Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


TASAVVUF, TARİKAT VE "OPERASYONEL" TARİKATÇILIK

Yazarımız Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


-Manevi Arınma Düsturundan, Toplumsal Kirliliğe-

İçeriği açısından, doğruları ve yanlışları ile birlikte; genelde dünya Müslümanlarının, özelde ise, ta Selçukludan ve Osmanlıdan buyana, coğrafyamızda tartışılan önemli olgulardan biri, belki de hiç kuşkusuz tasavvuf ve o bağlamda kendine yer bulan tarikat olgusudur.

Selçukludan başlamak üzere, içerdiği doneler açısından bir nevi felsefe sayılan, hatta İslam felsefesi içerisinde değerlendirilen tasavvuf olgusu, hemen her dönemde kendisi ile ilgilenen bir avuç insana rağmen, onun adı ve etki alanı açısından, dünden bugüne yüz binlerce insanı, dolaylı ve dolaysız olarak etkisi altında bırakan, kendisi ile ilgilenmesini sağlayan; bu açıdan bakıldığında, bir nevi popülist dinî yapı olarak tavsif edebileceğimiz tarikat olgusu; soyuttan somuta, dalga, dalga yayılarak, toplumu bir ağ gibi kuşatmış bulunmaktadır.

Keza bu durum, günümüzde olduğu üzere Osmanlıda da, günümüzden devasa boyutlarda idi. Zira o dönemlerde medrese dışında kalan halkın kahir ekseriyeti, bu tür yollarla İslam'la ilişkilenme suretiyle kendinin dindar kalabileceğine inanıyordu

Aşağıda da belirtmeye çalışacağımız üzere, her ne kadar bir manevi arınma yolu olarak kabul görse de, tasavvufun Sünni çoğunluk tarafından kabul görmesi için, onun, heterodoks/rafizi anlayıştan arındırılıp Kur'an ve Sünnet çerçevesinde Müslümanlaştırılması, İslamileştirilmesi, Kur'an'a uygun hale getirilmesi sonucunda, tasavvuf, söylemsel ve kurumsal olarak Sünni düşünüşte kendine yer bulmuştu.

Bu 'dikkat edici anlayış' yanlışı ve doğrusuyla -yer yer düşünsel ve fiili olarak- heterodoks çizgi ile mücadeleyi de elden bırakmadan, cumhuriyet dönemine kadar var olmuştu.

Osmanlının yerine ikame edilen cumhuriyet rejimi; hemen hepsi seküler tandaslı Batıcı forma sahip devrimlerle İslam'a karşı savaş açmış, bununla birlikte, İslam adına ne varsa, onu yok etme eylemine girişme neticesinde, gerek Müslümanların kahir ekseriyeti ve gerekse de İslam'a karşı cephe almış bulunan zevatın gözünde İslam olarak belirlenen cemaatlere,, özellikle de tarikatlara karşı büyük bir yıkıma girişmişti.

Cumhuriyet; anlayış ve kavrayış olarak kendine Batılı paradigmaları seçmiş, kendini o kulvarda tanımlamıştı. Böyle bir tanımlama, sonuçta dine karşı olmayı ve sözde 'din adına' her ne tarzda ve tonda "dinî yapı" varsa, onları jakoben bir mantık, hızlılık ve sebat içerisinde yıkmak, ortadan kaldırmak, dinin var olan itibarını sarsmak ve Müslümanları da muteber (itibar sahibi) insanlar kategorisinden çıkarmaktı. Jakoben karakterli Cumhuriyet rejimi, bu işe girişince cemaatler ve özelikle de irili, ufaklı tarikat yapılanmalarına karşı bir yıkım işine girişmişti.

Cumhuriyet rejimi, salt dini anlayışı ortadan kaldırmak için dine karşı cephe alırken, yüzlerce yıldır Anadolu insanına arız olan mistik/heterodoks karakterli tasavvuf ve dolayısıyla, tasavvuf olgusunun kurumsal görüntüsü olan tarikat yapılanmalarını da ortadan kaldırmış oldu; daha doğrusu, onların yeraltına inmelerine, oralarda gün saymalarına ve günü geldiğinde de meydana çıkmasına, bilerek ya da bilmeyerek zemin hazırlamış oldu.

Demokrat Parti sürecinde; normalde 'devlet bazlı' salt din karşıtı Kemalist projenin, az çok yara almasına ve Kemalist anlayış içerisinde, DP'ye yarayacak, onu iktidara taşıyacak revizyonist, oportünist ve popülist anlayışların gün yüzüne çıkmasına bakıldığında; DP, kendince Kemalist sistemi korumaya almak, sözde toplumu rahatlatmak ve yine kitleleri kandırmaya yönelik "dine hizmet" saikiyle, klasik dönemlere has olması ve orada kalması gereken -Kur'an ve sünnete bağlı 'Müslüman' cemaatleri değil elbet- mistisizmin birer ürünü olan tarikatların önünü açmış olmakla iki taraflı bir rol üstlenmiş oldu.

