Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


Sol ve Türk Solu’na Dair Bir Değerlendirme

Sait ALİOĞLU ANALİZ ETTİ...


Sol ve Türk Solu’na Dair Bir Değerlendirme

Lügat anlamı üzerinden

Sol, sözlük anlamı itibarıyla, iktisadi bakımdan sosyalizme meyilli kişiler üzerinden oluşan grupları, partileri, çalışmaları ve politikaları tanımlayan dünya görüşünü ve görüşleri tanımlayan bir anlamdadır. Olaya siyasal köken ve kavram olarak baktığımızda ise, Sol siyaset kavramının kökeni Fransız ihtilâli dönemine dayanır. İhtilal sonrası kurulan parlamentoda özgürlüklerin destekçisi olan halkçılar genellikle başkan koltuğunun solunda oturmaktaydılar. Değişimlere karşı çıkmakta olan zenginler, burjuva kişiler ise sağda otururlardı. Bugün Fransız parlamentosunda bu gelenek hâlâ devam etmektedir.

Yine elde var olan bilgiler muvacehesinde; sol olgusunun mistik kökenine baktığımızda ise, politikadaki sol kavramının dindeki sol kavramı ile alakası yoktur.. Dinlerde kötü, pis, ahlaksız kabul edilen şeyler sol taraf ile özdeşleştirilmiştir. Latince kökenli sinister (kötü) kelimesinin diğer anlamları, "sol" ve "şanssız"dır. Yine İbranicede "smowl" (sol) kelimesi aynı zamanda "karanlık” anlamına gelir. Modern sosyalist hareket ise büyük oranda 19. yüzyıl sonundaki işçi sınıfı hareketinden kaynaklandı.

Bu süreçte sosyalizm terimi, kapitalizm ve özel mülkiyet karşıtı olarak kullanıldı. Modern sosyalist hareketin kurulması ve bir bütün haline gelmesine yardım eden Karl Marx, sosyalizmin sınıf mücadelesi ve proleter devrimi ile gerçekleşebileceğini yazmıştır. Marksizm´in sosyalizmin birçok yorumu üzerinde devam eden bir etkisi vardır.

Marx ve Engels`in fikirleri taraftar buldukça, özellikle Orta Avrupa`da, sosyalistler uluslararası yapıda bir birlik kurma arayışına girdiler. 1889`da, 1789 Fransız devriminin 100. yılında, yaklaşık 300 işçi ve sosyalist örgütünü temsilen 20 ülkeden 384 delege ile İkinci Enternasyonal kuruldu. Bu yapı "Sosyalist Enternasyonal" olarak tanımlandı ve Engels 1893`teki Üçüncü Kongre`de Onursal Başkan olarak seçildi. 1914´te 1. Dünya Savaşı başladığında birçok Avrupalı sosyalist lider kendi hükümetlerinin savaş hedeflerini destekledi.

Birleşik Krallık, Fransa, Belçika ve Almanya´da ki sosyal demokrat partiler enternasyonalizmin ve dayanışma için verdikleri sözlere rağmen devletlerinin savaş zamanı askeri ve ekonomik planlarına destek verdi. Lenin ise savaşı emperyalist bir çatışma olarak tanımladı ve dünya çapında bir proleter devrim için bu şansı kullanma çağrısı yaptı. İkinci Enternasyonal savaş sırasında dağılırken, Lenin, Troçki, Karl Lİebknecht, Rosa Luxemburg gibi Marksistlerden oluşan küçük bir grup, Eylül 1915´te İsviçre´de Zimmerwald Konferansı´n da bir araya gelmişlerdi.

Materyalizme ve Marks´ın formülasyonu icabı tarihsel materyalizme dayandırılan ve kendi içerisinde ideolojik çerçeve, teori ve pratik açıdan bazı farklılıklar arz etse de, sosyalizm modern dönemde ilerlemeci tarih ve toplum anlayışı açısından batıcı bir ideoloji olarak karşımıza çıkar.

