Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Yusuf YAVUZYILMAZ


Tasavvuf Anlayışının Türkiye Siyasetine Etkisi

Yazarımız Yusuf Yavuzyılmaz'ın "yeni" yazısı...


İslam dünyasındaki siyasal arayışların tümü, tarihsel şartların etkisi altında şekillenmiştir. Kuşku yok ki, genel anlamda siyasi düşüncenin otoriter, güvenlik eksenli olması, İslam dünyasında siyaseti oluşturan ve halen etkilemeye devam eden zihniyet dünyasıyla ilgilidir. Bu anlamda siyaseti besleyen, etkileyen ve yönlendiren faktörlerin başında tasavvuf ve tarikat çevrelerinin oluşturduğu miras gelmektedir. Şey ve mürit arasında mutlak itaati temel alan bu anlayış, siyasal alanda buna benzer bir yapı üretmektedir.

Şeyhe sadakat ve parti liderine sadakat arasındaki ilişkinin benzerliği, Türkiye siyasetinde, otoriter eğilimi açıklayıcı bir benzerliktir. Parti mensubunun liderine insanüstü özellikler yüklemesi de tasavvufun zihinlerde bıraktığı tortu ile ilgilidir.

Fazlur Rahman’ın analizi bu ilişkiyi açıklar niteliktedir: “Velilere keramet atfedilmesi, sufilik tarihinin son derece dikkat çekici bir bölümünü oluşturmaktadır. Şurası bir gerçektir ki, bu kerametleri çoğu belli bir velinin veya onun adına nispet edilen bir tarikatın itibarını artırmak için şuurlu olarak imal edilmiştir. Fakat bir önemli husus daha var: Şeyhin mutlak otoritesi ne kadar uzun süre uygulanmak imkânı bulmuşsa, müridlerin pasifliği, telkin ve tesir altında kalmaları da o ölçüde büyük olmuştur.” (Fazlur Rahman, İslam, Ankara Okulu yayınları, s: 246)

Aslında bu alıntı Türkiye siyasetinde tasavvufun zihinsel yapısının ne düzeyde etkili olduğunu belirten önemli bir analizi de içeriyor. Türkiye siyasetinin ana unsurları olan partilerin, aralarında farklılıklar ne düzeyde olursa olsun, gerek teşkilatlanma gerekse lider- parti mensubu ilişkisi açısından şeyh- mürid ilişkisini andıran güçlü bir yönü var.

Türkiye’deki cemaat yapılanmalarının önemli sorunlarından biri tasavvuf ve tarikatlardaki, “şeyhin önünde, gassalın önündeki ölü gibi olma” yaklaşımıdır. Bu yaklaşım eleştiri mekanizmasını önemli ölçüde ortadan kaldırdığı gibi, kolektif aklın çalışma sürecini de engellemektedir. Şeyhe sadakat modern anlamda parti liderine sadakat şekline dönüşmektedir.

Sadakat sisteminin etkin olduğu yerde liyakat ilkesi giderek silikleşmektedir. Bu yüzden teşkilatlanma veya iktidar olma durumunda sadakat liyakatten daha öncelikli bir tercih sebebine dönüşmektedir.

Tarihsel olarak ihanet mekanizmasının güçlü olduğu ülkelerde sorunları halletmek için hukuksal çözüm üretme yerine hukuku aşan ilkelere bağlılık daha önemli hale gelmektedir.

Öte yandan tasavvuf ve tarikatlar konusunda bir diğer aşırı düşünce daha vardır. Kendini Tasavvuf karşıtı olarak temellendiren grupların oluşturduğu İslam düşüncesinin irfandan yoksun tavırlarının, dilde ve ahlak alanında doğurduğu boşluk, değişik anlayışlara sahip İslami grupların diline de dışlayıcılık ve hoşgörüsüzlük olarak yansımış durumda. İslam dünyası fıkıh ile ahlak alanında anlamlı bir sentez yapmak durumundadır. Bu sentezin oluşmaması fıkıh kurallarına sıkı sıkıya bağımlı, ancak ahlak alanında duyarsız kişilerin yetişmesine zemin oluşturmaktadır.

Gazali ahlak alanındaki yetersizliğin tasavvuf alanında da etkili olduğunu savunmaktadır. Onun yaptığı analiz son derece açıklayıcı niteliktedir. Gazali, ibadet ile aldanan üçüncü sınıfın tasavvuf ehli olduğunu savunur. “Mutasavvıfların gururu ne kadar da çoktur! Onlardan mağrur olan birçok grup vardır. Zamanımızın mutasavvıfları onlardan bir guruptur. Ancak Allah’ın koruduğu kimse bundan hariçtir. Onlar elbise, görüntü ve konuşmakla mağrur olmuşlardır.” (Gazali, İhya, cilt:3,s:870) . Formel olarak sufiler gibi davranmakla onlar gibi olacaklarını zannederler. Hiçbir zaman kendilerini arındırmak yoluna gitmezler. Gazali’ye göre tasavvufla aldananlar, “Süfliliğin hiçbir şeyini nefislerine tattırmamışlardır. Aksine harama, şüphelilere ve sultanların mallarına üşüşmektedirler! Bir ekmeğe, bir taneye bile imrenmektedirler. Az bir menfaat için birbirlerini kıskanırlar. Bazısı diğerinin namusunu herhangi bir hedefinde kendisine muhalefet ettiği takdirde kendi hatalarını onlara mal etmektedirler. Gazali’ye göre hatalı sufilerin hali kıyamete kadar yanılgı olacaktır. Allah, onların giyinişlerine değil, kalplerinde gizlediklerine bakacaktır. Tasavvufla aldananlar arasında marifet ilmine sarılarak aldananlar, ibahiliğe (her şeyi helal görme) düşerek aldananlar, nefsini aşırı kısıtlayarak aldananlar, müsamahakar göründükleri halde kibirlenerek aldananlar gibi çok sayıda grup vardır.

Kuşku yok ki, bu kişiliğin siyasete yansıması ahlak açısından son derece yıkıcı sonuçlar üretmektedir. Türkiye toplumunda siyasetin geldiği nokta bu durumu açıklar niteliktedir. Özellikle cemaat çevrelerinin siyasal iktidarla kurdukları ahlakı dışlayan ilişki biçimi sonucunda oluşan toplumsal ve ahlaki çürüme bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Bu ilişkinin özü sağlanan imkânlar ve ayrıcalıklar yüzünden adaletsizlik ve liyakatsizliğe sessiz kalmakla ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan siyasal iktidarın sağladığı avantajlardan daha çok faydalanma cemaat grupları arasındaki rekabeti de artırmaktadır. Bu diğer gruplarla olan ilişkiyi de zedeleyen bir dil üretmektedir. Özellikle içtihada açık siyasal ve toplumsal konularda, yakın arkadaşlarıyla müzakere eden ve çoğu kez onların fikirlerini uygulamaya koyan bir Peygamber modeli yerine, şeyhine itirazsız itaat eden ilişki biçiminin yerleşmesi, sorunu kökleştiren en önemli faktördür.

Türkiye siyasetini demokratikleştirmek için, siyaseti besleyen ve tarihsel bir arka planı olan zihniyet dünyasını değiştirip dönüştürmek gerektiği tartışmasız bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR