Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Halil ÇİFTÇİ


Tarihle Hesaplaşmak

Yazarımız Halil Çiftçi'in 'yeni' yazısı...


 

Asırlar boyunca birçok medeniyete ve imparatorluğa başkentlik yapmış olan İstanbul, zamanla birçok anıtsal yapıtın ortaya çıktığı bir mekân olagelmiştir. Bizans imparatorluğunun hükümranlığında Hıristiyanlığın bir mabedi olarak inşa edilen Ayasofya’da bu imar çalışmalarında en muazzam eserler arasında tarihteki yerini almıştır. İstanbul’un Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi ile beraber o günkü adı ile Konstantinopolis yeniden imar edilmeye başlanmıştır. Birçok dine mensup azınlığın yaşadığı İstanbul şehrindeki mabet ve ibadethaneler azami şekilde korunurken Ayasofya kılıç hakkı olarak kiliseden camiye dönüştürülmüştür. Birden fazla restorasyon geçiren bu nadide yapıt zamanla farklı amaçlar için kullanılagelmiştir. İbadet dışında müze olarak kullanılması Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkartılan bir kararla sağlandı. Fatih’in mirası ve vasiyeti hiçe sayılarak yapılan bu değişim o dönemki konjonktürel ve siyasi ortam hasebiyle eleştirilemedi. Ta ki MTTB (Milli Türk Talebe Birliği)’nin daha sonra Rahmetli Necmettin Erbakan’nın düzenlediği mitingler ve toplantılarda Ayasofya’nın Fatih’in vasiyeti doğrultusunda camiye dönüştürülmesi gerektiği konusunda ciddi propagandalar yapılmasına dek sürdü.

Nihayetinde 24 Temmuz günü Cuma namazı ile Müslümanlar için bir hasret sona ermiş ve duygusal bir vuslat yaşanmış oldu. Tabi yıllardır bu sürecin neden gerçekleştirilmediği konusunda birçok teori ortaya atıldı. Bunlar içinde kimi zaman Lozan bahane edilirken, kimi zaman vesayetçi devlet bürokrasisinin varlığı öne sürüldü, kimi zamanda camilerin tam manasıyla doluluk yaşamamasından dolayı açılması uygun bulunmadı. Tüm bunların dışında muhafazakâr kesimin desteğini Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve iktisadi kötü gidişte yanlarına alabilmek adına atılan bu adımın her ne olursa olsun Türkiye’nin tarihte yaşamış olduğu değişimin sert tokadına bir cevap olarak okumak mümkündür.

Ayasofya’nın açılışında hutbe irad eden Sayın Ali Erbaş’a karşı hutbe sırasından ifade ettiği  “Bizim inancımızda vakıf malı, dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar”   cümlesi yüzünden sol jenerasyon tarafından linç kampanyası başlatıldı. Ne yazık ki vakıf kültüründen uzak sadece Kemalist bakış açısı ile dizayn edilmiş bir ideolojinin Anadolu’nun kurucu iradesini yok saydığı apaçık ortaya çıkmıştır. Öyle ki Çanakkale’de İngilizlerin hezimete uğratan, İzmir’de Yunanı denize döken, Doğuda Fransızlara dize getiren Çarıklı Mehmedi, Başörtülü Ayşe anamızı unutarak şapka kanunun çıkartan, başörtüsünü yasaklayan, vakıfların kapısına kilit vuran, camileri ahıra çeviren, bin yıllık ilmi birikimi bir gecede ters düz eden ve daha nice kötülüklere kapı aralayan bir siyasi oluşumu methetmeyi Müslüman birinden beklemek abesle iştigal etmek anlamına geldiğini fark edememişler. Tarihte topyekûn olarak kazanılan askeri başarılar cumhuriyetin ilanı ile beraber bu toplumun kültürel ve dinsel değerleri ile bağdaşmayan bazı düzenlemelerle birlikte alaşağı edilmiş. Bunlar içinde en büyük paya sahip vakıf geleneği sosyal hayatın bir parçası olmaktan çıkartılarak paylaşma ve dayanışma kültürü yok edilmiştir. Tarihteki bu ayıpla hesaplaşamayan kimselerin Vakıfları imar eden bir iradenin karşısında durması Anadolu insanında bir karşılık bulamaz. Savaş alanında zaferler kazanmış bir milletin emperyalist devletlerin her türlü yayılımcı fikirlerine dur diyebilmiş Anadolu feraseti, cumhuriyetin kuruluşu ile beraber yok sayılmıştır. Sahada kazanamayan ülkelerin kendi fikir ve ideolojilerini bir grup batı sevdalısı devlet adamı tarafından Anadolu’ya nasıl zerk edildiğini cumhuriyetin ilk yıllarında görmüş olduk. Günümüze kadar gelen sosyal ve kültürel alanlardaki düzenlemelerin birçoğu batıyı referans alarak ya da taklit ederek Anadolu insanına dayatılmıştır. Gâvura geçiş izni vermeyen ve canıyla siper olan insanımız bir grup devlet adamı ile işgalcilerin yapamayacağı şekilde Türkiye’yi kendi özünden uzaklaştırarak batı taklitçiliğine soyunmuştur. Bugünkü güçlü irade tarihteki bu derin hesaplaşmanın rövanşı niteliğinde adımlar atmaktadır. Ayasofya’nın da cami haline gelmesi de bundan dolayıdır. Bir gecede çıkartılarak zorla insanımıza dayatılan batı menşeili kanunlar er ya da geç bu toprakların asıl sahipleri tarafından yeniden dizayn edilecektir. Ayasofya’nın açılması da bunun ayak sesleri olarak okumak doğru bir tespit olur.

 



YAZARLAR