uzmanlık alanı ile toplumsal görev paylaşımı yapabilmekteydi. Bir klan/kabile örgütlenmesinde bir şifacı, bir ebe, bir eğitmen yetebiliyor toplumun kalan kısmı ise Avcı/asker ya da çiftçi olarak örgütleniyordu. Birkaç özel sorumlu kişi haricinde kabilenin diğer üyeleri yeri doldurulamaz bir fonksiyonları bulunmamaktaydı. Az sayıda insan az sayıda insana mecbur bir dayanışma örgütlenmesi, toplumların genel özelliğiydi.

Modern çağın çok fazla özgürlük vurgusuna rağmen pratikte tam tersine çok daha fazla muhtaçlık ve bağımlılık üretmektedir. Günümüz insanı sadece sınırlı bir alanda üretim yapabilmekte ve çeşitlendirdiği tüm ihtiyaçlar için yüzlerce insanın üretimine mecbur hale gelmektedir. Hayatı boyunca (bazen)nerde kullanılacağını bile bilmeden sadece tek bir ürün üreten birey; bu üretim sayesinde yüzlerce, binlerce ihtiyacını satın almaktadır. Bu sarmal zamanla artarak devam etmektedir.

Bilginin artması üretimi, üretimin artması nüfusun çoğalması sonucunu doğurmuştur. Artan nüfus daha geniş örgütlenme becerileri ile daha güçlü topluluklar meydana getirmiştir.

İnsanlar bu işbölümünde görev dağılımını yapmak ve çatışmanın (sorunların) çözümü için kendi içinden meşru sayılan unvanlara sahip (soy, güç, kutsallık vs.) kişilere yetki vermiş ya da vermek zorunda kalmıştır. Bu otorite kimi yerde beylik, kimi yerde şahlık, kimi yerde sultanlık veya devlet olarak isimlendirilmiştir.

En basit tanımıyla devlet, belli bir toprak parçasında yaşayan bir topluluğun varlığını ve sürekliliğini idame ettirmek için ortak idare ve ortak kanunlarla meydana getirdiği teşkilattır. Klasik sosyoloji ise devleti, toplumun örgütlenmiş biçimi, kolektif iradenin organizasyonu olarak tanımlar. En basit tanımıyla devlet bir toplumda bulunan en organizeli ve etkin güçtür. (birde zorunlu bela tanımı vardır ya neyse…)

Toplumsal yapı içerisinde üstün olma çabası sadece teknoloji/kült üretilmesine sebep olmamış aynı zamanda bu rekabet duygusu çatışma da üretmiştir. Toplum maddi ihtiyaçlar için ürettiği iş bölümünü, sosyal ve toplumsal düzen için de üretmek zorunda kalmıştır. Toplumun iyiliğine olan bir düzenlemeye ihtiyaç duyulması, bireyin menfaati ile toplumun menfaatinin çatışma durumun yaygın olmasından kaynaklanır. İnsanlar bireysel menfaatlerini toplumun aleyhine bir sonuç üretse bile şahsi çıkarlarını tercih edebilir ve uygulayabilirler. Bu pragmatist ve bencil tercihler toplumun ifsadına giden süreci besler.

Toplumun menfaatini gözetmek toplumun aleyhine tercihlerin uygulanmasının önüne geçebilmekle mümkün olur. Buda önce iyi olanın tercih edilmesini sağlayacak ahlaki duyarlılık eğitiminin verilmesi, yeterli olmazsa ceza korkusunun üretilebilmesi ile mümkündür. Öncelik her zaman ahlak ve duyarlılık eğitiminin verilmesi olmalıdır.

Eğitimin temel ana konusu ve işlevi de “kaçınılmaz olarak kabul edilen” değişim süreçlerini, Birey ve toplum için daha iyi olana evirilebilmesi için, planlı faaliyetlerle yönetmek olmuştur, olmaya devam etmektedir. Burada eğitimin herkes tarafından verilen tanımını verilmesi gerekmektedir. “Eğitim süreç içinde insanlarda olumlu yönde kalıcı davranış değişikliği oluşturma süreci olarak tanımlanır.”

Toplumsal Değişme var olanı değiştirdiği için çoğu zaman da toplum içerisinde farklı değerlendirmelerle çatışma konusu da olabilmektedir. Bunun nedeni Eğitimin tanımında geçen “olumlu, iyi, güzel, …” gibi kavramların içeriği; kişilere, toplumlara ve devletlere göre değişiklik göstermesidir. Bu göreceli olma durumu çok değişik eğitim felsefelerine ve görüşlerine neden olmuştur.

Her çocuk dünyaya bir evlat, bir kardeş olarak geldiği gibi o aynı zamanda bir vatandaş adayıdır. Her anne baba çocuğunun iyi bir evlat olması istediği gibi, devlette aynı çocuğun devlete iyi bir vatandaş olması istenir. Devlet için hiçbir insan yavrusu öyle kendi haline bırakılacak kadar sadece anne ve babasının inisiyatifine terk edilecek bir mevzu değildir. Her otorite kendi toplumsal tabanını oluşturacak ve genişletecek eğitim müfredatı uygular. Toplumsal anlayışlar otoritelerin işlerini çok kolaylaştırdığı gibi son derece zorlaştıra da bilir.