Marks fenomeni ve sosyalist düşünce

Ali Bulaç ‘Çağdaş Düzenler ve Kavramlar´ adlı eserinde, Marksizm-Bilimsel Sosyalizm´ başlığı altında şu bilgilere yer vermektedir: “Marksizm, bugün dünyada yaygın bir kavram olma özelliğini koruyor. İktisattan edebiyata kadar hayatımıza giren bu kavram çağdaş bir doktrini ifade eder. Çoğu zaman komünizm ile aynı şeydir ve esasında Marksizm´in toplum projesinden komünizmi anlamak gerekir. Dar anlamda komünizm, üretim araçlarını kamu mülkü haline koyan bir toplum devrimine verilen addır.” (Ali Bulaç; Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, s.59, Çıra yay. İST. Mayıs 2010 bs.)

Buna bağlı olarak da temel kalkış noktası ilerlemecilik bağlamında batıcı bir hayat tarzı ve o yönde oluşan çabalara ek olarak batının birçok açıdan rededil€mez (!)  olduğuna ek olarak, sınıfsız´ bir komünist topluma evrilme yolunda özellikle de maddi kaynaklar ve değerler açısından ilerlemeyi sağlayıcı bir rol verilen sömürgeci bir mantığa yaslandığı da kendiliğinden belirginlik kazanır.

Burada iki şey öne çıkmaktadır; birincisi, materyalist/maddeci temele dayalı sair batılı ideolojiler gibi sosyalizm de, seküler silsile içerisinde, okuma biçimlerini,  Allah’ı(cc), O´nun iradesini, tarihe ve topluma müdahalesini hiçe sayıp, onu zihinsel planda bir itibarsızlaştırma yoluyla dinin insan için hiç de önemli olmadığını ön plana çıkarıp, aksine, güya tarih boyunca onun sadece gücü elinde bulunduran egemenlerin, toplumun geri kalanını elde tutmasına yarayan geri ve gerici bir unsur olarak değerlendirmesidir. Bu da onu din konusunda genel anlamda dinle kendisine bir yol arayan günümüz insanının vicdanında mahkûm etmektedir. Örneğin, Sovyetler sonrası dindar Rus insanının kilise eksenli olarak, dini referans alarak, yeniden toparlanışı

İkincisi, yine sözde öncü/ayrıştırıcı sınıf´ olgusuyla işçi (proleterya) sınıfının öncülüğünde yeni ve aynı zamanda da toplumsal hâkimiyeti ilelebet´ elinde tutarak, bu formülasyona uymayan diğer toplumsal katmanların imhasını öngörerek, sonuçta devlet aygıtının da olmadığı, insanları bağlayan hiçbir kaide ve kuralın da olmadığı sınıfsız bir toplum üretme düşüncesi de birinci maddede belirttiğimiz gerekçelerden ötürü ortadan kalkmış oluyordu!

Ayrıştırıcı sınıf olgusu

Zaten Marks´tan bu yana bir silsile içerisinde hemen tüm ideologlarının söylemlerinde yukarıda da vurguladığımız gibi, belirginlik kazanan ayrıştırıcı sınıf´ olgusu üzerinden ilerlemeci ve determinist (cebriyeci/zorlamacı) bir yol alış, insanlık tarihini karanlıklardan aydınlığa ulaştıracak (!) oranda ve birbirinin anti tezi hükmünde sınıf bazlı toplumsal değişimin var olduğu görüşünü ilelebet sürdürür!

Ama bunun son raddede belki de o tür bir hayale inanmaya eğilimli insanlar açısından düşündüğümüzde, temeli bilimselliğe dayandırılan, ama sonuçta içerik açısından sosyal, siyasal, tarihsel ve en önemlisi de Sünnetullah olgusuna ve Allah´ın kitabında bizlere bildirdiği kesinlikli/hakikate mebni bilgilere uymayan bir vasatta gereksiz yer işgal eder, var olacak olan sonuca baktığımızda

Ali Bulaç; “Çıkışından itibaren Batı siyasi ve iktisadi tarihine kuvvetle tesir eden sosyalist görüş muhtelif şekiller gösterir. Evvela sosyalizmi tarif edelim: Sosyalizm tatmin verici bir toplum düzeni kurmak gayesiyle iktisat alanında ferdi teşebbüslerle menfaatlerin serbest çalışmasına yer vermeyen ve toplumun bugünkü yapısını ortadan kaldırmak için elbirliğiyle yürütülen hem daha haklı, hem de insan şahsiyetinin tüm inkişafına daha elverişli bir sosyal yapıyı geçirmek isteyen doktrinlere verilen isimdir.” (Ali Bulaç, a.g.e s.216)

