Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ömer Naci YILMAZ


TARİHTEN UTANMAK

Yazarımız Ömer Naci Yılmaz'ın "Yeni" Yazısı...


Yazımızı tarih sohbetine ayırdık. Becerebilirsek konuşma tadında bir yazı yazmaya çalışacağız. Bir konferansımızda Tarih’in tanımını yaptıktan sonra şöyle bir benzetme yapmıştık: “Tarih haylaz evlada benzer, yanlışları vardır, doğruları vardır. Yanlışını yargılar, doğrusunu sahipleniriz.” Başlığa aldığımız cümle “Tarihten Utanmak” etrafında Tarih’in övünülecek tarafları olabileceği gibi utanılacak tarafları da vardır. Utanılacak tarafları aşağılama vesilesi sayıp ona buna giydirmeyeceğiz. Hüküm Allah’ındır ve Tarih zaten hükmünü veriyor.

Büyük Seyyah ve Sosyolog İbn-i Haldun (D.T: 27 Mayıs 1332 Tunus, Ö.T: 17 Mart 1406, Kahire, Mısır) der ki: “Suyun suya benzediği gibi mazi ve gelecek de birbirine benzer. Bundan dolayı tarih, sadece geçmişten haberdar olmak için değil, bugünü ihya, yarını inşa etmek için okunur.” İşte bunun için tarihi, tarih eğitimini ve tarih öğrenmeyi önemsiyoruz. Tarihini gelecek nesillerine öğretme noktasında maalesef çok sıkıntılıyız. Eskiye sövme yeniyi övme ikilemi arasında bir eğitim mantığı ile gençlerimiz geçmişine düşman edildi. Milletimizin büyük bir kısmı okullarda öğretilen tarihin gerçek tarih olduğunu zannediyor. Oysa yaşanan süreç, vaziyetin hiç de böyle olmadığını birer birer ortaya koyuyor. Napolyon diyor ki: “Tarih, güçlülerin istedikleri gibi kayıt altına aldıkları bir hikâyedir.”Napolyon’un tespitinin doğruluğuna dair bazı bilgileri hatırlatmak isterim. Bu tespit kurucu ve yönetici irade için her yerde aynıdır.

Böyle olmasaydı, Çanakkale Deniz Zaferi’nin gerçek kahramanının adını bilirdik. Kut’ül-Amare diye bir zaferimizin varlığından haberimiz olurdu.Kut’ül-Amare’de İngiliz savaş uçağını tüfeği ile düşüren Gümüşhaneli Osman oğlu Mehmet’ten haberimiz olurdu.

Böyle olmasaydı, İsveç eski Dışişleri Bakanı Carl Bildt’in “Osmanlının kurduğu düzeni bozan her şey bölgenin daha fazla kan gölüne dönmesine yol açtı.” sözünün hakikatin ta kendisi olduğunu biz de anlardık. CHP’yi eleştirdiği için Nazım Hikmet’i içeri atıp 9 yıl hapis yatıranların bugünlerde Nazım güzellemeleri yaptığını, işine geldiğinde ikircikli davranmaktan geri durmadığını bilirdik. CHPli 97 Milletvekilinin Deniz Gezmiş’in asılması için oy verdiğini, bugünlerde CHP’lilerin “Denizler Ölmez.” diye nutuk attıklarını, merhum Erbakan hocamızın asılmaması için hayır oyu kullandığını bilirdik.

Böyle olmasaydı, Osmanlı- Rus Savaşı’nda Nene Hatun’un 3 aylık bebeğini bırakıp savaşa katıldığını, “Çocuğun küçük sen dön” dediklerinde, Nene Hatun’un Tarihin kulağına küpe olacak şu sözleri: “Bebem, anasız büyür de, vatansız büyüyemez.”dediğini bilir, modellerimizi Batının devşirmelerinden değil, tarihimizin iffetli analarından seçerdik.

Böyle olmasaydı “Menderes’in asılması için İsmet İnönü ve CHP’den gelen baskılara dayanamadım. Çok büyük bir haksızlık yapıldı. Bu içimde büyük bir yaradır. Üzgünüm Menderes.” diyen 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in itirafından haberimiz olurdu.

Böyle olmasaydı, Mithat Paşa’ya bir gazeteci sormuş: “ Paşam istediğiniz oldu. Abdülhamit gitti. Şimdi projeniz ne? Sizler neler yapacaksınız?” Bu soru karşısında Mithat Paşa bir süre durakladıktan sonra biraz da sıkılarak cevap vermiş. “Biz sadece Abdülhamit’i yıkmaya odaklandık, onu hiç düşünmemiştik.” diyen İngiliz Mithat’ın daha düne kadar Ziraat Bankası şubelerinde resminin neden asılı olduğunu bilirdik.

