Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Necip CENGİL


SORUNLARIMIZ VE ALIŞKANLIKLARIMIZ -2-

Necip CENGİL'in yeni yazısı;


 

 

Yola çıkıyoruz, davamızdan bahsediyoruz, davamızın temelinde Allah’ın razı olması olmalı diye inanıyoruz. Bununla kalmıyor, görevin emaneti üstlenmek olduğunu anlatıyor, “emanetleri ehline verin” ayetini hatta “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetini dilimizden düşürmüyoruz. Temel sorun bütün bu söylenenlerin zamanla alışkanlığa dönüşmesi, bu alışkanlıkların elzem olan değişimi ve dönüşümü giderek perdelemesidir. İbadetler bile zamanla alışkanlığa dönüşebiliyor ve haliyle zihnimizin, gönlümüzün derinliklerinde yapmaları gereken iyileşmeyi yapamaz, hayatımızda oluşturmaları istenen iyileşme ve değişimi gerçekleştiremez olabiliyorlar. Mesela hem namaz kılıyor hem de yalan söylemekten, hak yemekten, kamu hakkını uhdemize geçirmekten, eminliğimizi yitirmekten, adil olmamaktan, zulme rıza göstermekten çekinmez hale gelmişsek, bu demektir ki o namaz “fahşadan alıkoyan namaz” olmaktan çıkmış ve alışkanlığa dönüşmüştür; eda edilmiyor sadece kılınıyor durumdadır. Birey olarak böyle bir sorunu görmemek, alışkanlığa dönüşmesini önemsememek tek kişilik hesap verdirirken, topluma söyleyecek sözü, imar ve inşa iddiası, yönetmek amacı olanlar açısından ağır bir hesaba yol açar. Üstlenilen sorumluluk hesabı ağırlaştırır. Haliyle toplumsal bir gaye iddiasıyla yola çıkanların sorunları, alışkanlıkları, hesabı daha derin düşünmesi ve buna göre yol alması gerekir.

İnsana ve cemiyete yönelik gayesi olan, cemaat olmaktan bahseden, dernek, vakıf, sivil toplum gibi ifadelerle yola çıkanların düşünmesi gereken sorunlardan biri emaneti ehline vermek olmalıdır. Zaten bu tür oluşumların ilk konuştuklarından biri de budur.

Şüphesiz ki Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58)

Ehil olmak, bilgiyle, tecrübeyle, konunun bileni olmakla, adaleti sağlamakla, yanlışı onaylamamakla, doğrudan sapmamakla bağlantılıdır oysa bu konu; kim bizimle itirazsız yürür, tam teslimiyet ve itaatle yürür, amaçladığımız şeye giderken kim ses çıkarmadan muti olur pratiğiyle bir alışkanlık üretmiştir. Büyük iddialarla yola çıkanlar, alışkanlığa dönüşen pratiği tercih eder olmuştur. Yamulma, sapma, kirlenme böyle çoğalmaktadır. Büyük iddialar ehil bir hayat ve pratik ortaya konamadığı ve alışkanlığa dönüşen etkisiz söylemler sebebiyle çürümeye başlamıştır. Dün böyleydi, bugün böyle, yarın da, aynı alışkanlıklarla gidilirse değişmeyecektir. Ehil olmayanların iş başına geçmesi derneklerin, vakıfların, şehirlerin, memleketlerin kıyametidir. Kıyametten sonra hesap gelir ve o da ağırdır.

Bir kişinin hesabı insanlığa faydalı olmak değil, şahsi çıkarlarını gerçekleştirmek, kesesini doldurmak, makamını yükseltmek, zevklerini tatmin etmek, nimetleri hazza dönüştürmek ise bunlara hiçbir mesuliyet verilmemeli aksine rehabilitasyona tabi tutulmalıdır. Mesela iki kişi, Hz. Peygamber’e gelip kendilerini emir tayin etmelerini rica ettiler. Allah’ın Elçisi: “Biz, işimizi (her)isteyene ve makam düşkününe vermeyiz.” dedi. (Buharî, Ahkâm, 1)

Düşünmeyince, tefekkürü ihmal edince akıl devreden çıkmış olur ve aklını susturan zamanla hatırlatıcı olabilecek her ne varsa üstünü örter.