Bazı farklılıklara rağmen aynılık

Modern paradigmaların hâkimiyetinin sonucu oluşan, aynı seküler silsile içerisinde birbirine paralel olarak yer alan, birbirlerini tamamlayan sair ideolojilere etki ettiği gibi sosyalizme ve onun içine nüfuz eden, batının hakimiyeti ve paradigmal üstünlüğü tezine dayanan bir vasatta ilerlemeci mantığı, maddeye önem verişin, bunun yanında geriliği temsil ettiği düşünülen dine, din olgusuna ve dine karşı tavır alışlara baktığımızda, en acımasız ideolojilerden birisinin sosyalizm ve onun, sözde bir üst aşaması olan komünizmi görebiliriz, yaklaşık yüz yıllık süreçte doğu ve batıya dönüp baktığımızda?

-Sosyalizmin dine bakışı ya da din bulutu (!)-

Bunun böyle olduğunun kanıtı olarak,  elbette kendi adımıza Kemalist örnekleri verebileceğimiz gibi, en belirgin örneği ta 17 Ekim devrimi öncesi 1905´lerin Rusya´sında hazırlık aşaması sayılabilecek sosyalist mülahazalarda çok açık bir şekilde bulabiliriz: “Din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirecek Öteki Dünya inancından Kurtaracak Sosyalizmin yanında yer alır.” (Sosyalizmin Dine Bakışı, Rusça yayın yapan Novaya Zihn Dergisi Sayı: 28, 3 Aralık 1905)

Bu ifadeleri, Sovyet devrimi öncesi 1905´ler de kurulan ve sosyalist ideolojiyi baz alan Rusya Sosyal Demokrat Partisi´nin, halka yönelik olarak deklare edilmiş beyanatlarından öğreniyoruz. Ayrıca; “Din diye tanımlanan ve halkın üzerine indirilen koyu sisle, sözlerimizi ve yazılarımızı kullanarak tamamen ideolojik silahlarla savaşabilmek için kilisenin kaldırılmasını istiyoruz. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisini, işçilerin her türlü dinsel uyutmacadan kurtulması adına mücadele etmek için kurduk. Bizim için ideolojik mücadele kişisel bir sorun değil, bütün partinin, bütün proleteryanın sorunudur.” (Novaya Zihn Dergisi, a.g.m )

Alıntıladığımız bu cümlemiz ise, o çok dillendirilen ve kendisi açısından bir parça da gerçeği içerdiğinden öyle görünen, görüntü veren ve hep öylece zihinlerde yer eden sosyalizmin düşünsel ve eylemsel planda birçok farklılıklar içerdiği tezini sarfı nazar edip söylersek, batılı bir ideoloji olarak onun ve genel itibarıyla sosyalistlerin dine bakış açısını yansıttığını düşündüğümüz bu cümle, bize birçok materyali de verebilir: “Bizim açımızdan ezilen sınıfın bu dünyada bir cennet yaratmak adına gerçek devrimci mücadelede birleşmesi, öteki dünya cenneti konusunda proletaryanın görüş birliğine gelmesinden daha önemlidir.” (Novaya Zihn Dergisi,a.g.m)

Materyalizme bağlılık içerisinde adına tarihi materyalizm denilen ve seküler okuma, düşünme ve yorumlama biçiminin baz alınması sonucu, sanki sahici bir ‘sebep-sonuç´ ilişkisine onay veriyor düşüncesiyle, Marks, ilkellik´ kavramına sığınarak, dünden bugüne var olan insanlık tarihini, materyalist bir silsile içerisinde, birbirinin devamı niteliğinde beş ana bölüme ayırıyor.