Böyle olmasaydı, “Keban barajı ancak kurbağalara yuva olur. Milletin parasını boşa harcıyorsunuz.” “Boğaz’a köprüye ne gerek var? Üzerinden geçecek araba yok.” diyen Bülent Ecevit’i, “Boğaz’a köprü yapamazsınız. O köprü yıkılır.” diyen İsmet İnönü’yü daha iyi tanırdık.

Böyle olmasaydı,“Osmanlı’nın halkın kullanımı için yaptığı binalar, asırlar sonra depremlere, yangınlara rağmen halâ dimdik ayakta duruyor. Camiler, köprüler, şifahaneler. Cumhuriyet dönemi yapılan hastane, okul binaları depremde en çok zararı görüyor.” hakikatini itiraf etme erdemini gösterirdik.

Son dönemlerde televizyon ekranlarında tarihi dizilerin yer aldığını memnuniyetle gözlemliyoruz. Daha düne kadar tarihi değerlerimiz ve şahsiyetlerimiz saraylarda kadın kovalayan zamparalar olarak gösteriliyor, tarihi geçmişi ile kavgalı olanlar bu dizilerin müdavimi olup gördüklerini tarih zannederek Ceddimizi aşağılıyorlardı. TRT bu işe el attı, tarihçilerin danışman olarak görev aldığı bu diziler tarihi şahsiyetlerimizin, kahramanlarımızın hiç de az olmadığını ortaya koydu. Diriliş Ertuğrul dizisi ile başlayan tarihle buluşmalar Payitaht Abdülhamit ile zirve yaptı. Anadolu’ya geldiğimiz günlerden bu yana Devletimizi yıkmak isteyenlerin oyunları hiç bitmedi, bitmeyecektir. Alparslan’ın 1072’deki vefatından sonra tahta geçen oğlu Melikşah döneminin işlendiği “Uyanış Büyük Selçuklu” dizisi tarihsel süreçte kim olduğumuzu, devlet ve millet için nasıl da mücadele edildiğini ortaya koymaktadır.

Tarih boyunca kurduğumuz bütün devletler, hasımlarımızın dış müdahaleleri ve onlara yardım eden içerideki hainlerin gayretleriyle yıkılmıştır. Asya’da kurduğumuz devletler, Büyük Selçuklular ve Osmanlılar bu akıbetten kendilerini kurtaramamışlardır. Aynı tarihi hakikat bugün de geçerlidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’mizi yıkmak isteyen güçler, içerideki hainler tarafından asla yalnız bırakılmamıştır. Biz bu oyunu Kurtuluş Savaşı yıllarında “İngiliz Oyunları” olarak gördük. Geçmişte bunlara Haçlılar, bize Türkler deniyordu. Şimdilerde bunlara Batılılar deniyor, bize hamdolsun yine Türkler deniliyor.

Dini değerlerimizi ve Osmanlıyı aşağılayan, tarihi şahsiyetlerimizle dalga geçilen dizileri izleyenler, kendilerini Cumhuriyetin kuruluşundan ötelere götüremeyenler; Diriliş Ertuğrul dizisini izlemediler, Payitaht Abdülhamit’i de izlemediler. Şimdi ise tarihimizin mümtaz şahsiyetlerinden, Anadolu’muzu bize vatan kılan Alparslan’ın oğlu Melikşah ve döneminin mücadelelerini anlatan “Uyanış Büyük Selçuklu” dizisini de izlemiyorlar. Belki de izlemeye gerek bile duymuyorlar. Onlara Atatürk’ün nasıl leblebi yediğini, çorabını önce sağ ayağına, sonra sol ayağına giydiğini anlatan ve 2500 liraya satılan “Mustafa Kemal” kitabı yetiyor.

Başa dönelim ve tarihten utanmak sözümüze dair son cümlelerimizi ifade edelim. Bizim değer verdiklerimiz, ecdadımız, büyük insanlar, Rabbimiz onlara rahmet eylesin. Onlar dinimize kastetmediler, tarihimize kastetmediler, kültürümüze kastetmediler, musikimize kastetmediler, kendilerinden öncekileri yok saymadılar. Onlardan aldıkları bayrağı zirvelere taşımanın gayreti içinde oldular. O güzel insanlara dil uzatmak, tarihten utanmaktır, bizim tarihimizden utanılacak bir sayfamız yoktur. Başkaları düşünsün…

 



YAZARLAR