Üzerinde devletin ve ailenin niyet beslediği ve hesap yaptığı aynı kişi olunca beklentilerin örtüşme ihtimali kadar çatışma ihtimali de vardır. Yaşanılan coğrafyada devlet aygıtının meşruiyet paradigmaları toplumsal değer ortalamasına uzaksa, devleti yönetenlerde yabancılaşma durumu varsa bebeğin nasıl yetiştirileceği ciddi bir çatışma potansiyeli oluşturur.

İnsanların düşünme biçimleri doğdukları, yaşadıkları, aldıkları eğitim süreçlerinden bağımsız değildir. Her birimiz çoğu zaman yılların, asırların, sürüklediği alışkanlıklarla davranırız. Toplumun düşünme biçimleri tarih içerisinde iktidarların farklı görüşlere farklı yaklaşımları sonucunda bugün ki halini almıştır. Bir kısım düşünceye “koltuk çıkılmış” ve yaygınlaştırılmıştır. Bazı düşünceler ise çeşitli yöntemlerle baskı altına alınmış, tecrit edilmiştir. Örneğin toplumuzdaki kader anlayışı Emevi saltanatı dönemindeki anlayışla şekillenmiş süregelen iktidarlar tarafından da bu anlayış makbul görülmüştür. Yine dört hak mezhep anlayışı Memlük Sultanı Baybars’ın 1266 yılında Kahire’de dört mezhebin dışındaki fıkhi yaklaşımları yasaklaması ile şekillenen bir kavramdır. Bugün Avrupa’nın her ülkesinde o ülkenin 16. Yüzyılın II. Yarısında hükümet edenler hangi mezhebi seçmişlerse şimdi de o vardır. (B. Russel sy. 141) İngilizlerin Ankilikan kiliselerinin olması Kral Henri’nin dul kadınla evlenebilmenin fıkhı yolunu açmak ve kendine bağlı kilise oluşturma isteğinden oluşmuştur. Buğun Rusya kendisine bağlı kiliseler birliğin oluşturması ve bunun üzerinden Slav birliğini kovalaması hep iktidarın inançları belirlemesine örnektir.

Kişilerin anlaşabilmeleri; bilgi birikimlerinin ortak veya yakın olmasından daha çok amaçlarının, değer yargılarının, mizaçların, birbirlerine benzemesi sayesindedir. İnsanlar ortak duygulara sahipse birbirlerini sevmeleri daha kolay olur. Böyle bir yakınlaşma fikri ayrılıklardan doğabilecek zararları en aza indirir. İnsanların farklı yetenek ve özelliklerde olsalar bile birbiriyle uyumlu olabilmeleri için ortak kültürden beslenmeleri gerekir. Birbirlerini anlayabilmeleri başarılı olmak için lüzumlu bir durumdur. Başarılı organizasyonlarda insanlar birbirlerinin eksikliklerini tamamlarlar. Her birey bütünün bir parçası olur. Devletler ve örgütlü yapılar bu uyumlu olma halini sağlayabilmek için insanları eğitim süreçlerine tabi tutarlar.

İnsan davranışlarını belirleyen en temel duygu kişinin inançları ve inancı ile ilgili tasavvurlardır.

Çoğunluğun saygı duymadığı yasa iktidarsızdır. Bir toplumun genelinin üzerinde itiraz ettiği bir anlayışla toplumları idare etmek, yönlendirmek, bir arada tutmak mümkün değildir.  Herhangi bir ülkede çoğunluğun karşı çıktığı yasa ve düşünce toplumsallaşamaz. Yönetim erkinin sadece maddi güç ile iktidar olma/kalma ısrarı; yönetme organizasyonunun maliyetini artırır. Yönetenlerin konforlarını bozar. Bu maliyet ekonomik olarak, güvenlik psikolojisi olarak, toplumsal gerilim olarak ortaya çıkar.

Kendini “ebedi” ilan eden her iktidar ve düşünce insanların düşüncelerini eğitim yoluyla biçimlendirmek ister. Bu sebeple tüm eğitim kurumlarının ısrarla vurgulanana en önemli işlevi “vatana millete faydalı evlat yetiştirmek” olarak vurgulanır.

İktidarlar insan davranışlarını belirleyebilmek için önce insanın düşünme biçimini belirlemek isterler, insanın düşünme ve davranışının şekillenmesi bebeklikten başlayan süreçtir. Dünyaya gelen her bebek bu yüzden iktidarın ilgisine mazhar olur. Bebek dünyaya sadece aile bireyi olarak gelmez. O aynı zamanda bir “vatandaş” adayıdır. İşte bu adaylık; devlet için ilgilenilmesi gerekli bir durumdur. Devlet doğan her vatandaşı kendi ölçülerine göre iyi vatandaş olmasını ister.  Bu sadece bir istek olmanın ötesinde kendi varlığı için ileri düzeyde gerekliliktir.