O günden bugüne de, sosyalist aydınların, tarihçilerin vs. yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi, sosyalizmi kendi içinde temellendirmeye çalıştıkları göze çarpmaktadır. Bazı pratik açıdan aralarında farklılık varsa da, Marks´ın bu tespitlerini onaylamakta ve ona uygun bir dil kullanarak meşruiyet kazandırmaya devam etmektedirler. Zamanla oluşan, ama amacı flulaştırmadan, sosyalistlerin kendi aralarında radikal sosyalizm, Sosyal demokrasi vb. var olan esasa bağlılık içerisinde ideolojik çeşitlenme yoluyla, kendi meşruiyetlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Bununla birlikte Marksist düşüncenin banisi sayılan Karl Marks´ın kendi öngörüsüne göre, sosyalist bir devrimin kalkınmış ve sanayisini tamamlamış, dolayısıyla da sosyalist bir sistemin alt yapısını oluşturacak olan proleter(işçi) sınıfı/nı kapitalist sistemin zaten kendiliğinden hazırlaması, Kıta Avrupa’sı ve Britanya adasında (İngiltere) olacağını ileri sürmesine rağmen, devrimin feodal ve köylü karakterin baskın olduğu bir toplum olarak öne çıkan döneminin Çarlık Rusya´sında ve ona benzer yerlerde (Balkanlar, Doğu Avrupa, Çin vb.) olması; o bağlamda öngörülen ve beklenen değişimin o şekilde olacağı savlanan sınıfların, belli bir silsile içerisinde el değiştirmesi şeklinde değil de,  esas olan sınıfsal öngörünün zıddına feodal karakterin ağır bastığı bir toplumda/ülkede olması, o bilisel öngörüyü daha ilk dönemlerinde yanlışlamıştı.

***

Türk Sosyalizminin serencamına dair bir iki kelâm

Kemalist/Sol, Sosyalizm vs.-

Öteden beri Batıya özgü yanları bulunan ve Batı bağlamında bir yere oturtulması söz konusu olan Ortaçağ anlayışının gelmiş olduğu son nokta açısından baktığımızda, modernizm ve sanayi devrimi kabilinden ortaya konan çabalar eskisinde bir isimlendirmeyi içermese de, yeni dönemde modern zamanlar diye bir zaman diliminin tesmiyesini bir açıdan onaylamış oluyordu! Kadim geçmiş ve olası gelecek sınıflandırmasının yerini ´klasik ve modern zamanlara bırakmış oluyordu.

1689 Karlofça antlaşması sonucu, toprak kaybetmeye başlayan, zamanla Avrupa´nın ilerisinde olduğu halde, onun gerisine düşen ve İktisadi açıdan da bir tarım toplumu olan Osmanlı´ devleti de, bu tasnif içerisinde bir tanımlanmaya tabi tutuluyordu. Artık, klasik zamanlarda tahrif temelli de olsa, dayanak noktası salt din ve ondan neşet eden bir muhayyile ile birlikte anlam dünyası da, gelinen noktada külli bir değişim ve dönüşüme uğruyordu.

Sanayi devrimi sonrasında esaslı bir değişim ve dönüşüme uğrayan Batı´nın, aynı hızla diğer toplumlara sirayeti sonucu, o güne kadar geçmişi durgun, titrek ve mütereddid bir formda taklit ede gelen Osmanlıyı da etkilemiş, bir değişim ve dönüşüme uğratmıştı. Artık, toplum kurucu unsurlar yer değiştirmiş, kalple birlikte yürüyen akıl, yerini modernlik gereği faydacı temellere dayanan pratik ve kuru bir akla indirgenmişti, vs.

Tarihen sabittir ki böylesi durumlarda esas değişim iktidar erki çevresinde oluşur ve topluma yayılırdı. Modern zamanlarda da bu işleyişe binaen Osmanlıdaki toplumsal bir değişim ve dönüşümünde iktidarda bulunan elitler vasıtasıyla, aydınların bu işi üstlenmesi sonucu olmuştu. Zihinlerde başlayıp hayatın her alanında neşvünema bulan bu tür durumlara koşut olarak yönetsel paradigmalar, artık vazgeçilmezler kategorisinde değerlendiriliyordu!

Turfanda Bir Sol Seçkincilik

İşte bizde Tanzimat sonrası dönemde 2.Meşrutiyet´in paradigmaları arasında sayılan ve etki alanı açısından, yıkıcı da olsa toplumsal planda önemli bir yer kaplayan Batıcılık paradigmasının bir ürünü sayılan sosyalizme baktığımızda, kendileri sözde Müslüman olan, lakin her konuda bizlerden bir miktar gizledikleri oranda, Batılı ‘dönme´ paşazadelerin, beylerin, yalı sakinlerinin, ülke ver halkını dönüştürmek uğruna piyasaya sunmaya çalıştıkları sol/sosyalist anlayışın, ya baştan beri laik/gayri Müslim, ya da süreç içerisine laikleşen ‘yerli´ aristokrat kesimlerin kendi paradigmatik ve ideolojik gelecekleri açısından sol anlayışı toplumsal katmaya yaymaya çalışmaları, kendi özgülünde sanayileşmeyle birlikte oluşan Osmanlı işçi sınıfı üzerinden, zikredilen o düşüncenin yayılması hadisesine baktığımızda, bu mücadelenin en zor kısmının, esamesi okunmayan yerli ve yoksul insan kitlesine havale edildiğini görmekteyiz.

