Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Selvigül ŞAHİN


Sonbaharın hüzünlü zamanlarında yitiklerimizi bulmaya doğru

Yazarımız Selvigül Şahin'in "yeni" yazısı...


Sararan yapraklar düşüyor, sonbahar rüzgârları yalnızlık türkülerine belenmiş yüreklerimize akarken, ıslanan toprağa, nemlenmiş solgun yeşilliklere son defa bakıyoruz.

Sonbahar gelmiş ve bir yaz daha bitmiş. Sonbahar gelmiş ve bizler bir gümrah baharın sonuna gelmişiz, ellerimizde solgun çiçekler, ağaç gölgeliklerinde öylece yalnızlığımıza yürümek istiyoruz.

Akşam ezanları artık erkenden okunuyor. Okul çıkışı kalabalıklarına aniden yakalanıp, çocuk cıvıltılarının içinde buluyoruz kendimizi.

Bir ayet gibi iniyor günlerimize sonbahar. Kitabı açıp okumak, tekrar tekrar ruhumuza hüzünlü dirilişler taşıma telaşına düşüyoruz oysa. Oysa bu hüzün yalnızlığımıza hiç yakışmıyor ve hep gizli gizli ağlıyoruz. Yalancı bir tebessüm dudaklarımızda kaybettiklerimiz sonbaharın hüznüne, uçuşan sararan yapraklarla beraber bir meçhule akıyor. Ve ellerimiz hep yanımıza düşüyor.

Kaybettiklerimizi bulabilecek miyiz? Yitiklerimize kavuşabilecek miyiz? Hani tenhalarda sığındığımız Hira ’mız. Hani bizi insanlaştıran sancılarla, hakikate yürüme seferlerimiz.

Biz neyi ne zaman kaybettik? Yitirdiklerimiz hangi ağulu dertlerimizle bize uzaktan göz kırpıyor. Kim yaktı bu yangınları evlerimizin tam ortasına? Kim, kimler mahallemizi, şehrimizi tarumar ediyor ve bizler elleri böğründe kilitli, gözleri uzaklara düğümlü, derin sızılar yüreklerimize çöreklenmiş öylece bakar olduk.

Evlerimizin yangını yüreklerimize, oradan çocuklarımızın masum çehrelerine, oradan da tüm insanlığa akarken oluyor her şey…

Neyi yitirdik? Hangi erdemler ve soylu paylaşımlar durağından hızla kalktık ve süfli yalnızlıkların serencamına doğru sessizce yol almaya başladık…

Oysa dünyaya gelirken “Elest bezmi”ndeki ahdimiz vardı bizim. Bizim damarlarımıza yürüyen, bizi insanlaştıran “ahsan -i takvim” üzere eyleyen kâmil bir yolculuğumuz vardı.

Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.”(Tin 4-5)

Yüce Rabbimin bir ihsanı olarak dünyaya gönderilmiş insan; mükerrer ve muhterem olarak yaratılmışlar arasında “ihsan-ı takvim” olarak yerini alan yegâne varlıktık oysa.

Yitiklerimizi bulma zamanlarındayız.

İnsanlığın da sonbaharı, ilkbaharı, yazı, kışı vardır. İhsan-ı takvim olarak yaratılmış olsak da esfeli safiline doğru olan yanlış yollara doğru akan arayışlardan dönüşümüz mutlaka olacaktır.

Yapraklar sararır, kurumuş dalları, geniş gövdeli ağaçlarıyla solgun demlerinde, gri göklerin altında, esen rüzgârlarıyla sonbaharı karşılar tabiat. Ama sonbaharın da ilkbaharı vardır. Yazı vardır kışı vardır.

İnsanoğlunun da hayat yolculuğu böyledir ve mevsimler halinde yaşadığı ömrüyle yürür bâki âleme. Bu yürüyüş erdemler durağında, kutlu duaların gölgesinde, Allah’a yaslı bir yaşantının demlerindeyse ne gam.