Batılı bir eğitimcinin (Peter DURUCKER) sözü bu açıdan manidardır.  Yazar “geleceği tahmin etmenin en iyi yolu onu yaratmaktır.” der. Eğitimin devlet tarafından çok küçük yaşlardan itibaren zorunlu tutulmasının altında yatan temel etmen çocukların eğitimden mahrum kalmaları değil “yanlış eğitim” almalarının engellenmesidir.

Günümüzün anayasal metinlerine baktığımızda Eğitim ve Öğretim “herkes için bir hak” olarak (TC anayasası M. 42) tanımlanmaktadır. Yine bu “anayasal hak”ın nasıl kullanılacağı kullanım kılavuzu üslubuyla anayasal metinleri açıklayan kanun ve tüzüklerde belirtilmiştir.

Ülkemizde 3 Mart 1924 yılında kabul edilip yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat kanunundan, 4 Kasım 1981 yılında çıkarılan Yüksek Öğrenim Kurulu kanuna kadar hatta ana sınıfı yönetmeliğine varıncaya kadar eğitimle ilgili yapılan düzenlemelerin ilk maddeleri eğitimin ideolojik yanıyla ilgilidir.

İşte devlet bir kurgu ve organizasyon olarak “vatandaşların neye nasıl inanılacaklarını belirleyebilmek ister, çünkü bunun mevcut yapının muhafazası ve devamı için elzem olduğunu geçmişin ve günümüzün tecrübesi ile bilir.

Cumhuriyetin batıcı, seküler ve ulus temelli devlet projesi dine yaslanmadan iktidar\erk oluşturmaya örnektir. Henüz çok genç olan Türkiye Cumhuriyeti İslam dayanmadan ve İslami bir referans almadan oluşturulan yönetim biçimidir. İlginç ve kendi içinde tezat olan laiklik vurgusunu sürekli yapsa da mevcut sistem bile dinin\dindarların dinle saygılı ilişki kuranların kontrol dışına çıkmasına izin vermemektedir. Bunun için diyanet adında fiilen dev bir teşkilat oluşturması bütçeden çok ciddi ekonomik kaynak aktarması dinin ya da insanların kutsallarının kontrolünün önemini göstermesi bakımından önemlidir.

Hindistan’ın İngilizler tarafından bu kadar kolay sömürülmesi Hintlilerin kast inanışından ve mitolojisinden bağımsız düşünülemez. Racaların asaleti, hükmetmeyi, saygıyı doğuştan gelen özellik olarak halklarına kabul ettirmeleri, halkın toplumun yöneticilerine karşı geliştirdiği inanç haline gelmiş saygı, İngilizlerle karşılaşınca İngiltere’nin lehine bir durum meydana getirmiştir. Konumu ne olursa olsun bir Hintli bir kişi İngilize Efendi anlamında sahip diye hitap ediyordu. İngiltere’yi 1700 yıllardan itibaren dünya imparatorluğu haline getiren süreç Hindistan’ın sömürülmesi ile başlamış ve gelişmiştir.

İnsanlar hayatın içerisinde kendilerinden daha başarılı ve saygın gördükleri kişilere özenir, onlar gibi olmak isterler, sosyolojik gerçek olarak zayıflar güçlüleri taklit eder, onları benzemeye çalışırlar. Devlet eğitim yolu ile kariyer imkânlarını tanımlar ve oluşturur. Çoğu ülkede statü ve saygınlık kazanma devletle ilişkilendirerek oluşturulur. Devlet denilen aygıt da bu yüzden kendi ideolojik referanslarına bağlı insanları güçlü ve başarılı olarak takdim eder. Kendi kültürel referanslarını saygınlık kriteri olarak reklam eder. O yüzden kapitalizm çıplaklığı cesaret ve çağdaşlık olarak pazarlar.  Güzel olmanın akıllı ve kültürlü olmaktan daha çok rağbet görmesi bu imaj çalışmalarının sonucudur. “Dünyaya mutlu olmak için geldiğinize” sizi inandırırlar, sonra “mutluluğa kapak açmanızı” dikte ederler.

Toplumsal başarı ve saygınlık kriterleri üzerinden insanlar statü arayışlarını biçimlendirilirler. Devleti de aşan bir toplumsallık içerisinde oluş(turul)an değerler hiyerarşisi sayesinde insanların/toplumun değer yargıları biçimlendirilir. Bu değer yargılarına uyum başarının ve saygın olmanın gereği olarak ifade edilir. İnsanın statü/saygınlık talebinden kaynaklı olarak da kişide istenilen yönde davranış değişikliği sağlanmış olur.

Eğitim de esas olarak en net haliyle değer yargılarını inşa etme sürecidir. Kişinin kimin saygısını daha çok istemesine bağlı olarak saygınlık kriterleri oluşturacaktır. Örneğin Yaradan’ın sevgisini hayatının en önemli amacı olarak belirlemiş birisi için kutsal kitabının buyrukları çok daha fazla bağlayıcı olacaktır. Maddi zenginliğin en fazla saygınlık sağladığı toplumsallaşma da ise “para kazanmak” en çok üzerinde durulan düşünce ve uğraş olarak ortaya çıkacaktır. Bilgi sahibi olmak, kültürlü olmak, güzel olmak, güçlü olmak, vs. vs. vs, tüm bunlar davranışları belirleyen arzulardır.