Burada, solun çok üzerinde durduğu feodalite içerisinde dahi hiçbir benzeri ve örneği bulunmadık oranda, kökenleri Avrupa aristokrasisine dayanan ‘modern bir aşiret’ olgusu ile karşı karşıyaydık: “Sülalelerinin kökeni Avrupa aristokrasisine dayanan köklü Türk aristokrasisinin “solcu” dayanışmasına karşı elbette emekçi kökenli entelijansiyanın esamesi bile okunmazdı. (Mahmut Çetin, Boğaz’daki Aşiret, s. 214 4. Baskı Biyografi Net Yay. 208 İST.)

İçerisinde bulunduğu durumu görüp gözlemleyen, kendi açısından baktığında, birçok konuda ve alanda geri kaldığına şahit olan, bu uğurda mücadele eden, ama kendisine ‘nasıl mücadele etmesi’ gerektiğini telkin eden, buna rağmen ortalıkta görünmeyen bu ‘Avrupa kökenli Türk aristokrasine mensup ‘yalı sosyalisti’ ile birlikte ‘bizim içimizden çıkmış’ ama hızla onlara benzemişler de ayrı bir konu idi. “…bizim içimizden yükselttiğimiz, zengin ettiğimiz, şöhret ettiğimiz birçok insanın zamanla ‘onlar’a dönüştüğünü görüyoruz. Zihniyet itibarıyla  aynı cephede görünen insanların yaşama biçimleri üst tarafta ortak olmaya başlayınca, gayet rahat saf değiştirmeler oluyor.” (Mahmut Çetin, Boğaz’daki Aşiret, a.g.e s. 214)

Sol mücadele, o zamandan beri, esamesi okunmayan insanlar eliyle yürütülüyor,  aristokratlarımız, ya da babaları, Kemalist ekonomik düzende sisteme yanaşarak, onun nimetlerinden yararlanıp külfeti ise başkalarına lütfen´ havale edip ve karma ekonomik yapının´ marifetiyle palazlandığı bir vasatta servet ve sermaye sahibi olup akabinde de burjuvalaşan tabir yerinde ise salon sosyalist ve solcularının´  tekelinde kalmaya devam ediyordu! Yalı çocukları açtıkları yola rağmen(!)onlarca yıl boyunca buyurgan Kemalist sistem karşısında yağ kabarcıkları gibi suyun yüzeyine çıkıyorlar, suyun dibine batanlar ise, geniş halk yığınlarının kara-kuru´ çocukları oluyordu! Bugünde durum, pek değişmiş sayılmazdı, aslında.

Olaya bu çerçeveden baktığımızda, işin içerisinde azınlık psikozu bulunsa da, İslam´a karşı düşman, ama bu düşmanlığı, konumuz açısından baktığımızda, mümkün mertebe gizlilik içerisinde yürüten heterodoks bir anlayış, yerli sol anlayışa nazaran pek yoktu! Onun yerine, dönmelerin tamamının -İslami bir kılıf içerisinde-  Batıdaki eski anlayışları tepe taklak eden ve 1789 Fransız ihtilali sonucu yayılma istidadı gösteren bir vasatta, aynen Batıdakine benzer, ona paralel gelişen ve imtiyazlar üzerine kurulu bir yaşam adına oluşan ve ne dini açıkça rededen ve ne de ona kucak açan, ama sonuçta, hangi düzeyde seyrederse seyretsin, bir din dışı telakkileri vardı.

Nihayetinde yalı sakinleri de İslam´dan yana idiler(!) ancak bu tür bir yolla dinin, yani İslam´ın egemenliğinden kurtulabileceklerini düşündüklerinden, dine, daha doğrusu heterodoks anlayışına bilimsellik´ tezleri adına, bir şeyler demiyorlardı!