Yitirdiklerimize, süfli sancılarımıza, yüreklerimize çöreklenmiş derin yaralarımıza ve bizi eşref-i mahlûkat olmaktan alıkoyan nice güzel hasletler durağından ayaklarımızı kaldıran ayartıcılarımıza bakma zamanlarındayız.

Bizler neyi yitirdik de böylesine kalakaldık, gözleri uzaklara düğümlü, yüreğine ağıtlar dizili, ayaklarında yorgun sabahlar. Neydi bizden yavaş yavaş eksilen? Solduran neydi günlerimizin berrak doğuşlarını. Şimdi bu yitirdiklerimizi bulma zamanlarında içsel yolculuklara çıkalım. İçimize, içimizin oyuklarına, yaralarımızı sarmaya, yitiklerimizi bulmaya doğru bir iç sefer başlatalım. Orada bizi bekleyen arı duru dualarla örülü zamanların, o kutlu zamanların sahibine derinden içli yalvarışlarla sonbaharın, dingin, solgun zamanlarında derinden bir yakarışla düşelim yollara…

Hidayetin nura dönüştüğü, Rahmet ve şifa olduğu demlerde seher vakitlerinde, şafaklarda, kızıl akşamlarda dualarımızla insan olmanın erdemli yürüyüşünü başlatalım.

Yitirdiklerimiz öylece derinlerde bir yerlerde bu kutlu yürüyüşü bekler durur. İnsan olmanın soylu paylaşımları vardır. Ahsan-i takvim üzere olmanın yücelten, arı, duru zamanlarda yıkayan, onaran, sağlam ve muhkem hali ile hemen başlatmak öze yürüyüşü...

Kaybettiğimiz neydi? Hikmetli sezişlerimiz, irfani bakışlarımız, fıtri yaralarımızı neden sarmaz oldu. Kabuktan öze doğru neden inemiyor ve hep batında kalıp zahirin o zenginliğine doğru inemiyoruz. Rabbim ne diyordu:

Hani Rabbin meleklere demişti ki; Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr 28 -29 )

Ruh ve çamurdan yaratılmış insan. Bu nasıl bir ruhtur. Çamuru insanlaştıran ruh nasıl bir ruhtur? İnsanı yücelten, onu aşağıların en aşağısından ahsan-i takvim üzere kılan Allah (cc)’ın kendi ruhundan üflediği ruhtur. Meleklerin secde ettiği insan böyle yüceltiliyor Rabbimiz tarafından.

Bu muhteşem bileşkeye dönmeli değil mi insan. Özüne, gerçek kimliğine, Allah’ın onu yarattığı üzere ahsan-i takvim üzere, güzel ahlak ve güzel yaratılış üzere olmalı değil mi… Biz bu özü mü yitirdik? Biz ruhumuzu, bizi insan kılan o yegâne iç zenginliği, Rabbimizin bize bahşettiği o güzel dokuyu, Rabbimizin o güzel dokunuşunu, çamura üflenmiş olan ruh ’un gerçek kimliğini mi kaybettik?

Yaşadığımız çağda yönünü şaşırmış modern zaman kaçkınları gibi hangi yöne gideceğini şaşırmış halde dolanıyor muyuz?

Fıtratın öz sularından uzaklaşan insan hilkati reddeden insan, beşeri ideolojilerin tuzağında bocalarken oluyor ne oluyorsa. Haz ve hız duraklarında, kendi öz yurdundan çok uzaklarda, Habil’in o saf ve temiz dünyasından, Kabil’in hırslı ve karanlık dünyasına doğru yürüyor. Maddi ve süfli değerlerin oyuncağı, hevasını yücelten, hazzın ve rahatın kucağında, konformist bir dünyanın oyuncağı olmuş, en müreffeh sularında yenik, bir garip yaralı dolaşıyor farkında olmadan.

