Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Hasan POSTACI


Sosyal Kültürel Politik Polarizasyonların Geriliminde “Yılmaz Güney” Olayı

Yazarımız Hasan Postacı'nın "yeni" yazısı...


Türk sinemasında “Çirkin Kral” yakıştırmasıyla iz bırakmış önemli isimlerden biri olan Yılmaz Güney 9 Eylül 1984 yılında vatandaşlıktan çıkarılmış bir kaçak olarak Paris’te vefat etmişti.  Ölümünün 37. yılı itibari ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bir anma mesajı yayımladı. Bu mesaja medya ve siyaset dünyasının önemli isimlerden kınamalar geldi. Devletin savcısını öldüren bir katilin bakanlık tarafından “saygıyla anılmasını” kınayan sert açıklamalar yapıldı.

Bir Siverekli olarak Siverek’in Desman köyünden olan Yılmaz Güney’in sinema, kültür ve edebiyat adına ortaya koyduğu ürünlerin ideolojik iklimini benimsemesem de önemli ve değerli olduğunu, bir döneme damga vurduğunu, özellikle Kürdistan coğrafyasının sosyal, kültürel, politik ve ekonomik yapısına ve sorunlarına gerçekçi dokunuşlar yaptığının altını çizmek gerekir.

Gündemdeki bu tartışmaları takip ederken yıllar önce yaşadığım ve içimde bir ukde olarak kalan anekdotla konuyla ilgili değerlendirmelere başlayalım. 2000’li yılların başlarında Eğitim Bir Sen sendikası 1 nolu şubeye bağlı olarak Güngören ilçe yöneticiliği yaptığım dönemde genç yaşta kaybettiğimiz, kendisiyle tanışmaktan onur duyduğum, birikiminden ve düşüncelerinden istifade ettiğim, edebiyatçı, gerçek bir sendikacı rahmetli Erol Battal hocamla aramızda geçen belki de en talihsiz tartışma ile ilgili iz bırakan anımı hiç unutmadım. Bu küçük tartışma bir yönüyle sanırım ikimizde de bir burukluk bırakmıştı. Diğer yönüyle ikimiz açısından da aynı evrensel İslami değerler ikliminde olma iddialarımıza karşın yaşadığımız farklı süreçlerin olaylar bazında bakış açılarımızda neden bu kadar derin farklar ürettiğinin sorgulamamızın kapılarını açtı.

Tanıyanlar bilir simaen Erol Battal hocam Yılmaz Güney’e benzerdi biraz veya bana öyle gelirdi. Çok sigara içerdi. Biraz latife olsun diye uzun saatler süren bir toplantının molasında Yılmaz Güney’e benziyorsun dedim kedisine diye hatırlıyorum. Beni bir katile benzetme dedi ciddileşerek. O katil benim kahramanım olamaz.  Böyle bir katil nasıl oluyor da birçok insan tarafından bir kahraman gibi görülüyor anlamıyorum diye devam etti yorumlarına. Yaşça benden büyük olduğu için abi dedim, bu cinayet ile ilgili olayın detaylarını araştırdın mı? Belki de bilinmeyen başka detaylar vardır. Bir sanatçı kolay kolay katil olamaz, olmak istemez. İdeolojik olarak ben de düşüncelerine katılmam ama yaptığı özellikle son dönem filmleri evrensel hak ve özgürlükler bağlamında, Türkiye’nin gerçeklikleri bağlamında takdiri hak etmiyor mu? Dedim. Erol Hocam mealen;  Ne yapmış? Kendi sosyalist dünya görüşünün propagandasını yapmaktan başka. Bunlara mı alkış tutacağız diye tepkisel bir yanıt verdi. Tartışmayı çok uzatmadım ama şaşkınlıkla karışık bir hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum.

Daha sonra bunun nedenleri üzerinde düşündüm. Ülkü ocaklarından geliyordu Erol hocam. Kendi ifadesiyle milliyetçilik belasından kurtulması kolay olmamıştı. Büyük bir dönüşümle İslami bir kimlik ve düşünceye sahip olmasının sancılı uzun bir süreci olduğundan bahsederdi hep. Irkçılığı, milliyetçiliği İslami kimlik ve düşüncenin önünde sosyalizmden, komünizmden, materyalizmden daha tehlikeli gördüğünü ifade ederdi. Böyle olmasına rağmen Yılmaz Güney üzerinden oluşan bu aşırı tepkisini ortaya çıkaran şey neydi?  Neden bunu daha özgürlükçü bir iklimde anlamlandırıp, sosyokültürel kuşatıcılıkla ele alamıyordu?    