Tipik Bir Aydın Hareketi

Türkiye yakın tarihi incelendiğinde, sol sosyalist anlayışın 60 darbesine kadar, dar bir çerçevede tipik bir aydın hareketi olarak geliştiğini ve öyle kaldığını görmekteyiz. Ki, sonuçta, kendisi de Batıcı bir projenin ete kemiğe büründürülmüş şekli olan Kemalizm´e baktığımızda, Müslüman toplumun anlam dünyasını her açıdan iğneden ipliğe, tersine çeviricesine tepe taklak eden devrimler sonucu oluşan yapı, haliyle sol/sosyalist anlayışa da kapı aralıyordu. Bu da her iki düşünce skalasının Materyalist ve ilerlemeci temellere dayanıyor oluşunu belirgin kılıyordu.

Harf inkılâbı, kılık kıyafet devrimi, din devlet ilişkilerinde laikliğe geçiş, İslâm´ın toplumsal görünürlüğünün silinmesi çabaları, buna mukabil İslâmi kıyamlara karşı askeri müdahaleden tutunda, medrese kurumu yerine pıtrak gibi Halkevleri şubelerinin açılmasına kadar bir yığın mevzu, tek başına bir şey ifade etmese de Kemalizm´in terkisinde yol alan sol ve sosyalist düşünce mensuplarını bayağı memnun ediyordu, sonuca baktığımızda ve onların da sonuçtan, umut etmedikleri oranda yararlandıklarında?,

Bu çerçevede mevcut Türk solunu irdeleyip incelediğimizde karşımıza üç grup sol kategori çıkar; 1) Devrimci radikal sol, 2) Entelektüel sol ve 3. de Kemalist sol olarak belirginlik kazanır. Ör. Birinci grup THKO/Deniz Gezmiş, ikinci grup Yön Dergisi/Doğan Avcıoğlu, üçüncü grup CHP/Bülent Ecevit vb.

Bu Grupların Birbirinden Farkı veya Aynılığı

Bu konuda sadece Türk solu söz konusu olsa bile, ontolojisi ve teorisine aynı nazarla bakıldığı halde, sosyalist yapının en azından işlemeye çalıştığı pratikler açısından, bazı farklılıklara mebni olduğunu görebiliriz.

Türk solunu incelediğimizde legal veya illegal bazda çok sayıda fraksiyon ve anlayışın karşımıza çıktığına şahit oluruz.  Marksist/Leninist ve Maoist vs. kulvarda var olan fraksiyonlar, üç ana grup altında sıralanabilir.

a)Devrimci radikal sol; Günümüze geldiğimizde kendini bu sol çerçeve içerisinde değerlendiren, ama kendisinde yetmişli yılların o gücünü bulamayan, buna rağmen lokal planda örgütlenip silahlı mücadele veren radikal ideolojik yapıların bir kısmının marjinal planda kalmaya mahkûm bir tarzda siyasi parti, cephe ve hareket olarak örgütlendiklerini görmekteyiz.

Bu konuda yaklaşık yirmi küsur yıldır sözde sisteme karşı mücadele verdiği bilinen ve genel anlamda Kürt solu içerisinde mütalâa edilebilecek PKK gibi örgütlenmeleri saymasak, genel anlamda Türk solu içerisinde bulunan, bu devrimci radikal çizginin, seçimler, toplum, ülke ve Kemalizm´in olası geleceği  artık söz konusu olduğunda, kendi literatürlerince sosyal faşist olarak tanımladıkları CHP´yi yükselen muhafazakâr trende karşı koruma refleksi içerisine girdikleri bilinen ‘adli´ vakalardan olmaktaydı!

Devrimci radikal sol umut olmaktan çıkınca…

Batı’da yükselen 1968 öğrenci hareketlerinin aslında Leniist-Stalinist tarzı sosyalizmden uzaklaşma arayışında olan bir hareket olduğu söylenebilirdi: “1968 öğrenci hareketi sosyalizmin cebri özelliğinin anlaşılması üzerine yeni bir aayışın ifadesi olarak gün yüzüne çıkmıştı. 1968 kuşağı olarak bilinen kuşak 1960’lı yılların sonlarında başlattığı hareketle diktatöryel sosyalist projeden vazgeçmiş, bunun yerine yeni kimlik,  söylem ve ideoloji arayışına yönelmişti. Postmodern düşünce, radikal feminizm, alternatif yaşamcılık, antinükleercilik gibi düşünce ve hareketler solun gövdesi üzerinde neşet etmişti.” (Ömer Çaha, Dört Akım Dört Siyaset, s.161)