İnsanoğlu ifsat olmuş bir dünyanın eteklerine doğru hızla akıyor ve iktidar aldatıyor, bilgi sapkın eyliyor, maddi zenginlik şaşkına uğratıyor.

Kavramlar, değerler, yaşanması gereken insanı erdemler durağına taşıyan o saf duruş bozuluyor, ifsat eden bir dönüşüm yaşıyor.

Seküler bir yaşantının damarlarına sızmasıyla, sanatsal tüm faaliyetlerine, toplumsal sancılarına, ailevi bağlarına, ilahi olandan bağı kopmuş bir yaşam suyu akıyor durmaksızın. Farkında olmadan dönüştürüyor sinsice… Bu yaşam suyu savaşıyor ruhundaki asil duygularla, vakur duruşlarla, soylu paylaşımlarla ve ahsan-i takvim üzere olan, onu en yüce yapan insani duruşlarla…

Yüreğinin ve zihninin işgalidir bu ama anlayamaz, gizli ve sinsice yerleşir ruhsal dönüşüm. Bu dönüşüm, bürokraside, sanatsal yaşantıda, ekonomi dünyasının sularında, var olduğu camiasında insanı; alkışlarla, ödüllerle, yoğun soluksuz iş temposuyla, aldığı unvanlarla, şöhrete tırmanan o merdivenlerin tam da başında yakalar. Yakalar ve bırakmaz, insan olmanın erdemli ve onurlu duraklarından artık ayağını kaldırır ve meçhul bir yalnızlığa doğru öylece sürüklenir.

“ Başarı kültürü insan ruhunda en iyi ve en soylu olanı kışkırtmıyor; tahayyül veya estetik ve ruhani duyarlılığı beslemiyor. Nezaket, cömertlik, ihtimam ve merhameti yüreklendirmiyor. İnsan ruhunda sevgiyi ve hayatı diri tutan ne varsa ekonomik/teknokratik dünya görüşü onu yok ediyor. Daha fazla güç için başarı fikrini elimizin tersiyle itmeliyiz. Eğitim, mihver değiştirebilirse,  bize tabiatı ve çevreyi tahakküm altına almaktan önce kendi nefislerimizi zapt etmeyi öğretebilir.” Diyor Kemal Sayar, “Maarif meselesi” adlı yazısında…

Şimdi sararan yapraklar yavaş yavaş dökülüyor yollara, tenha sokaklara. O yapraklar süpürülmeden, serin ve nemli sabahların eteğinde yürüyüşler yapalım. Ayaklarımıza dolanan sonbahar yaprakları bizi hüzne ve yalnızlığa sürüklerken bırakalım yitiklerimize, kayıplarımıza, yaralarımıza da sürüklesin. Erken inen dingin akşamlarımız, uzun soluklu kış gecelerine yaslı sohbetlerimiz, dost meclislerimiz, sıcak çayların buğusunda demlenen dostluklarımız olsun.

Sadrımıza şifa ayetleri dokuyan sonbaharın hüznüne, baharın coşkun dirilişi gelecek biliyoruz. Kuşlar sessizce göç eylerken, yağmurlar aniden boşanırken, ıslanırken baştan aşağı ılık sonbahar yağmurlarıyla duaya duralım.

Kayıplarımızı bulma zamanlarında olmanın şuuruyla o en yakın olana şah damarımızdan daha yakın olan Rabbimize yönelerek arınmak, durulmak, temizlenmek ve vicdanın sesi olmak, yoksulun duası olmak, yolda kalmışın dermanı olmak için düşelim yollara…

Şimdi sonbahar dostlar, şimdi yüreklerimizin oyuklarına, tenhalıklarımıza, Rabbimizin bizi insan eyleyen sancılarına doğru sefere çıkalım. Sessiz ve derinden bizi kuşatanlara karşı dualarımızın sırlı aydınlıklarına doğru yürüyelim… Hemen şimdi sonbaharın hüznüyle düşelim yollara…

 

Kaynak: Milat Gazetesi



YAZARLAR