Bir derdimiz varsa eğer, yapmamız gereken önce sebebini sorgulamamızdır. Sanırım alışkanlıklarımız sorgulamamızı, çözüm bulabilme ihtimalimizi engelliyor. Ehliyet tespiti de yeterli ilim ve kapasiteye sahip olmayı gerektirir. Mesela şahsi ihtiras veya ekip ihtirası ehil olanı değil muti olanı ister. Her ne olursa olsun itaatkârlık özelliği ehliyet konusunda eleme karinesi olmalıdır. Yani “bu kişi sözümden çıkmaz” bakışıyla ehliyet sahipleri belirlenemez. Trafiğe çıkma tescil belgesi alınacak ve sınav için arabada olan yetkili sürücü adayına mesela “sağa gir” der oysa sağ kaldırımdır veya sağa dönülmez işareti bulunmaktadır. Sürücü “orası kaldırım/sağa dönülmez işareti var gidemem” demek yerine, “yetkili git dediyse giderim” derse, yetkili başka hiçbir şey sormaz ve “in arkadaşım, senden sürücü olmaz” der, sınavı bitirir. Bizim sosyal yapılarımızda bunun tam tersi uygulandığı için kıyametlerimiz kopar fakat tuhaftır bu sonucu kıyamet olarak görmeyiz.

Sorun olarak düşünülmesi gereken bir diğer konu; bilgiyi, dini kendimiz için, yaşamak için değil başkasına aktarmak için öğrenme alışkanlığının oluşmasıdır. Klasik grupçuluk alışkanlığı içinde “Bu yıl kaç insan getirdin” gibi sorular sorulur. Bu adeta verilecek ödül/ücret konusudur. Alışkanlıklarımız bu halin ücret istemek anlamına gelebileceğini düşündürmez. Bunları sorarken, peygamberlere söyletilen “de ki ben sizden bir ücret istemiyorum” ve hatırlatılan “sen onların hidayetinden sorumlu değilsin” gibi ayetleri de okuyoruz. “Adam kazanmak” diye bir slogan oluşturduğumuz için adam kazanmak ifadesi ücret anlamına gelir mi, gelmez mi düşünmeyiz. Ayrıca kime kazanıyoruz, elbette grubumuza, bizim adamlar oluyor gelenler, Allah’ın dinini ne kadar samimiyetle yaşadıkları ikinci hatta üçüncü derecede kalıyor ve ücretimizi almış oluyoruz. Gelenler ne adına geliyor, adamlığın neresindeler, doğdukları gibi insan kalmaları için ne verebiliyoruz. Bunları düşünmeyiz bile, bizi ücretimiz ilgilendirir; bu sene kaç adam kazandın? Bu yaklaşım samimiyet öldüren bir yaklaşımdır. Değişimi önemsemeyen bir yaklaşımdır. Sayılarla ilgili bir yaklaşımdır. İbrahim (as)’a “hac için çağır” dendiğinde, o haliyle Kâbe’nin bulunduğu ıssız alana bakakalmıştır, hani “çağırsam kim duyar ki” anlamında… Allah “sen çağır biz duyururuz” diye ona samimiyetle sorumluluğunu yerine getirmesi ve çaba göstermesini söylemiştir. Eğer amaç hak olan sesin duyulması ise yapılması gereken o sesi yayacak “samimiyetin” inşasıdır. Sayılar değildir. Yapılan doğru işin samimiyetinin çarpanını kişi belirleyemez, o çarpanı belirleyen Allah’tır. Samimiyetin de bilgisi ve kuralları olur, donanımla alakalıdır. Mesela kişi çok çalışkan ve iş bitiricidir ve diyelim ki bina inşa etmek için görevlendirilmiştir. Eğer çimentoyu eksik katıyorsa, doğru kum kullanmaya dikkat etmiyorsa, projede hesaplanan demiri gözetmeden az veya ölçüsüz demir kullanıyorsa, o kişinin samimiyetinden bahsedilemez. Donanımı eksik olanın samimiyeti laftadır, zarar getirir.

