Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ahmet TAŞ


TARİHİ MİRASIMIZ, MÜLTECİLER

Yazarımız Ahmet Taş'ın "yeni" yazısı...


Bugünlerde Dünya Mülteciler günü sebebiyle beyanatlar, konuşmalar, programlar birbirini takip edip gidiyor.

Tarihin ilk çağlarından bu yana iklim değişiklikleri, dini, mezhebi, etnik çatışmalar devletlerin, beyliklerin hakimiyet kurma hakimiyet alanını genişletme ve daha farklı sebeplerle çatışmalar yaşanmıştır. Tüm bu mücadeleler sonunda kendilerini güvende hissetmeyen insanlar bazen aynı ülke sınırları içinde çoğu zamanda sınır dışı coğrafyalara göçmek, sığınmak, hiç tanımadığı yerlerde yeni bir hayat kurmak zorunda kalmışlardır.

İlkokul kitaplarında Türk toplumunun anavatanının Orta Asya olduğu, önceleri çok mümbit toprak olan bu bölgede zamanla iklimin değişip kuraklığın başladığı bu sebeple hayvancılıkla geçinen Türk boylarının yeni ve sulak yerler bulmak için dört bir yana göç ettikleri bize öğretilmiştir. Buna Türk boyları arasındaki hakimiyet mücadelesini de eklemek sanırım yanlış olmaz.

Bugün üç tarafı denizlerle çevrili olup farklı iklim şartlarının yaşandığı Anadolu topraklarımız binlerce yıldır insanların gelip yerleştiği, devletler, medeniyetler kurduğu bir coğrafyadır. Orta Asya'dan gelen boylar Anadolu'ya gelip devletler, medeniyetler kurarken bu toprakların yerli ahalisi ile karışıp kaynaşıp akraba topluluklar oluşturup hayatlarını devam ettirdiler.

Selçuklu ve Osmanlı devletlerimiz dönemlerinde Anadolu'nun nüfusu arttı. Bu topraklar güvenli ve sığınılacak liman olan topraklar haline geldi. Osmanlı'nın gerileme ve dağılma döneminde komşu ülkelerde sıkıntı çeken birçok insan topluluğu Anadolu'ya sığınarak buraları vatan edindi. ( Çerkezler, Tatarlar, Arnavutlar, Boşnaklar ve diğerleri) Bunlar önce mülteci idiler sonra yerli ve vatan sahibi oldular.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve sonrasında Avrupa, Asya ve diğer kıtalarda çok sayıda insan yerinden ayrılarak mülteci konumuna düştü. Uzak yerlere sürgün edilerek sürgün hayatına mahkum edildi. (Tatarlar, Ahıskalılar, Filistinliler) gibi. 1950'li yıllardan sonra da Avrupa, ABD, Kanada ve Avustralya gibi bakir ve iş alanları olan ülkelere geri kalmış ülkelerden mülteci akınları başladı. Zamanla bu ülkelerin nüfusunun önemli bir bölümü mültecilerden oluşmaya başladı. Bu insanlar yerli olup ülkelerin kalkınmasına, kültürüne, yönetimlerine söz sahibi olarak katkı vermeye başladılar.

1979'da Rusların Afganistan’ı işgali ile Afganistan’dan, yine 1979'da İran'da meydana gelen İslam devriminden sonra İran'dan, 1984’lerde Bulgaristan'da komünist rejimin baskıları sonucu Bulgaristan'dan, 2011 yılında Arap Baharı ile rejimin baskı ve yok etme politikası sonucu Suriye'den ve iç çatışmalar sonucu Irak'tan çok sayıda insan sığınmacı ve mülteci olarak ülkemize geldiler. Bunların bir kısmı Batıya gitme amaçlı olsa da çoğunluğu güvenli ve akraba toplulukları oldukları için Türkiye'de kalmayı tercih ettiler.

Bu sığınmacı ve mülteciler arasında Araplar, Afganlılar, Türkmenler, İranlı Bahailer başta geliyor olup Somali, Nijer, Çad ve Yemen gibi ülkelerden gelenler daha azınlık durumdalar. Sığınmacı ve mülteci diye tanınan diğer adı ile muhacir dediğimiz bu insanların hukuki işlemleri İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Kurumu tarafından yapılmakta olup güvenlikleri ile de Emniyet Müdürlüğü ilgilenmektedir.

Ülkemize düzensiz ve kaçak yollardan gelip haklarında tahkikat yapılması gereken sığınmacılar Göç İdaresine bağlı Geri Gönderme Merkezlerinde barındırılmakta olup tahkikat sonucuna göre ya geldikleri ülkeye ya istediği üçüncü bir ülkeye gönderiliyor ya da ülkemizde kalmasına müsaade edilmektedir.

Her biri (Aile, fert, kadın çocuk) bin bir zorlukla ülkemize gelip sığınan (Çoğu dindaşımız soydaşımız olan) bu insanların güvenliği, sağlığı ve diğer insani ihtiyaçları önce devlete sonra hayırsever insanlarımıza ve sivil toplum kurumlarımıza emanettir. Aynı zamanda Bunlar bizlere Allah'ın emanetleridir.

Devlet kurumları, yöneticileri, sivil toplum temsilcileri ve vatandaşlar olarak empati yaparak halden anlama tavrımızı kuşanarak sığınmacı ve mültecilere sahip çıkmamız gerekiyor. Yanlış yapan insan sayısı bizde iki ise sığınmacı ve mültecilerde bir olduğunu asla aklımızdan çıkarmamız gerekiyor.

Hem yaşadığımız topraklar Allah'ın mülkü değil mi; bu insanlarda Allah'ın kulları değil mi? Bizler, ülkemizi güvenli bularak sığınan bu insanları hangi hakla yok sayalım ki, kimin mülkünden kimi kıskanıyoruz.

Allah kimseyi yerinden yurdundan ayrılmak zorunda bırakmasın (Kendi isteği dışında). İdareciler, memurlar, sivil kurumlar ve insanlar olarak sığınmacıların halinden anlamayı bizlere nasip etsin.

Afrika çöllerinden, Akdeniz'in tuzlu sularına, Sibirya bozkırlarından Azak Denizi'nin soğuk sularına hayatını kaybeden tüm sığınmacı ve mültecilerin mülteciler günü tebrik ediyor, onları rahmetle anıyorum.

Selam ve dua ile



YAZARLAR