Ama Batı’da hayal kırıklığı taratan  bu durum Tür solunu hiç ırgalamamış gibiydi: “Ne var ki Batı’da solun hayal kırıklığı yaratan projelerinden vazgeçilirken,  Türkiye’de o tarihlerde özellikle gençlerden oluşan sol hareketler silah yoluyla sosyalizme geçip mücadele vermişti.” (Ömer Çaha, Dört Akım a.g.e, s.161)

b) Entelektüel Sol; Anadolu Müslüman müktesebatına baktığımızda, solun materyalistliği, gayr-i İslamiliği ve bunlara ek olarak Kemalizm´e tutunarak var olma siyaseti sonucunda sol, entelektüel alanda bir adım önde idi! Buna birde medreselerin yasaklanması, İslam kültürünün yok sayılması ve resmi ideolojinin laik ve seküler bireyler yetiştirme sevdası uğruna oluşturdukları Halkevleri modeli de devreye girince kültürel üstünlük onların olmuş oluyordu, bir açıdan

Entelektüel sol "Yön Manifestosu" olarak da bilinen ‘yeni devletçilik´ bildirisini binin üzerinde solcu aydının imzası sonucu yayımlamıştır. Devletçiliğe yaslanan bir sosyalizm çağrısıyla, sözde demokrasiyi koruma amacına yönelik bir fikir platformu ve bir aydın hareketi olup ulusal sol politikaları savundu.

Sol partilere, CHP´ye ve TİP´e yakın olup hareket bürokrat aydınlardan, asker ve sivil insanların karışımından oluşuyordu. Osmanlının son döneminde yetişen ve İslami ıslah çizgisine mensup Mehmed Âkif gibi münevverlerin yokluğu ve artarak süren Kemalist propagandalar sonucu Müslümanlar ve haliyle de İslamcılık peyderpey gerilemiş ve bundan dolayı da sol, gemi azıya alarak halkadaki yerlerini almış oluyordu.

Aslında, istisnalarını saymasak, entelektüel solun da ‘bir hikmet peşinde´ olduğu varsayımı, gereksiz ve nahakikat bir varsayım olup, devrimci şiddeti kutsayıcı oranda, konum gereği silah yerine kalem taşıma mecburiyeti, yapılan darbelere bakıldığında söz konusu idi. Ör. 27 Mayıs, 28 Şubat.

Yön Dergisi ve Yön Manifestosu...

İşte 27 Mayıs askeri/sol darbesinin ortaya konması için Yön Dergisi çevresinin Doğan Avcıoğlu liderliğinde hummalı bir çalışmaya girmeleri bu yüzdendir. Ama daha sonra gelen devrimci radikal kuşağın(Hasan Cemal vb.) devraldıkları darbeci gelenek, 71 Mart muhtırasına takılmıştı. Aradan bunda yıl geçtikten son darbecilikleri depreşen bu cenahtan gazeteci kimlikli Ertuğrul Özkök´ün, 28 Şubat post modern darbesi, önünü açmış, şansı yaver gitmiş ve sözde kapitalist bir kuruluş olan TÜSİAD´a üye bile olabilmiştir! Bu durum, çok ilkesel davranan, işin aslına bakıldığında, bazı solculara rağmen, çoğu için gerekli bir durumdu...

Anlaşılan, ilerlemeci bir kulvarda kotarılan ve Marksizm´in bilimsel kılıflı bilgi yığını, ama olumluluk anlamında bir hayrı bulunmayan yol ve yöntem(leri)n sonucunda bunca tantanaya rağmen Batı insanını tatmin etmemiş olmalı ki, o insanlar, temel bir ihtiyaçtan mütevellit bir revizyona başvurup yeni, anlaşılırlık oranı ve uygulama şansı hayli yüksek bir yol arama uğruna 68 ayaklanmasını başlatmışlardı. İşe bakınız ki, kendi önerdikleri sistemin ne evvelde ve ne de ahirde bu topraklarda hiçbir karşılığının olmadığını, olamayacağını hesaplayamayan ve Marksizm´le birlikte sosyalizmi de farklı tercümelere irca ederek, ondan silahlı kalkışım alanında yararlanmak istediler.