9 Eylül 2021 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından oyuncu, yönetmen, senarist ve yazar Yılmaz Güney’in ölüm yıl dönümünde yapılan paylaşımda, “Sinemamızın ‘Çirkin Kral’ lakaplı oyuncusu, senarist, yönetmen ve yazar Yılmaz Güney’i ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyoruz” ifadesine yer verilmişti. Bu paylaşıma ilk tepki AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Ali Özkaya’dan geldi. Özkay, Twitter hesabı üzerinden Bakanlığı eleştirdi. Bu paylaşımı alıntılayarak “Yanlış…!!!” ifadesini kullandı. Ardından Ak partinin vicdanı olarak tanımlanan Bülent Arınç’tan benzer bir tepki geldi Arınç, bakanlığın paylaşımına Twitter hesabından tepki gösterdi. Anma paylaşımını alıntılayan Arınç, şu ifadeleri kullandı: “Fikirler, şahıslar eleştirilebilir; ifade hürriyeti kutsaldır. Ahmet Kaya, Nazım Hikmet vs. isimleri eleştirebilir ya da fikirlerini benimseyebilirsiniz. Herkesin de buna saygı duyması gerekir. Ancak fikirlere ve sanata duyulan saygı, bir katile paravan olamaz.   Devletin hakimine silah doğrultmuş, öldürmüş ve bundan dolayı hüküm giymiş bir ismin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘saygıyla anılmasını’ kınıyorum.

Son olarak kendisi ile yıllar önce Mazlumder yönetiminde beraber çalıştığım şimdilerde iktidar medyasının keskin kalemşörlerinden olan sabah yazarı ve TRT Yönetim Kurulu Üyesi Hilal Kaplan, anma mesajına tepki gösterdi. Kaplan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tweetini alıntılayarak, yaptığı paylaşımda: “Türkiye Cumhuriyeti hakimi Sefa Mutlu’yu katleden, eşinin başına bardak koyup ateş eden, hatta arabasıyla ezip öldürmeye teşebbüs eden bir caniyi saygı ile anmıyorum” ifadelerini kullandı.

Yılmaz Güney’in savcı Sefa Mutlu’yu öldürmesi olayı ile ilgili neler olmuştu? Bu konuda olayın tanıklarının anlattıklarından yola çıkarak kesinlikle ağır tahrik altında istenmeden meydana gelen talihsiz bir olay olduğu rahatlıkla görülür. Yani Yılmaz Güney bir terör eylemi olarak, bile isteye, planlayarak, ideolojik Saiklerden yola çıkarak veya bir örgüt militanı olarak bir cinayet işlemiş değil. Bir gazino ortamında alkolün etkisinde kontrollerin kaybedildiği savcı sefa Mutlu’nun hakaret ve iki kez saldırı teşebbüsü ile oluşan arbede de meydana gelen bir olay. Yılmaz Güney’in olay sonrası açık pişmanlığı ve üzüntüsü tanıkların ortak bir kanısı olarak anlatılarda var. Savunma sürecinin yanlış yönetilmesi ve yönlendirilmesi yargı kararının cinayet işlenmesi olarak ortaya çıkmasına neden olmuş ve 19 yıl ceza verilmiş.