Dini veya herhangi bir ilmi veriyi kendisi için, hayatında bir değişimi beslemesi için değil de başkasına aktarmak, başkasıyla tartışmak için öğrenmenin bir zararı var mı denilebilir. Hadis rivayetlerinde bir ilmi tartışmak, övülmek istemek, birilerini susturmak amacıyla edinirse bunun cehennemlik bir uğraş olduğu yer alır. Veya bir topluluğun “kimse bizden iyi bilemez” demesi de böyle izah edilir. Biz sadece öğrenip yaşamak ve böbürlenmeden birilerine öğrendiklerimizi öğretmeye çalışmakla yükümlüyüz.

Sorun olarak değerlendirilmesi gereken bir diğer mesele özellikle temsiliyet için öne çıkarılan veya kendilerini öne çıkaran kişilerde bilgeliğe, tevazua, tebessüme, emeğe, insana verdiği değere ve saygıya dair özellikler aramamaktır. Bu mesele “kimin zamanı müsait” yaklaşımıyla bir alışkanlığa dönüştürülmüştür diye düşünüyorum.  Bu önemli bir sorun mudur diye sorulabilir. Ne kadar önemlidir  “Sen onlara Allah’ın lütfetmesiyle yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, yapılacak iş(ler) hakkında onlara danış(istişare et), karar verince de Allah’a güven (tevekkül et), doğrusu Allah kendisine güvenenleri (mütevekkil olanları) sever.” (Ali İmran, 3/159) ayeti çerçevesinde düşünmek lazım. Yapacak başka birini bulamadık yaklaşımıyla böyle hayati bir konu geçiştirilemez. “Bulamadınız mı yoksa kafanızın gerisinde başka bir şey mi var?” sorusu da sorulmalıdır.

Kimi kişiler kaba, üstten bakışı bir güç, tevazuu ise güçsüzlük olarak görürler. Nerden aldılarsa bu bakışı anlamak mümkün değil ancak Kitap’tan almadıkları görülüyor.

Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş, çokça övünüp duran hiç kimseyi sevmez.” (Lokman, 31/18) ayetini düşünelim.

Ayrıca ilim talebi ile ilgili olarak Taha suresinde Allah Resulüne hitaben “de ki rabbim ilmimi arttır” denir ve bize düşen de bu duayı kendimiz için sürdürmektir. Üstelik yönetici konumundakilerin buna daha da dikkat etmesi gerekir. İşin sonunda bir bilgiye dayanmadan yanlışı beslemek ve az ya da çok bir topluluğu sürüklediği yer için hesap vermek var. Bir topluluğu yönetmenin, yönlendirmenin şakası olmaz ve sıradan bir iş değildir. Daha az hatayla yolu yürümek için istişare bu sorunu en aza indirmenin yollarından biridir ve tabi kiminle, ne için görüş alışverişi yapıldığının da hassas bir konu olduğu unutulmamalıdır.

Ne yaptığını bilmek, niye yaptığını bilmek, insanları neye çağırdığını bilmek ve ciddiyetle ele almak gerekir zira hesabı ve hesabın getirisinin ağır olduğunu yine  “İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlence vesilesi (oyalama) kılmak için eğlendirici (oyalayıcı) sözleri alıp kullanırlar; işte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor.” (Lokman, 31/6) ayetinden öğreniyoruz. Haliyle kimi nereye çağırdığımızın önemi ortaya çıkıyor. Bu konunun her birimizin özenle düşünmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

Konuyu başka bir yazıda inşallah sürdürmek niyetindeyim.

Selam ve dua ile…

 

 

 



YAZARLAR