Kendi yaşadığım bir tecrübe olarak kızımı annesinin “güzel kızım” diye sevmesini yanlış bulmuş “akıllı kızım diye sev ki çocuk senin sevgini akıllı olmak üzerinden talep etsin” demiştim.

Eğitimin Değer yargısı oluşturma ana amacından sonraki işlevi saygın olabilmenin araçlarına sahip olabilme yeterliliğini oluşturmaktır.

Saygınlığın Akademik kariyer olarak algılandığı bir toplumsallaşmada doktora programı açmak, doktora yapmak önemli bir istek ve uğraş olacaktır. Bu yönelim gerçekleştikten sonrada doktor olabilmenin müfredatı belirlenir ve müfredatın içeriğine bağlı olarak süreç yönetilir. Yargılar, bakış açıları, alışkanlıklar üretilir (kazandırılır). Eğitim süreci ne kadar uzun tutulursa “istendik” davranışlar o kadar yerleşik olur.

Toplum kendi devamlılığını birey kendi toplumsallığını sağlamak için eğitim süreçlerine ihtiyaç duyar. Bireyin, ailenin, toplumun ve devletin eğitim süreçlerinden beklentileri bir çatışmanın konusu olabildiği gibi bir dayanışmanın da konusu olabilir. İdeal eğitim yaklaşımı insanı esas kabul eden, bireyin menfaati ile toplumun menfaatini çatıştırmayan yaklaşımlardır.

Eğitimde verimliliğin ön koşulu kişinin beklentileriyle toplumun beklentileri arasındaki uyum ve hedef birlikteliğidir. Çünkü eğitimin kendisi bir amaç değil, ekonomik sosyal ve kültürel gelişmeyi sağlamanın, bireyleri mutlu,  toplumu daha huzurlu yapabilmenin aracıdır. Bu özelliği ile eğitim dinamik yapı arz etmektedir. Ancak ürünleri kısa sürede alınmayan eğitimde dinamizm adına yapılacak değişikliklerin kargaşaya yol açarak faydadan çok zarar getirmesi de yüksek bir ihtimaldir. Kısaca eğitim değişim ile sürekliliğin çok iyi dengelenmesi gereken bir hizmet alanıdır.

Eğitim sistemimiz (ve eğitim sitemleri) yapısı itibarı ile insan merkezli ve insan eliyle yürümek zorundadır. Eğitim gibi insanı hedefleyen ve insan eliyle yürütülmek zorunluluğu olan hizmet sektöründe teorilerin mükemmelliğinden daha çok bunun uyguluma safhasına yansıma düzeyi önemlidir. Eğitim politikaları belirlenirken son derce iyi niyetli olsanız da, yapılacak değişiklikler elzem olsa da; ilgili kamuoyu değişime yeterince motive edilmemiş, gerekçeler yeterince anlaşılamamışsa, maalesef uygulama safhasında aksaklıkların oluşması kaçınılmaz olmaktadır.

Her insan için eğitimin kendisi bir amaç değil, ekonomik sosyal ve kültürel gelişmeyi sağlamanın, bireysel olarak mutlu,  toplum olarak ta daha huzurlu olabilmenin aracıdır. Bir ülkenin eğitim sisteminin milli olabilmesi için; her insanın etnik, aile ya da doğduğu coğrafyadan bağımsız olarak şahsi yetenekleri ile yükselebilme imkânı olmalıdır. Özellikle de ekonomik olarak fakir ve kenar mahalle çocukları için eğitim sınıf atlayabilmenin imkânıdır.

Eğitim süreci hem bireyin potansiyelini ortaya çıkaran hem de onu her düzeyde sosyalleştirerek toplumsallaştıran süreç olması gerekir. Birey eğitimi sayesinde amaçlarına ulaşabilmeli veyahut yaklaşabilmelidir. Kendi amacını gerçekleştirirken de bu çabası kendisi ve toplum için bir değer ifade etmelidir.

Eğitimin biçimini, niteliğini ve psikolojisini belirleyen en önemli etkenlerin başında devletin ve toplumun başarı tanımı ve başarı kriterleri gelmektedir.

Eğitim söz konusu olduğunda öncelikli olarak sorulması gereken soru “niçin eğitim” sorusudur. Bu soru belki ilk anda basit ve komik gelse de bu bizce yalın olan bu sorunun cevabı sorunun kendisi kadar basit ve kısa olmayacaktır. Niçin sorusu sorulan şeyin ve durumun anlam dünyasındaki karşılığı ile ilgili olmasına karşılık; nasıl sorusu biçimle ilgilidir. Nasıl sorusunun bir anlam karşılığı olacaksa bu biraz da niçin sorusu cevaplandıktan sonra oluşur.