Bu iki taraflılık; hem rejimi rahatlatmak, rejimi güven içinde tutmak, hem tarikatlar yoluyla toplumu bir çizgide tutmak, birde bu yolla, tarikatlar vasıtasıyla Müslümanları soğurtmak, mas etme şeklinde değerlendirilebilirdi.

DP'den 2002 yılında AK Parti'nin iktidara geldiği güne kadar, cemaatler ve tarikat yapıları, çhulmuhafazakar toplumun geri kalanını da etkilenmesi sonucu, sağ siyasal partilerin potansiyel oy deposuna dönüşmüştü.

Burada karşılıklı olarak, DP ve diğer sağ partiler açısından; Müslüman toplumu, İslamcılık benzeri dini -aynı zamanda evrensel bir-görüş içeren İslami kalıplara değil, aksine muhafazakar kalıplar içerisine alma; onları çokça nefret ettikleri modernleşme(amiyane tabirle gavurlaşma) kalıpları içerisinde rejime kullanışlı hale getirme, laikliğe alıştırma gibi, birbirinin sebep ve sonucunu da bir silsile içerisinde bulunduran hallere adapte etme gibi durumlar söz konusu idi...

Başta DP olmak üzere sağ siyasal partilerin hemen hepsi, 'bu oyunu' cemaatler, özellikle de, "kendine Müslüman" olgusuna denk düşer tavırları içselleştirmiş bulunan; bununla birlikte, dünyanın gidişatına yön verme düşüncesinden ziyade, ne olduğu birazcık meçhul olan, meçhul kaçan "manevi" değerler uğruna, sağ partilerin kuyruğu olup çıkan tarikat yapılanmaları, kendi yapısal büyüklüklerine göre; yerine göre iktidarı, iktidar adayı olan partileri, ya da iktidar gücü olmadığı halde 'kendileri koruyacaklarını düşündükleri partileri desteklediler.

Birde, herhangi tarikat formu içerisinde yer alan, ama birtakım mülahazalarla, yerelde kalan bazı tarikat yapılarının da; kendi paylarına düşecek oranda maddiyattan nemalandıkları, müritlerini 'irşat etikleri' ve bununla birlikte, oluşturmaya çalıştığı imaja bakıldığında sözde devlete çalışan, ama derin devletin bizzat kendisi gibi algılanan yapılar adına operasyonel 'vurucu' güç olarak kullanılan yapılar. Bu vurucu gücü, illa da, silahlı olarak algılamamak gerekir. Genel geçer toplumsal doğrulara ters düşen her alet, her iş, her eylem birer operasyon unsuru olarak değerlendirilebilirdi.

Eğer dikkat edildiyse, onlarında katkısıyla(!)  oluşan 28 Şubat postmodern darbesi benzeri darbe girişimleri ve birtakım yanlış(abidik, gubidik, karanlık) işlerin, algı operasyonlarının oluşumunda "politbürü" olarak, kendi müridan taifesini kullanan, yerel tarikat yapıları da, dün olduğu gibi, bugünde devrede, belki yarınlarda da devrede olacak, birileri tarafından, sürekli devrede tutulacaktı.

Kendilerini Sünni olarak Ehl-i Sünnet içerisinde değerlendiren epey çevre ve şahsın, bir 'manevi arınma' yolu, yordamı olarak gördüğü tasavvufu mümkün mertebe heterodoks çerçeveden çıkarıp, onu İslam potasında eritip Kur'an ve Sünnet ışığında İslam'a uygun hale getirme düşüncesi, salt bir düşünce olarak doğru bir yerde durmaktadır.

Ta İmam-ı Rabbani(Faruk Serhendi) döneminden başlamak üzere, kötü ve yanlış örnekleri Batınî çevrelerden sadır olan ve zaman zaman Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Anadolu'da kendine yer bulan heterodoks/Mesihi anlayışın yerine, mümkün mertebe Kur'an ve sünnetle, eli, ayağı düzgün hale gelen, getirilen, getirilmeye çalışılan tasavvuf olgusunun karşısında, sözde Sünnileştiği vurgulanan, ama farkında olunsun, ya da olunması Sünni itikadi/ameli paradigma ile hiçbir alakası olmayan mistik anlayışların gelip dayanağı nokta, mebzul miktarda itikadi sapkınlık, amelî boş vermişlik, fıkhî/hukuki gevşeklik, gelene ağam, gidene paşam deyici, haramı, helali gözetmeyen, genel ve kabul görmüş çizgiyi iplemeyen; birtakım güçlerin operasyonel oyuncağı olmaya aday ve bu adaylığı, hemen her alanda yerine getirmeye çalışan, nokta operasyonlarda kullanılan yapıların birde kendi iç çürümüşlüğü, yozluğu, artık günlük ve sıradan bir hale evrilmiş bulunmaktadır.