            Ali Özgentürk yıllar sonra yayınladığı kitapta olayı detaylı olarak anlattı. Özgentürk kitabında ’Endişe’ adlı filmi çektikleri Adana Yumurtalık ilçede meydana gelen olayla ilgili detaylara yer vererek yaşadıklarını şöyle ifade ediyor: “Olayın yaşandığı tarihte Adana Belediye Başkanı Ege Bagatur, ekibin bulunduğu Yumurtalık’ta denizin kenarındaki otelin gazinosuna akşam yemeğine geldi. Yılmaz Güney hepimizin bu yemekte olmasını istedi. Bir masaya Belediye Başkanı Ege Bagatur, Yılmaz Güney, eşi Jale Fatma Pütün, öğretmen Murteza Timur, Şerif Gören ve ben oturduk. Gazino ağzına kadar doluydu. Bir süre sonra deniz kenarından karartı şeklinde bir adam gelerek gazinoya girdi. Sarhoş olduğu her halinden belliydi, ayakta bile doğru dürüst duramıyordu. Birdenbire ’Ulan sana Yılmaz Güney mi diyorlar. Yılmaz Güney kim?’ diyerek küfür etmeye başladı. Herkes şaşırmıştı. Yılmaz adama hiç cevap vermedi. Birtakım kişiler araya girerek adamı gazinodan uzaklaştırdılar. Daha sonra ağır ceza hakimi olduğunu öğrendiğimiz bu adam, yani Sefa Mutlu, ailesiyle birlikte gazinonun az ilerisinde bir kampta kalıyormuş. Bir süre sonra yine geldi. Yine sarhoştu. Bu kez Yılmaz’ın eşiyle ilgili çok ağır bir söz söyledi. Ne olduysa işte o anda oldu. Gazino birden bire karıştı. O karışıklıkta olayın nasıl olduğunu göremedim.”

            Olay sonrasında jandarmanın geldiğini ve gözaltına alındıklarını aktaran Özgentürk, sonraki gelişmeleri de şöyle anlatıyor: “Geceleyin jandarma bizi toplayıp karakolun yanındaki portakal bahçesine götürüp gözaltına aldı. Yılmaz Güney’i de karakolun içindeki bir odaya koydular. Bir ara Yılmaz ağabeyi ziyaret ettim. Onu odanın duvarlarından birine elini dayamış, hareketsiz bir biçimde dururken gördüm. Benim geldiğimi görünce ’Ali ne oldu, ne oldu böyle’ dedi. Aynı cümleyi tam üç kez arka arkaya tekrarladı. Başka bir şey demedi. Ben de bir şey sormadım. Olaydan bir gün sonra, Yılmaz Güney’in yeğeni Abdullah Pütün’ün, ’Hakim Sefa Mutlu’yu ben öldürdüm’ diyerek silahla savcılığa teslim olduğunu ancak ’Adaleti yanıltma ve silah taşıma’ suçundan hakkında dava açıldığını belirten Özgentürk, “Olayın ertesi günü savcı, film ekibindeki herkesin ifadesini almaya başladı. Sıra bana geldiğinde o olayla ilgili hiçbir şeyi görmediğimi söyledim. Savcı bu yanıttan pek hoşnut kalmadı ve yalan söylediğime inanarak, yüzüme okkalı bir tokat attı. Ama bu tokattan sonra da görmediğim olayla ilgili hiçbir şey söylemedim” ifadelerine kitabında yer verdi.

            Olay ile ilgili önemli tanıklıklardan biri de o dönemde Yumurtalık savcı yardımcısı olarak görev yapan Yalçın Öğütcan’a ait.  Öğütcan olayla ilgili olarak:

