Halil ÇİFTÇİ


SİVİL TOPLUMUN ÇIKMAZLARI, YÖNETİCİLERİN İHTİRASLARI

Yazarımız Halil Çiftçi'nin 'yeni' yazısı...


Cahiliye Araplarının İslam ile tanışmadan evvel insanlık tarihine geçecek ilk sivil toplum oluşumu olan Hilfu’l Füdul’u (Erdemliler İttifakı) kurmuşlardı. Bu yapı üstlendiği fonksiyon bağlamında önemli faydalar sağlamıştır. Cahiliye Araplarının bile hem fikir olamadıkları ve ayrılık yaşadığı konularda çözüm üretilebilmekteydi. Temelde mazlum ve mağdurun koruyucusu olan bu kuruluş Mekkelilerin rol oynadığı bir sivil toplum hareketiydi. Yaklaşık 580’li yıllarda kurulan bu yapının benzerleri ilerleyen yüzyıllar içinde İslam beldelerinde yaygınlaşmıştı. İlk örnekleri Selçuklu devletinde Ahi teşkilatı adı ile oluşturulan bir yapı ile sürdürdü. Bu kuruluş esnaf ile müşteri arasındaki ayrılıkları düzenleyen ve mesleki kuralları belirleyen bir fonksiyona sahipti. Daha sonra bu sivil toplum mirası Osmanlı devletine geçti. Bu miras Lonca adı ile ünlenen ve Ahiliğin devamı sayacağımız sivil toplum hareketi ile hayat buldu.

Sivil Toplumun bu tarihsel tecrübesi, her geçen gün biraz daha birikerek kendi alanında gelişmeler gösterdi. Farklı alanlarda sivil toplumun varlığı toplumun temel beklentilerini karşılama ve çözüm üretebilmesi bakımından hayati öneme sahiptir. Geçmişten günümüze gelişerek farklı spesifik alanlarda varlık gösteren sivil toplum oluşumları özellikle İslam dünyasında başat bir rol üstlenmektedir. Hasan El- Benna ile Mısır’da kurulan İhvan-ı Müslim’in (Müslüman Kardeşler) bunların başında gelmektedir. Müslüman Kardeşler cemiyeti dünyanın her yanında yapılanarak adalet, özgürlük ve barışı tesis edebilme adına Müslümanların hamisi olmaya aday olmuştur. Buna benzer hareketler diğer İslam beldelerinde de teşkilatlanmaktadır. Türkiye’de dünyada, sivil toplum oluşum süreçlerinin en çok yaşandığı İslam beldesi olarak bilinmektedir.

Cumhuriyet’in kurulması ile beraber kapatılan vakıfların boşluğu sivil toplum yapılanmaları ile doldurulmaya çalışıldı. Uzun yıllar boyunca sivil toplum çalışmaları ile ön plana çıkan Türkiye’deki İslami camialar birçok baskı ve zulümler ile karşılaşmıştır. Tevhit mücadelesi sırasında Türkiye’de hakim olan emperyal fikir akımları ve ideolojilerin bir tepkisi olarak zaman zaman İslami sivil toplum yapılanmaları kapatılmış ya da liderleri veya mensupları zindanlara atılmıştır. Rejimin İslami herhangi bir oluşuma müsamaha göstermemesi sonucu oluşan baskılar Müslümanlar açısından sivil toplum yapılanmalarını daha kıymetli kılmaktaydı.

Uzun bir baskı ve zulüm sürecinden sonra İslami kanada mensup kişilerin devlet yönetimini ele geçirmesi ile beraber kısmen bir rahatlama sürecine girildi. İslami camialar bu rahatlama ile beraber iktidarında getirmiş olduğu geniş hareket sahasına kavuştular. Birçok ilde şubeler ve temsilciler oluşturuldu. Bu rahatlama döneminde en fazla öne çıkan yapı FETÖ (Hizmet hareketi, Gülen yapılanması…) olmuştur. İktidar bir yere kadar bu yapı ile beraber kendi hareket sahasını hem ülke çapında hem de bürokraside genişletti. Bir yerden sonra iktidara talip olan bu sözde sivil hareket kendi içindeki üst düzey yöneticilerin gücü ele geçirme fikrine sürükledi. FETÖ sivil bir hareket olarak iktidarı alt edebilme fikrine kapıldı. 15 Temmuz’a götüren süreçte aslında FETÖ’cü üst düzey yöneticilerin iktidar olabilme kaygılarından kaynaklanmaktaydı. Ülke olarak zor bir sınavdan geçerek insanlar tanklara uçaklara ve askerlere dur diyebilmiş, bu sayede belli bir sözde sivil toplum yapılanmasının hayallerini suya düşürmüştür. Din dediğimiz olgu üzerinden hedeflenen böyle ahlaksız bir planla beraber insanların sivil toplum oluşumlarına olan sempatisi ve güveni sarsılmıştır.

