Ömer Naci YILMAZ


SİYASETTE Hz. EBUBEKİR SADAKATİ

Ömer NACİ YILMAZ'IN YAZISI;


Siyaset kelimesi ile birçok kavram yan yana gelir. İki kavram var ki yan yana gelse de uzun boylu yolculuk yapamaz ve bir arada duramazlar. Bir şekilde yolda birtakım arızalar baş gösterir. Hasbîliği bir kenara itenler, ene hastalığına yakalanırlar. (Hasbî olma durumu, bir işi karşılık beklemeden Allah rızası için yapma; Ene, benlik ve enaniyet anlamında kullanılmaktadır.) Bu tipler ya yola yatarlar, ya yoldan çıkarlar, ya da yolda olanlara çelme takarlar. Nasıl olsa ben yol alamıyorum, hiç olmazsa yola devam edenlere çelme takayım diye bakarlar. Hâlbuki siyasi tarihimiz bu manada yol işaretlerinin çokluğunun örnekleriyle de doludur. Ancak hırs aklın ötesine geçince artık dikiş tutmaz, her tarafa yalpalamaya başlarlar. Yoldaki işaretleri görmeyenler, görmek istemeyenler yolda olup yan gelip yola yatanlar sadece kenara itilmesi gereken birer musibet olarak ortada kalırlar. Ortalık malı olunca herkes gaz verir, bir şey oldum zannedenlerin sapması zamanla iyice artar,  karşıdan bakar ve sapmanın insanı nasıl bir maskara haline getirdiğine hayret edersiniz.

Son zamanlarda siyaset arenasının Ak Parti cenahında yaşananlar bize bunları hatırlattı. Sadece bunları hatırlatmakla da kalmadı. Sadakatin, ahde vefanın başöğretmeni Hz. Ebubekir efendimizi hatırlattı. Peygamberimizden birkaç yaş küçük olan Ebubekir efendimiz İsra olayının yaşandığı tarihte Mekkeli müşriklerin ayartma gayretlerine rağmen öyle bir tavır aldı ki 14 asırdır aldığı tavır onun ismine sıfat olarak kullanılır oldu. İsra olayını peygamberimizden dinleyen müşrikler onun en yakın arkadaşı Ebubekir ile karşılaştıklarında dalga geçmek ve aşağılamak isteyerek “Senin ki yürütüldüğünü söylüyor, ne dersin?” dediklerinde O, insanlık tarihinin kulağına küpe olacak bir cevabı semaya salıverdi. “Muhammed söylüyorsa doğrudur.” Böylece sadakat kavramı, insan ilişkilerinin en muhteşem bir değeri olarak kendine Ebubekir efendimizin yüreğine sığındı. Öyle bir sığın ki ta ki Ebubekir efendimiz vefat edene kadar onun yüreğinin sarsılmaz bir parçası olurken bizlere de miras kaldı..

Bir zamanlar bizim mahallenin sakinlerinin, bizim mahallenin erdemlerine ayak uyduramadıklarında başka mahallelere taşındıklarını görüyoruz. Ne hikmetse taşındıkları ve alkışlandıkları mahalleler, bizim değerlerimizin kadrolu hasımlarının toplandıkları yerler oluyor. Yıllar boyunca yazdıklarını, konuştuklarını verdiği konferansları unutan Bekaroğlu örneğinde olduğu gibi. Yaşar Nuri Öztürk hoca da büyük hayallerle gitmiş, büyük bir hayal kırıklığı yaşamış ve büyüttüğü hayalleriyle beraber siyaset tarihine gömülmüştü. Bunlar siyasetin koskoca işaret taşlarıydı; hırs ve hasetlik akıl tutulması yapınca sonuç kaçınılmaz oluyor. Castro der ki: “Düşmanın seni övüyorsa sende bir puştluk var demektir.” Geçmiştekiler gittikleri yerlere hangi değerlerimizi götürebildiler ki siz götürebilesiniz.

İlçe başkanı yaparsın, belediye başkanı olmak ister. Belediye başkanı yaparsın, milletvekili olmak ister. Milletvekili yaparsın, bakan olmak ister. Bakan yaparsın Başbakan olmak ister, yetmez Başkan olmak ister. Olmayınca, olamayınca, yapılmayınca yan çizmeye başlarlar. Aday olamadıklarında partisine oy vermeyenler, verdiğimiz oylar sizlere haram olsun. Reis’in sizi getirdiği makamlar, onun gibi tırnaklarınızla kazıyarak geldiğiniz makamlar mıdır?  Yoksa Reis’in sizlere ikram ettiği makamlar mıdır? Siz kendiniz olarak bize gelseniz verirseniz selamınızı alırız; size en fazla bir bardak çay ikram ederiz, Ötesi olmazdı. Ama Reis gönderince adam bilip oy verdik ve sizi Ankara’ya gönderdik. Ankara’ya gidin de zenginleşin demedik, ihale avcılığı yapın demedik, yol geçecek arazi avcılığına çıkın da demedik. Hele hele Reis’e atarlanın hiç demedik. Merhum Akif der ki: “Kime ok atmayı öğrettiysem, ilk önce bana nişan aldı.” Reis kime makam ve mevki verdiyse ilk işleri, Reis’in makamına göz dikmek oldu. Reis’e yamuk yapan millete yamuk yapmıştır. Tanıdığımız, bildiğimiz ne kadar kanaat önderi varsa, yazar-çizer ve akademisyen varsa, vakıf, dernek, cemiyet, yardım kuruluşu varsa bilsinler ki her kim Reis’e sırtını dönerse biz de kendilerine sırtımızı döneriz. Reis’le olmayanla olmayacağımızı herkes bilsin. Şunu unutmasınlar ki dini öğretebilirsiniz ama siyaseti öğretemezsiniz; çünkü bilmiyorsunuz. Ama bilmediğinizi de bilmiyor, ahkâm kesiyorsunuz. Bilin istedik. Bu konuda karşılığınızın olmadığını hatırlatayım. Sultan Abdülhamit’e sırtını dönenlerin akıbetlerini de hatırlatalım… Daha önceki bir yazımızda “Abdülhamit’e vefa, Reis’e sadakat şerefimizdir.” demiştik. Aday olamayınca veya aday gösterilmeyince, ömür boyu seçilme garantisi alamayınca yan çizme çocuksu davranışını sergilemek, bana ne ben oynamıyorum demek en kolay olandır. Adamlık, her şeye rağmen, tüm oyun ve kumpaslara rağmen, İslam ve insanlık düşmanlarının Reis’e özel kin besleyip onu devirmek istemelerine rağmen onun yanında elif gibi dimdik durabilmektir.

Hz. Ebu Bekir efendimizin sadakatini günümüze doğru süzdüğümüzde Reis’imiz Allah dedikçe, Kur’an dedikçe, Peygamber dedikçe, ümmetten yana tavır aldıkça, Osmanlının rüyasını, Sultan Abdülhamit Han’ın hayallerini bir bir gerçekleştirme adına yerli ve yabancı tüm zalimlere karşı sinesini siper ettikçe ona ve yüce davasına sadakat elbette şerefimizdir. Reis’im çok yaşa…

  



YAZARLAR