Eğitimin iktidarla, toplumla, aile ve bireyin bizzat kendisinin geleceği ile çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Eğitilmesi düşünülen birey; bir şahsiyet, bir evlat, toplumun bir üyesi olmasının yanında devlet için bir vatandaş adayıdır. Birey taşıdığı bu edinilmiş statülerinden dolayı çok yönlü hesapların odağındadır.

Toplumun tüm unsurları bireyin eğitim ve öğrenim süreçlerini kendi fayda anlayışına göre kurgulamak ve sürdürmek isterler.

Aileler de çocuklarının kendi istedikleri gibi eğitilmelerini isterler, inanç, anlayış ve kültürünü kendi nesline aktaramayan insanlar kaçınılmaz olarak kuşak çatışması yaşarlar ve her çatışma mutlaka taraflara az veya çok zarar verir.

Toplum içinde neslin eğitim şarttır çünkü: eğitilmemiş neslin maliyeti eğitimin maliyetinden çok fazladır. Eğitilmemiş nesillerin topluma verebileceği zararları tüm toplum birlikte öder.

Bireyin bizzat kendisi için de “eğitim şart”ır. Çünkü kendinizi yetiştirmezseniz maddi ve manevi bireysel ihtiyaçlarınızı karşılayamazsınız.

Devlet için ise eğitim devletin kendi ideolojik tasavvurunu nesle aktarabilmenin imkânıdır. Eğer bir devlet kendi meşruiyet paradigmasını içselleştirmiş bir kuşak yetiştirmeyi başaramazsa varlığı ile ilgili ciddi endişeler oluşur.

Her insan için eğitimin kendisi bir amaç değil, ekonomik sosyal ve kültürel gelişmeyi sağlamanın, bireysel olarak mutlu,  toplum olarak ta daha huzurlu olabilmenin aracıdır. Özellikle de ekonomik olarak fakir ve kenar mahalle çocukları için eğitim sınıf atlayabilmenin imkânıdır.

Bir ülkede insanların özgür ve eşit olduğunun en önemli göstergesi; kariyer yapabilme özgürlüğü ve eşitliğidir. Bir ülkenin eğitim sisteminin milli olabilmesi için; her insanın etnik, aile ya da doğduğu coğrafyadan bağımsız olarak şahsi yetenekleri ile yükselebilme imkânı olmalıdır.

İnsan söz konusu olduğu zaman toptancı yaklaşımlar. Bildiğimiz “herkes kadar cesur, herkes kadar korkak, herkes kadar ağır sevdalı…” her birimiz gibi, sokaktaki insan’ı ezen yaklaşımlar üretmiştir. Bu açıdan eğitim her bireyi saygı duyulması zorunlu bir şahsiyet olarak görmeli ve ona göre planlanmalıdır.

Her insanın psikolojik gereklilik olarak başarma isteği bulunmaktadır. Bunu ilkokulun birinci sınıfındaki çocuğumuzda da lisenin son sınıfındaki öğrencimizde de toplumu oluşturan tüm unsurlarda da görürüz. Her insan kendisinde oluşan eksiklik duygusu üzerinden eksikliğini tamamlamaya çalışır. Eksiklik duygusu kişinin kendisini geliştirebilmesi için zorunluluktur.

Örneğin okullarımızda öğrencilerimizin çok fazla ve ekonomik durumlarına göre çok pahalı cep telefonları kullanmaları ihtiyaçlarından değil nispetle oluşturulmuş eksiklik duygusundan kaynaklanır. Bedeli ödenerek bir imaj satın alınır. Böyle bir ortamda kitap kültürüne sahip olmamanın oluşturduğu bir eksiklik duygusu yoksa siz insanlara kitap okutamazsınız. Matematik bilmek, futbol maçlarının sonuçlarını bilmek kadar değer görmediği bir sosyalleşme ortamında çocuklar akşamları ders çalışmak yerine futbol yorumlarını izlemeleri beklenebilecek en normal davranış biçimidir.

Her insanın bir sosyal guruba ait olma, o gurubun saygınlık üreten değer kriterlerine sahip olma üzerinden duygusal ihtiyaçlarını doyurur. Ergenlik dönemine denk düşen ortaöğretim döneminde bu çok daha fazla belirleyici bir davranış motivasyonudur.

Sığara içmenin erkeklikle, büyümekle, cesaretle ilişkilendirildiği bir sosyalleşme ortamında insanlar sığara alışkanlığına sahip olurlar. Bu kötü alışkanlığın önüne geçebilmek için bu davranışı aptallıkla, “salaklık”la ve hatta sömürülmeye gönüllü olmakla ilişkilendirilip itibarsızlaştırılmalıdır.

 Devlet ve toplum saygı görmenin kriterlerini belirleyerek insanların saygınlık arayışları üzerinden, tüm toplumu ve onu oluşturan bireylerin davranışlarını biçimlendirir. Örneğin toplum ve lise öğrencisi için üniversiteli olmanın saygı görmek için şart olduğu imajı oluşturulmuşsa insanlar ressam olmak için değil resim öğretmeni olmak için çabalarlar. Zamanlarını bilimsel araştırmalarla geçirseler belki mucit olabilecek çocuklarımız. Bir berber çırağı kadar toplumsal katma değer üretmeden üniversite sınavında derece yaparlar. Üniversite sınavında derece yapmak için girdikleri rekabet duygusu nedeniylede bencil ve a-sosyal olmaktadırlar.