 “1974 yılında Adana’da hakimlik stajını tamamladıktan sonra Adalet Bakanlığı tarafından  Yumurtalık Cumhuriyet Savcı yardımcılığında görevlendirildim. O tarihte Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’ydu. Akşamları yegâne bir yer olan Plaj Gazinosunda yemek yiyorduk. Gaziantepli birileri işletiyordu. Sahil kenarında bir gazinoydu ve moteldi aynı zamanda. Bu arada Yılmaz Güney ekibiyle beraber “Endişe” filmini çekmeye gelmişti. Ekip olarak gidip plaj gazinosunda uzun masa etrafında toplanıyorlardı. Yılmaz Güney çok hürmetkâr bir insandı. Adanalı olmam itibariyle bana iltifatta bulunurdu. Bana “hemşerim” diye hitap ederdi. O  tarihte daha çok merkez sağ görüşlerde  birisi olmama rağmen benimle oturup konuşmaktan çok hoşlanırdı. Diyaloğumuz ilerledi tabi. Çeşitli kişiler geliyordu  Adana’dan; Ege Bagatur da Belediye Başkanıydı o tarihte, onlarla beraber masada oturup sohbet ediyordu, çok sevecendi, insanlara ayrı bir önem veriyordu. Olay günü, ben Ceyhan’daydım. Tüccar Kulübü’ne uğrayıp dönerim dedim, eğer oraya gitmeseydim ben de olay yerinde olacaktım… Belki de müdahalem olabilirdi; böyle bir olay olmayabilirdi. Çünkü  hâkim de  benim meslektaşımdı.  Yılmaz Güney o tarihin en popüler sanat adamı. Cumartesi akşamıydı, ekip yine oturuyormuş; Yılmaz Güney: “Filmde biz kurşun sesini aldık ama yeterli değil” deyip, elindeki tabancayı “İşte böyle ses çıkmalı” diyerek denize doğru ateşlemiş. O zaman Sefa Mutlu ayağa kalkıp; “Kim bu adam? Savcı yok ben yetkiliyim.” diyerek Yılmaz Güney’in üzerine yürüyor, alkol de var tabi, sözlü ve fiili sataşma var. Adli vaka olarak elinde bir silahla kayıtlara geçiyor. Hâkim de elinde sandalye ile üzerine yürüyor önce. Tabi sözlü sataşma da var; “Buranın kralı  sen mi, ben mi?” hesabı, bunlar adli vaka sonucunda ortaya çıkan durumlar. Eşi ile ilgili sözlü sataşmalar denildi ama böyle bir şey yok. Elinde, kolunda sıyrık vardı Yılmaz Güney’in. Yılmaz Güney’in ilk savunmasına; “Tek silah patlıyor, mermi hâkimin başına isabet ediyor.” olarak geçiyor.
O sırada ben geldim, herkes kaçışıyordu, ben gelene kadar hadise olmuştu. Kimin vurduğuna mı bakacaksın; meslektaşa mı bakacaksın. Ben önce onu sağlık kuruluşuna ulaştırma derdine düştüm, hâkime sarılıp kucağıma aldım taksiye bindim, “Yılmaz Güney’i gözaltına alın geliyorum.” dedim. Adana Numune Hastanesine ben getirdim kucağımda. O tarihte Baş Savcı Alp Tekin Özhan’dı. Ben hemen aradım, geldi beni gördü hâkim ameliyata alındı. “Sen eve git üzerini değiştir Yumurtalık’a geri dön” dedi.

Odada otururken, içeriye birisi girdi elinde de bir silah: “Yumurtalık’ta akşam cinayeti işleyen bendim, silahı da teslim ediyorum, ben Abdullah Pütün’üm. Hâkimi ben vurdum, hakaret etti.” dedi. Tabi hemen gözaltına alındı masa düzeni hazırlandı, kimler oturuyorsa tespit edildi, hepsi tek tek dinlendi. Zabıtlara geçerek dinlendi, bu aşamadan sonra Abdullah Pütün ile olay yerine gidildi, Abdullah Pütün’e; “Nerede oturuyordun?” denildi; oturduğu yeri bulamadı. Gösterdi bir yer ama başka bir yerdi… Bu arada birçok tanık, Adana’dan olanlar, “Ben o sırada tuvaletteydim.” dedi. Abdullah Pütün’ün hakimi ben vurdum demesi, soruşturmayı değiştirdi. Yılmaz Güney savunmanın başında; “Elimde silah vardı, hakim geldi, sandalye ile vurdu elime, istem dışı karşımdakini vurdum.” tarzında ifade verseydi, bu savunma şeklini tercih etseydi daha farklı bir sonuç çıkardı.  Ama hadisede hiç olmadığını, Abdullah Pütün’ün vurduğunu iddia ettikleri için kötü oldu. Yılmaz Güney çok üzgündü tabi ki; insancıl birisiydi, bu neticeyi istemedi. O da “Bu yaşanmamalıydı!” diyordu.
Yanlış yönlendirme oldu, Abdullah Pütün’ün yanıltma suçunu işlediği, Yılmaz Güney’in de suçun faali olduğu iddianamede işlendi. Bana göre yanlış savunma stratejisinden dolayı o dönemdeki en üst ceza verildi. Kader bizi orada savcı yaptı. Olayın meydana geliş şekli ve tanık ifadelerinin anlatımlarına bakıldığında; Yılmaz Güney’in eyleminin “kasten adam öldürmek” değil “kastın aşılması sonucu adam öldürmek” suçunun oluştuğu ihtimali ağırlık kazanmaktadır. Ve bu suçun cezası o döneme göre sadece 8 senedir. Bunun için, çeşitli senaryolar üretmek yerine, Yılmaz Güney’in cinayeti itiraf etmesini sağlayarak; eylemin tahrik sonucu oluştuğu ve öldürmeye yönelik bir kasta dayanmadığına ilişkin savunmasıyla yasanın kendisine sağlayacağı her türlü indirimden yaralanması mümkündü. Oysa mahkemeyi yanıltmayı yeğleyen savunma, haksız tahriklerden de, ceza indiriminden de yeteri kadar yararlanılmasını engellemişti. Böylece yapılan bu yanlışlıklar Yılmaz Güney’in hayatını  trajediye dönüştüren birçok olayın  başlangıcını da oluşturmuştur.”