Ülke olarak her şeyin teslim edildiği böyle bir yapılanmanın acı tecrübesini yaşadıktan sonra farklı sivil toplum yapılanmaları eliyle fETÖ’nün oluşturduğu enkaz kaldırılmaya çalışıldı. Halen bu süreç işletiliyor. Mantıken FETÖ örgütünün sivil toplum mantığı referans alınarak oluşturulmuş sivil toplum oluşumları eliyle birilerinin gemisi yürütülmeye çalışılıyor. Milletin zihninde vakıf ve derneklere karşı oluşan ön yargılar bu sayede yıkılmaya çalışılıyor. Peki, böyle bir anlayışın yıkılabilmesi adına planlanan bu süreç nasıl işletiliyor. Öncelikle devletin sivil toplum kuruluşlarından temel beklentisi herhangi bir muhalif sesin ortaya çıkmamasıdır. Yapılan her işin bu tür geniş bir hareket sahasına sahip yapılanmalar eliyle meşru gösterebilmektir.

Özellikle günümüzde sivil toplum yapılanmalarında temel gaye Allah rızasından çok rant kavgasına evirilmiş durumda. Yöneticilerin bir kısmı için bir siyasi partinin milletvekili ya da belediye başkanı adayı olabilmek amacını gaye edinirken, kimisi de bürokratik oligarşinin yok diyemeyeceği ihale süreçlerinde bir etikete sahip olabilmeyi amaçlamaktadır. Hal böyle olunca işin ehli insanlar liyakat ve ehliyet sahibi sivil toplum gönüllüleri bazı çıkarcı yöneticiler eliyle sivil toplum oluşumlarında ezilmekte ve zamanla uzaklaştırılmaktadır. Bunun sonucunda temel gayesi Allah rızası olan insanlar sivil toplum yapılanmalarının yönetici kesimi tarafından muhalif bir ses çıkardıklarından dolayı şeytan ilan edilmektedir. Rant ve çıkarların gölgesinde salih insanlar İslam adına çalışma yürütülen bu yapılanmalardan aforoz edilmektedir. İstişare kültürünün yegâne merci olduğu İslam medeniyetinin bu yönü ne yazık kibir abidesi ihtiras sahibi yönetici tarafından hiçe sayılmaktadır. Hal böyle olunca İslami temsiliyetin ve mensubiyete sahip bireylerin toplumda artışı sağlanamamaktadır. İslam’ın ilk dönemlerinden günümüze değin belki de tarihteki en büyük kırılmayı son beş altı sene içinde yaşamaktayız. Bunun en büyük müsebbibi ise ehliyet ve liyakat sahibi sivil toplum yöneticilerine sahip olamamamızdan kaynaklanmaktadır. Temsilde yaşanan problemler farklı fikirlerdeki insanları, İslami veya insani bir sivil harekette yer almaktan uzaklaştırmaktadır. Belli siyasi oluşumların arka bahçesi olmayı ve her hangi bir haksızlığa ses çıkaramamanın faturası sivil topluma indirilmiş en büyük darbe olarak görebiliriz. Sivil Toplum kuruluşları içinde icra faaliyeti yürüten kimseler eliyle yapılan olumsuz davranışlar sebebiyle sivillik kaybolarak despotik bir yapılanmaya gidilmektedir. Bu despot kişiler (Sivil toplum yöneticileri) etraflarında el pençe duran ve dalkavuk kişilerin varlıkları ile hayat bulurlar. Temel motivasyonlarını bu tip çıkarcı mahluklar eliyle sağlayabilmektedir. Kendi bekaları için sivil toplum içindeki etkin ve çıkarcı kişiler ile yönetime talip olarak bulundukları kurumda tabir yerinde ise,  kaymağı bölüşmektedirler. Genelde yıl içinde üst düzey birkaç bürokrat ile çekilen resimler veya birkaç konferans ile üstlerine düşen fonksiyonu yaptıklarına inanan despot yöneticiler sivil oluşumların en büyük çıkmazlarından biridir.

Ne yazık ki birçok insanın halis niyeti ile maddi ve manevi olarak desteklediği sivil toplum hareketleri birkaç iş bilmez eliyle heba edilmektedir. Bu hazin tabloda rol üstlenen kişiler kendi vicdanlarında yapamadıkları muhasebeyi mahkeme-i kübra’da yaratıcının huzurunda acı bir son ile yapacaklardır. Sivil toplum yapılanması eliyle elde ettikleri gücü İslam’ın temel değerlerin sömürüsünü yaparak ihale almayı, kamu mallarını kontrol edebilme adına haksız bir şekilde kullananların şüphesiz sonu pek acı olacaktır. Bu aymazlığı yapan kişilerin durumunu Yaratan şu şekilde ifade etmektedir;

“Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın.” (Fâtır Suresi 5. Ayet)



YAZARLAR