Bu yapılar, başlarında bulunan şahısların üzerinde tebarüz eden ve ona bağlı, ya da bağlanma düşüncesine sahip insanların müritleşmesi; kendi iradesini hiçe sayıp yerle yeksan etmesi, aklını devreden çıkarıp akılsızlığı şiar edinmesi, şeyhin vb. aklına sığınması; kendini ölüler misali gassala(ölü yıkayıcı) teslim etmesinde olduğu gibi, şahına, şeyhine tam bir teslimiyetle teslim olması yetmezmiş gibi, kendi aile fertlerin  -eğer var ise- özellikle de 'masum' kız çocuklarını da şeyhe sunma basiretsizliği ve seviyesizliği, akl-ı selim ile düşünülemeyecek, aynı zamanda ahlaksız bir anlayışı da ele vermektedir.

Hatta, bu yapılara, bırakın sıradan insanları, akademik eğitim almış; toplumda ve bir kısmı da çeşitli memurin katmanda çeşitli resmi işlerin kendilerine tevdi edildi zevatın bu acınılacak hali, ister istemez, insana "bu kadar cehalet, ancak eğitimle tahsil edilebilirdi." yargısını haklı çıkarırdı.

Halbuki, ilmi/akademik eğitim almış birisinin, değil bu abidik-gubidik, karışık-kuruşuk yapıların içerisine girmesi, bu yapıların semtinden dahi geçmesi, aklın onaylaması gereken en önemli görevlerden biri olmalıydı. Zira akıl, öyle davranmayı gerektirir, haklı çıkarırdı.

Ama nerede, o seviye, basiret, feraset ve akıl içre kalıp düşünmek?! Hak getire...

Ki kabul görürdü ki içerdiği konular açısından zihinsel(entelekt) çabaları gerektirecek olan tasavvufun, bu önemli yönünü değil de, ona nispet edilen ve birçok açıdan sıradan bir yeri bulunan şekli/kurumsal yapıl olan tarikata meyletme, olsa olsa, cahillerin işi olması gerektiği halde, ilmi/akademik eğitim almış insanların işi haline gelmişse, amiyane tabirle tuzda kokmuş demekti.

Yine, haddimiz olmayarak söylesek eğer, bize pek uygun olmadığı halde, eğer bir kişi, eyleminin başında ve sonunda şirk içerisine girmeyecek ise, Kur'an'a ve sünnete uygunluk içerisinde manevi anlamda bir mürşit ile birlikte hareket edebilirdi. Zira Sünni muhayyile, heterodoks karakterden arındırma işini, galiba bu iş için deruhte etmiş olmalıydı.

Yine, iyi niyetle söylemek gerekirse, tasavvufu Kur'an ve sünnet çerçevesine oturtma eylemini, aynı zamanda, yanlış işlerden ayrı durma olarak değerlendirmeye çalışan insanların, iyi niyet içre yapa geldikleri bazı yanlışları, ortaya çıktığında hızlı bir şekilde ortadan kaldırmaya çalışmalarının ve eleştiriye açık olmalarının yanında; yaptığı işin, işlediği amelin yanlışını da doğrulardan sayan kişi ve çevrelerin, heterodoks olmaları da pek bir anlam ifade etmezdi.

Hele birde, abidik-gubidik işlerin yanında, bu işlerin pratiği olduğunu düşündürten, 28 Şubat sürecinde 'birilerinin' üzerlerine aldıkları nokta atışlı operasyonel görevlerin, adeta bir benzeri, AK Parti iktidarına karşı mücadele eden Kemalist sol orijinli bazı medyal organların marifetiyle algı operasyonları ile 'yeni sürüm' ürünler cinsinden piyasaya arzedilmek istenmektedir.

Önlem alınırsa, bu Kemalist sol çevrelerin ve onlara malzeme sunan ve maneviyatı, içe dönüklüğü birtakım dünyevi çıkara kurban etmeye niyetli fasık yapıların, düşüncesi(daha doğrusu düşüncesizliği) işi ve eylemi de boşa çıkacaktır.

Maksat burada AK Parti iktidarını  korumak, kollamak, muhalefeti de tukaka etmek olmadığı gibi; ülkeyi sert esen dış rüzgarlara da açık hale getirmek ise hiç değildi.

Yegane amaç, İslam'ın imajına halel getirtmemek; Kur'an ve sünnetin yol göstericiliğini, İslam düşüncesini, İslamcılığı, sahih geleneği ve toplumsal yapıyı her ne pahasına olursa olsun korumak; yanlış olanı; abidik-gubidik işleri ters yüz etmek; maskeleri çıkarıp atmak, var olan kirliliği müşahade etmek ve İslam'ın ebedi düşmanlarına karşı cephe almaktı, sonuçta...



YAZARLAR