Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Yusuf YAVUZYILMAZ


Siyasal İslamcılığın Geldiği Nokta

İslamcı iktidarların uyguladıkları siyaset bir başka alanda daha büyük bir soruna yol açtı. İktidar deneyimi, söylemle örtüşmeyen eylemlerin uyumsuzluğunu ortaya çıkaran bir süreç oldu.


“O denli mükemmeliyetçi ve yeryüzünde cennet yaratma konusunda iddialı söylemlerle yola çıktık ki hayal kırıklığına uğramanız kaçınılmazdı.”(1)

 Siyasal anlamda hiçbir sorun dünden bağımsız değildir. Tarih içinde ortaya çıkan her sosyal ve siyasal hareketin mutlaka bir tarihsel derinliği vardır. Bu anlamda İslam’la bağlantılı ortaya çıkan her hareketin ya doğrudan din ile ya da dinin tarih içinde ortaya çıkan bir yorumuyla bağlantısı vardır. Dolayısıyla siyasal İslam’a ilişkin ortaya çıkan sorunlar, Hz. Peygamberin sadece bir din önderi olmayıp Medine’de bir toplum önderi olarak ortaya çıkmasıyla bağlantısı vardır.

İslam siyaset geleneğinde Peygamberin hem dini hem siyasi otorite olması, sonraki dönem seçilen halifelerin de temel karakteristiği olmuştur. Hz. Peygamberin vahye doğrudan muhatap olması ile farklı bir konumda olması, sonraki dönem halifeleri için geçerli olmasa bile yetkilerini kullanma konusunda tereddüt etmemişlerdir. Hz. Peygamberin sorulan çoğu soruda vahyi beklemesi, kendi görüşünün üstünde otoriteye ihtiyaç duyduğunu gösterir. Bu durum modern anlamda hukukun üstünlüğü anlamına gelir. Dahası hiçbir uygulama Kur’an’da çerçevesi çizilen değerleri aşamaz demektir bu. Ancak sonraki dönemlerde halifenin görev ve yetkileri sınır tanımadığından siyaset dini şekillendirmeye başlamıştır. Böylece devletin önceliklerine hizmet eden bir dini söylem üretilmiştir. Böylece dinin şekillendirdiği nebevi siyasetten, siyaetin şekillendirdiği tarihsel uygulamalara geçilmiştir. Tarihsel uygulama da yetkileri merkezde toplayan saltanat rejimleri olmuştur. Müslümanların zihinsel dünyasını oluşturan siyasal gelenek de bu uygulamanın sonucudur.

Siyaset felsefesi bağlamında İslam siyaset geleneğini oluşturan kavramlar fitne ve mihne olguları olmuştur. Bu iki olgu aslında korkuyu besleyen ve siyasal rejimin güvenliğini öne çıkaran bir siyasal algıyı besler. Bu zihniyetin izini günümüz siyaset algısında izlemek mümkündür. Korkuların siyasal tercihleri yönlendirdiği ortamda sağlıklı tahlil yapabilmek de giderek zorlaşıyor. Bu durum kendini kararsız olarak gösteren seçmen kitlesinin büyümesine yol açıyor. Kararsız seçmen kitlesinin artması ve bu kitlenin muhalefete yönelmemesi çok önemli bir sorun. Demek ki, iktidardan uzaklaşma eğiliminde olan kitlenin muhalefet ile de sorunları var.

Sorunun bir diğer önemli yanı da İslamcılığın siyasal söylemi ile ilgilidir. Siyasal İslamcılığın en önemli sorunlarından biri toplumsal ve dünya gerçeklerini ıskalayan ütopik ideolojisiydi. Bu durum tüm İslami hareketlerde görülen önemli bir zaaf olarak ortaya çıktı.

Siyasal İslamcı iktidarların varoluş iddialarını reddederek muhafazakarlığa, devletçiliğe ve milliyetçiliğe evrilmeleri, İslamcı aydınların da büyük ölçüde prestij kaybetmelerine yol açtı. Bu prestij kaybının giderilmesi uzan bir zaman alacağa benziyor. Çünkü İslami hareketlerin en büyük kaybı ahlaki üstünlüklerini kaybetmesi oldu.

Dindarların büyük ölçüde destek verdiği Parti’nin hak ve özgürlükleri ve değişimi temsil eden konumdan devletin merkezine yürüyüşü önemli ölçüde tepki görüyor. Bu yürüyüş halkı değil devleti ve onun menfaatlerini öncelemekle sonuçlanıyor. Dolayısıyla önceleri sivil bir siyasal hareket olan parti, zamanla devletin resmi görüşünü temsil eden ve demokratik talepleri dışlayan bir görünüme bürünüyor. Yaşanan süreç, muhalefet partilerinin muhafazakar seçmeni ürkütmeden kazanabilme ve güven verebilme potansiyeli ile şekillenecek. Muhafazakar dindar seçmen kitlesinin otoriter bir zihinsel yapıya sahip olduğunu, adalet yerine güvenliği birincil tercih yaptığını, güçlü ve etkili siyasal bir lidere bağlılığını gösterdiğini unutmamak gerekir. Köklü siyasal değişimlerin önündeki en büyük siyasal engel budur.