Bu iki tanıklık olayın ağır tahrik ve alkolün etkisiyle oluşan kontrolsüzlük sonrası ani ve istenmeden meydana gelen talihsiz bir olay olduğunu gösteriyor. Yılmaz Güney’in açık pişmanlığı ve üzüntüsü şahitlerin ortak tespitleri olarak not düşülmüş. Bütün bunlar ortadayken Yılmaz Güney’in ideolojik olmayan böyle talihsiz bir olaya nedeniyle sosyal, kültürel ve politik bir linçe tabi tutulmasını haklı bulmak mümkün olabilir mi? Bu bağlamda Yılmaz Güney’i anma olayı ile ilgili gösterilen tepkileri nasıl okumak gerekir?

Konunun analitik olarak daha açık ve net anlaşılması için şu hususlara dikkat çekmek gerekir:

1.Soğuk savaş dönemi Türkiye’sinde GALDYO merkezli derin devletin kurguladığı, ajite ettiği ve yönettiği sağ-sol çatışmasının ideolojik kalıpları bu dönemin sonrasında da günümüze kadar uzanan süreçte evrensel erdem hak ve özgürlükler bağlamında bir duruş ve misyon sahibi ve iddiasındaki tüm kişi ve çevrelerde tortu ve etkisini hala sürdürmektedir. Kemalizm’in sol ve sağ yorumları üzerinden konsülde edilen tüm siyasi duruşların temsilcilerinin genetiğine nüfuz etmiş bir ideolojik mutasyon olarak bu durumun altını çizmek gerekir.

  1. Uzun yıllar resmi ideolojinin bir ucunda Nazım Hikmet diğer ucunda Necip Fazıl ile sembolize edebileceğimiz yasaklı isimlerinin hala statükonun anlık refleksleri üzerinden mayınlı, kırılgan bir iklimde seyrettiklerini görmenin dayanılmaz sancılarını yaşamaya devam ettiğimizi gösterir.
  2. Özellikle Kürdistan coğrafyasına herhangi bir şekilde dokunan her ne varsa İslamcısından, solcusuna, milliyetçisinden liberaline hiçbir çevre ve kişi statükonun bu çelikten gömleğini yırtamadığının bir göstergesi olarak okunabilir mi bu durum?
  3. Ak partinin kuruluş ilke ve değerlerinin kuşatıcı, birleştirici, onarıcı ikliminin resmi ideoloji tarafından yıkıldığının, mağlup edildiğinin küçük, tipik bir yeni dönem refleksi olarak görülebilir mi? Kültür ve Turizm Bakanlığının bu paylaşımı bir yol kazası mı ki çeki düzen verilmeye çalışılıyor?

5.Bülent Arınç ve Hilal Kaplan gibi İslamcı mahalleden gelen ve bu mahallenin evrensel hak ve özgürlükler bağlamında değişim öncülüğünü, taşıyıcılığını yapma misyonu ve imajı olan isimler üzerinden bir süredir yaşanan değişim ve dönüşümüm tipik göstergeleri olarak mı görmek gerekir bu ve benzer durumları?

 

Kaynak: Farklı Bakış



YAZARLAR