Buna rağmen sonuçta devrimci radikallikleri, onları Müslüman toplum nazarında alabildiğine suçlu ve mücrim bir hale sokmuştu. Ki bazılarının 28 Şubat´taki şaklabanlıklarını(bazı gazeteciler) ve Kemalizm ile araları gayet iyi bazı Kürt solcusu milletvekillerinin Genelkurmay yetkililerine, laiklik konusundaki ortak payda çağrısına bulunuyordu.

Sol’dan sözde kapitalist yaşan tarzına geçen ve bununla birlikte, sosyalist bir çerçevede Kürt devleri kurma düşüncesine sahip, ama ‘sistem içi’ faaliyet gösteren sol/Kürtçü partilerde milletvekilliği de yapan zevatın, davranış ve tutumlarına baktığımızda, entelektüel bir çizgiye kaymaları pek de sahiciliği yansıtmıyordu: “Entelektüel sol grupların Türkiye´de sergilemiş oldukları tablo da silahın yerine kalem koyma’nın ötesinde çok farklı olmamıştır.1960´lı yılların başında Yön Dergisi etrafında toplanan sol aydınlar tek parti diktatörlüğüne dayanan, devletin mutlak anlamda kumanda ettiği bir iktisadi yaşam üzerinde temellenen, serbest piyasa ve çoğulcu toplum modeline son veren yerel bir sosyalizm ideali çizmekteydi.” (Ömer Çaha, Dört Akım a.g.e, s.161-162)

c) Kemalist Sol; Ömer Çaha; Türkiye´de Mussolini tarzı faşizm ile demokrasi arasındaki en büyük bocalamayı merkez sol partilerde yoğunlaşmış olan Kemalist sol yaşamaktadır. Bu kesimde yaşayan siyasetçiler retorik düzeyde demokrasi söylemini vurgulamakta, ancak zaman zaman Mussolini partisindeki siyasetçilerin sergileyebilecekleri tarzda birtakım tutumlar sergilemektedirler. Diyor ve şunları da eklemeyi ihmal etmiyor; “Kuşkusuz merkez sol partilerde yer alan çok saygın ve gerçekten demokrasiye inanan insanların olduğu gerçeğini ifade etmek suretiyle burada bir analiz yapmakta yarar vardır” diye de ekliyor. (Ömer Çaha, a.g.e, s. 165) Bugün Türkiye´de Kemalist sol geleneğin esaslı temsilcisinin CHP olduğu, kuşkusuz su götürmez bir gerçektir!

Devrimci radikal solun marjinalleştiği, entelektüel sola mensup bir yığın insanın genellikle liberal kulvarlara evrilip başkalaşıp değişmesi meselesine baktığımızda karşımızda % 30 oy oranıyla muhalefette kalmaya tarihsel olarak mahkûm, ama elindeki dosyalarla her daim AYM´nin, Danıştay´ın yolunu aşındırıp duran Kemalist/Stalinist ve esaslı olarak da Führer ve Duçe´ hayranı olan bir sol anlayışla karşı karşıya olduğumuzu da bilmeli ve görmeliydik.

Sonuçta, soldan yükselen birçok itiraz rağmen, seküler Batı anlayışı içerisinde kalındıktan sonra Türkiye için sol ideolojik kalıplar içerisinde ‘yer edinmiş’ olan ve Türk’e telkin edilen sol bir tavır ve duruşu temsil ediyordu.

Nasıl ki Mısır’da Abdünasırcılık, Enver Sedatçılık, Suriye’de Baasçılık (Saddam’da aynen Baasçıydı, Kaddaficilik’te libya’da hemen hemen aynı şeydi)) vb. birer sol anlayış idiyse, bizde de Kemalizm’e biçilen rol aynısıydı.

Bu anlayışların dışında, daha makul, kendini, topluma kabul ettirecek, toplumdan onay almada zorlanmayacak bir sol yapı yok muydu: vardı ve kendini CHP’nin şahsında sosyal demokrat olarak tanımlıyordu. O da adı var, ama kendisi yok bir sosyal demokrasi bütünüyle Kemalizm’e kesmişti.

O zaman?

 



YAZARLAR