Her insan başarmak için önüne konulan bedel üzerinden bir mücadele sürecine girer.

Bir nesli doğru yetiştirmek için; Ya başarı tanımını doğru yapar ve bu tanımı toplumsallaştırırsınız. -Ki bugün buna çok ihtiyacımız bulunmaktadır.- Ya da mevcut başarı kriterine ulaşmak için öğrencilerimiz kazanması gereken nitelikleri doğru belirlemeliyiz.

Bugün öğrencilerimizin çoğunluğu ortaöğretim sürecini üniversite sınavına girebilme şartı olarak görmektedir. Bilginin kendisi hürmet görmemektedir. “Hocam bu üniversite sınavında çıkacak mı?” sorusu rahatsız edici bir vaka olarak çok sık karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden öğrenci okulundaki matematik dersine sınıfını geçmek ve kalmak üzerinden bir anlam yükler ve yeterli önemi ve özeni göstermezken aynı öğrenci üniversite için dershane sürecine girmekte ve dershanedeki öğrenme motivasyonu daha yüksek olmaktadır. Okuldaki anlam azalmasından öğretmende, aile de öğrencide olumsuz etkilenmekte dört yıllık lise eğitimi yeterince anlamlı bir dönem olarak geçirilmemektedir. “Ortaöğretimde yeniden yapılanama”  düşüncesi ile yapılabilecek tasarrufların öncesi ile beraber bu süreci anlamlı ve nitelik artırıcı biçimde kurgulamalı ve uygulayabilmelidir.

Bu konuda bir öğretmen olarak tecrübelerimiz çerçevesinde önerilerimiz aşağıdadır;

1- Siyaset, ticaret, eğitim gibi insan odaklı faaliyetlerde algı,  davranışları belirlemede gerçeklerden daha çok etkili olmaktadır. Eğitim faaliyetini verimliği algı yönetimi ile de yakından ilgilidir.

Eğitimde dikkat edilmesi gereken önemli bir hususta eğitimi planlanan bireylerin talepleri ile ihtiyaçlarının doğru tespit edilmesidir.  Eğitimi planlanmasında toplumsal talepler kadar bireyin gelecekte ihtiyaç duyacağı bilgi ve becerilerin birey talep etmese de kazandırılacak şekilde planlanması gerekmektedir. Bu temel yaklaşımın sonucu olarak yeterlilik düzeyini (sınıf geçme) düşürmek olumsuz sonuçlar vermiş ve vermesi kuvvetle muhtemeldir.

2- Lise okul türlerin azaltılması yalınlığı sağlaması bakımından olumlu bir yaklaşımdır. Özel eğitim ortamlarına ihtiyaç duymayan fen lisesi, sosyal bilimler lisesi, Anadolu lisesi gibi ayrımlar işlevsellik açısından anlamsızdır. Bu tip yapılacak ayrım insanları zihinsel ve pratik olarak gettolaşmasına neden olmaktadır.

Öğrencilerin evlerine en yakın okula öncelikli olarak kaydedilmesi ilgili birçok insanında ifade ettiği gibi okul ve mahalle aidiyetini oluşturarak. Mahalle ve komşuluk kültürüne katkı sağlayacaktır. Yine sınıf arkadaşlarının mahalleden de arkadaş olması, ailelerin birbirlerini tanıma imkânlarının fazla olması, öğretmenin de yakın muhitten olması; eğitimde sistem yaklaşımını uygulanabilir hale getirecek, okul aile işbirliğini, kolay, samimi, işlevsel ve sonuç alır hale getirebilecektir. Bu türlü faydalarından dolayı uygulama doğru bir yaklaşıma yaslanmaktadır.

3- Zeki öğrencilerle daha az zeki öğrencilerin aynı sınıfta olmasının oluşturacağı mahsurlar, Başarılı öğrencilerin yeteneklerine ket vurulma ihtimali bu yaklaşıma yönelik en ciddi eleştiridir. “Mahalle Okulu” uygulamasının mahsurlarını ortadan kaldırmak için (bizce çok sorunlu olan) sınıf geçme yönetmeliği ilgili ciddi çalışmaların yapılması gereklidir.

4- Eğitim faaliyetinin sağlıklı yürütülebilmesi için eğitim sürecin her düzeyinde başarının ödüllendirilmesi ve başarısızlığın bir bedelinin olması gerekir.  Bu gün okullarımızın özellikle 9. Sınıflarında her yıl artan sınıf tekrarı öğrenciler bulunmaktadır. Bunun devlete ekonomik maliyetinin yüksekliği nedeniyle olsa gerek sınıf geçme her sene kolaylaştırılmakta buda sınıf geçmeye dayalı öğrenme motivasyonu nedeniyle eğitim-öğretim faaliyetini engellemektedir. Sınıf tekrarındaki öğrenciler nedeniyle; sınıf yönetimi ve eğitim öğretim faaliyeti zorlaşmaktadır. Yine sınıf tekrarının olumsuz sonuçlarından biri de bu öğrencilerimizin, yaşı daha düşük olan sınıftaki diğer öğrenciler üzerindeki olumsuz dominant etkisidir.