Siyasal tercihlerde zaman zaman değişiklikler olabilir. Ya siz ya da ait olduğunuz, desteklediğiniz, kendinizi yakın hissettiğiniz parti değişebilir. Bu durumda yeni ve farklı bir değerlendirme yapmak gerekir. Muhafazakar dindar seçmen kitlesi bu seçime zorlanıyor. Sorunların arttığı zamanlarda siyasal bir tevbe yapmak zorunlu hale gelir. Tevbe, yapılan hatalarla yüzleşmek demektir. Tevbenin özü insan öncelikle kendisiyle yüzleşmesidir. Bu durum karşılaşılan sorunu, yeni arayışlar üreterek aşmanın en iyi yoludur.

Öte yandan muhafazakar dindarların iktidar sürecinde önemli ölçüde sekülerleştikleri de gözden kaçmamaktadır. Muhafazakar dindarların sisteme entegre olma konusundaki iştahı, ahlaki kaygılarının ikincil plana itilmesi ile sonuçlandı. “Modernleşen dindarlık sisteme muhalefet dilinden uzaklaşarak katılımı normalleştiren hatta meşrulaştıran bir dili öne çıkarmaya başlamıştır.” (2) Bu dilin öne çıkması, yapılan her tür hukuksuzluğa karşı bir mazeret uydurulma yaklaşımı ile sonuçlandı.

Muhafazakar yaklaşım, bir yandan dinin değişim ve dönüştürücü gücünü örselerken, diğer yandan dini, milliyetçilik ve geleneğe eklemleyerek etkisizleştiriyor. Bu anlamda muhafazakarlık, İslamcıların dünya sistemine eklenmeleri için bir manivela işlevi gördü.  Bu tavır değişikliği İslamcılığın muhalefetteki söylemi ile iktidar söylemini önemli ölçüde farklılaştırdı. “…muhalefet, mücadele, tebliğ, teklif, tevhid, adalet, bağlılık ve sadakat gibi kavramlar önemsiz hale gelmiş ya da Müslümanların gündelik söyleminde uzaklaşmış, bunların yerini reel politiğin, reel küresel iktisadın, reel bilimin, reel kamusal hayatın gerçeklikleri almıştır. ” (3)

Bir diğer önemli nokta da İslamcı aydınların politik tutumlarındaki ahlaki yozlaşmadır. Erol Güngör’ün yerinde tespitiyle, “İslam aydınlarının kendilerini yıpratan, enerjilerini büyük ölçüde boşa çıkaran siyaset çekişmelerinden mümkün olduğu kadar uzakta kalmaları, günlük hadiselere tepeden bakarak kalıcı çözümler üzerinde kafa yormaları gerekiyor. Herhalde bu davaya en büyük kötülüğü yapanlar, onu günlük siyaset kavgalarında taraflardan biri haline sokmaya kalkanlardır…” (4)

İslamcı aydınlar, politik taraftarlığı aşıp, sorunlara değer merkezli çözüm üretip yol gösterecekleri ve ufuk açacakları yerde, iktidarın koşulsuz destekçisi olmaktadır. Daha da vahimi siyasal iktidarın hatalarını eleştirecekleri yerde, çeşitli gerekçeler öne sürerek, onlara destek verici açıklamalar yapmaktadır. Bu durum İslamcı aydınların önemli bir bölümünün iktidara eklemlenmesine yol açtı. Kuşkusuz bu durum, aydınların iktidarla olan ilişkileri açısından, sağlıklı bir durum değildir. Siyasal iktidar karşısındaki tavır temel alınacak olursa açıkça görülecektir ki, İslamcı aydınların büyük bölümü Ebu Hanife’nin değil, Gazali’nin izinden gitmektedir.

İslamcı iktidarların uyguladıkları siyaset bir başka alanda daha büyük bir soruna yol açtı. İktidar deneyimi, söylemle örtüşmeyen eylemlerin uyumsuzluğunu ortaya çıkaran bir süreç oldu. Siyaset, ekonomi ve bürokraside sınıf atlatan dindarların tutarsız ve ilkesiz davranışları İslamcı entelektüellere karşı büyük bir güvensizlik yarattı. Bu güvensizliğin nedeni Türkiye’de en önemli sivil itiraz kanalının devlete eklemlenmesi, resmi görüşün savunucusu olmasıdır. İslamcı entelektüellere düşen görev, bu durumun yarattığı olumsuzluk ortamını değiştirmektir.

  • Cihan Aktaş, İslamcı Harekette Romantik Huzursuzluk, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyumu Tebliğleri, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.
  • Celaleddin Çelik, Seküler ve Geç- İslamcı Dilin Dönüşümü, Yetkin Düşünce Dergisi, sayı: 14.
  • Alev Erkilet, Mazlum Doğu’nun Mağrur Çocukları, Büyüyen Ay Yayınları
  • Dr. Erol Güngör İslam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Yayınları

 

Kaynak Farklı Bakış



YAZARLAR