Sınıf tekrarının oluşturduğu maliyetlerin önüne en kolay ve pratik çözüm olarak kredili sitemin uygulanması faydalı olacaktır. Öğrencinin sınıfı değil de dersi geçmek zorunda kalması. Başarının toptancı bir yaklaşımla değil de her ders için ayrı değerlendirilmesi her dersin önemini çoğaltacaktır.

5- Doğru kurgulanmış kredili sistemde başarılı öğrenciye daha kısa sürede (en azından üç yılda) liseden mezun olabileceği imkânların oluşturulması (üsten kredi alma hakkı), başarısız öğrencilerin dört yılda bitiremezlerse beşinci yılda devam edebilme hakkı gibi uygulamalar öğrenme motivasyonunu artıracak ve adalet duygusuna da katkı sağlayacaktır.

Esnek mezun olabilme imkânı sağlayan böyle bir sistemde; öğrenme kapasitesi yüksek olan öğrencilerimiz de. Başarı düzeyi düşük öğrencilerimiz de kendi potansiyelleri hakkında daha doğru öngörülerde bulunup erken dönemde kendilerine uygun istihdam olanakları oluşturabileceklerdir. Başta öğrencinin kendi zamanı ve ekonomisi olmak üzere ulusal düzeyde kaynak israfı azaltılabilecektir.

Yine kredili sistemde her öğretmen diğer derslerin geçme ve kalmasına etkisi olmayacağından daha rahat davranabilecektir. Bir dersin başarı notu diğer dersten de başarılı olmuş gibi algı oluşmasına engel olacaktır.

6- Öğrencilerimizin öğrenme performansını etkileyen önemli unsurlardan biri de öğrencinin okul başarı tanımını belirleyen ders ve sınıf geçme sistemidir.

Şuan uygulanmakta olan sınıf geçme sistemimiz ağırlıklı not ortalamasına göre sınıf geçme sistemidir. Mevcut sistemde öğrenci diğer derslerdeki başarısından dolayı hiç bilmediği dersleri de geçebilmekte kendisini başarılı olarak ve yeterli görebilmektedir.

Sınıf geçmeyi düzenleyen böyle bir sistem öğrenci yeteneklerinin farlı olmasından dolayı doğru bir yaklaşımdır. Bu sistem ders kredilerinin birbirine yakın olduğu alanlarda bir sorun teşkil etmez. Başarı puanına göre sınıf geçme sistemi ders kredisinin birbirinden çok farklı derslerin olduğu -özellikle meslek- liselerinde çok ciddi mahsurlar oluşturmaktadır. Özellikle endüstri meslek ve teknik liselerde, 12. Sınıftaki bir öğrencinin 24 kredilik staj uygulamasında sanayide ustasından aldığı notu diğer tüm derslerin toplamının sınıf geçmedeki ağırlığından fazladır.

Mevcut uygulamadaki sınıf geçmeye dayalı başarı algısı; derslerin önemli bir kısmını öğrenci algısında önemsizleştirmektedir. Öğrenci temel kültür altyapısına sahip olamadan ortaöğretim sürecini tamamlamaktadır.

Sınıf geçme sisteminin bu yanlış algının oluşmasına neden olan yapısı acil değiştirilmelidir. Teklif ettiğimiz kredili sistem buna çözüm üretebilecektir.

7-  Okullarımızda her öğretmenimiz kendi önceliklerine bağlı olarak sınav uygulaması yapmaktadır. Öğretmenden öğretmene değişen farklı uygulamalar ölçme ve değerlendirmede farklılıkların oluşmasına neden olabilmektedir.

Bu uygulamanın mahsurlarını ortadan kaldırmak için sınav sistemi ve uygulaması yalınlaştırarak merkezileştirilmelidir. Okullarda sınav haftası uygulaması, yani o dersi alan tüm öğrencilerin aynı anda, aynı sorularla isimleri kapalı sınav kâğıtları ile sınava girmelerini sağlamaktır. Üniversitelerdeki vize-final uygulamasının benzeri ya da aynısı liselerimizde de çok rahat uygulanabilir. Her ders için sadece bir vize, bir final sınavı yapmak mümkündür. Böyle bir uygulama ölçme ve değerlendirmede objektifliği daha kolay sağlar.

Yine ortak sınav uygulaması bağıl değerlendirme (çan eğrisi) alternatifini de bir imkan olarak ortaya çıkartabilir. Böyle bir imkânda zeki öğrencilerle daha az zeki öğrenciler in aynı ortamlarda ders görmesine yönelik eleştirileri de azaltır. Bağıl değerlendirme üzerinden not verme işlemi öğrenciler arasında yaygın olan (en azından yanlış görülmeyen) “kopye” gibi durumları en aza indirir.

Ortalama ve sorumluluk imtihanlarında da uygulanan benzer sistem sınavların daha sağlıklı koşullarda yapılmasını da sağlar.

Orta öğretimde sınav haftasının sağlayacağı en önemli faydalardan birisi de eğitim-öğretim faaliyetinin çalışma takvimine uygun olarak ilk haftasından, son haftasına kadar verimli bir şekilde değerlendirilmesini sağlayabilecektir. “İlk hafta ve son birkaç hafta ders işlenmez” gibi yanlış algıları oluşmadan engelleyebilecektir.

Ortaöğretimde hızlı bir şekilde Ölçme-değerlendirmenin sadeleştirilmesi, objektifleştirilmesi öncelikli olarak her okul ve öğretmenin kendine özgü değerlendirme yaklaşımından hızla uzaklaşılması sağlanmalıdır. Sınav haftası uygulamasında tüm öğrenciler aynı sorularla sınav olacaklarından öğretmenler ve öğrenciler arasında kaçınılmaz bir dayanışma gelişecektir. Kimden kaynaklanırsa kaynaklansın ders işlenmesini zorlaştıran etmenler bizzat öğrencinin müdahalesi ile ortadan kaldırılacaktır. (aynı öğrencinin okuldaki ve dershanede farklı tutum göstermesi buna örnektir),

Dersi öğrenmemenin sonuçları çok kısa sürede öğrenci tarafından fark edileceğinden dolayı öğrencinin kendi başarısızlığına kısa sürede tedbir alması da söz konusu olabilecektir.

Eğitim ortamlarına ve bütçesine ekstra hiçbir maliyet getirmeyen bu yaklaşımı hayata geçirebilmenin önünde bir engel görülmemektedir.

8- Özel eğitim ortamı gerektiren mesleki teknik okullar için sınav uygulamasını yapılması gerekliliktir.  Sınav uygulaması farklı ilgi ve zihinsel yetenek gerektiren bölüm ve alanları okuyacak öğrencilerin tespitini kolaylaştıracaktır. Sınavla girilebilen okula ve bölüme aidiyette fazla olacaktır.

Meslek liselerinde öğrencinin 9. Sınıftan itibaren bölüm tercihi yapması ve derslerini almaya başlaması da aidiyet oluşması bakımından faydalıdır.

9- Özellikle meslek liselerinde dört yıl süren eğitim çalışma yaşamının koşullarına uyumu güçleştirmektedir. Özellikle Üniversite sınavlarına girmeden hayata atılacak öğrencilerimizin daha kısa sürede mezun olmalarına imkan tanınmalıdır. Ortaöğretim eğitim müfredatının işlevsel olarak sadeleştirilmesi ve bu öğrencilerimizin üç senelik eğitimin sonunda lise diploması almaya hak kazanmaları öğrencilerimiz ve devlet için zaman, emek ve ekonomik olarak tasarruf sağlayacaktır.

10- Meslek lisesinin okuması gereken öğrencinin daha az yetenekli öğrenci yaklaşımından da hem eğitim yöneticilerini hem de kamuoyunu kurtarmak gerekmektedir. Üniversitenin mühendislik fakültesinde okuyacak kişinin teknik bir alt yapısının olması daha tutarlı ve sağlıklıdır. Meslek liselerine yönelik itibar arttırıcı yaklaşımlar ülkenizin işsizliğin kaynağı olan mesleksizlik sorununu en aza indirecektir. Bu aynı zamanda %65 meslek lisesi hedefine uygundur.

11- Öğrencilerimizin lise alanlarına bağlı olarak ve kredi tamamlama imkanının mutlaka sağlanması şartıyla tamamladıkları alanlara göre (fen, matematik, sosyal, edebiyat, vs…) üniversite sınavında tercih yapmaları düzenlenebilir.

Bugünkü uygulamada edebiyat bölümünü tercih eden de, fen bölümünü tercih eden de aynı matematik derslerini görmektedir. Üniversitenin matematik puanı ile öğrenci alan bir bölümüne tercih şartını lisede örneğin altı dönem matematik dersi almak olarak belirlenebilir. Edebiyat öğretmeni olmak isteyen birisi için de bu şart koşulmaz, bu öğrencimizin için de benzer uygulama Türk Dili ve Edebiyatı dersi için konulabilir. Temel ortak lise müfredatımız çok rahat altı dönemde tamamlanabilir, alan tercihlerine bağlı olarak verilecek müfredat ise 7. Ve 8. Dönemlerde yoğun olarak öğrenciye aktarılabilir. Böyle bir uygulama hem öğrencinin dershanelere olan ihtiyacını azaltacak hem de her şeyden biraz bilen öğrenciler yerine bildiğini çok iyi bilen öğrencilerin yetişmesine yardımcı olacaktır.

***

Sayfanın sınırlarını zorladığımız yazımızı Milli Eğitimin tüm ideolojik tartışmalardan kurtulması, tüm idareci ve öğretmenlerine nitelikli insan yetiştirebilme gayretlerinin devamını dileyerek bitirmiş olalım…



YAZARLAR