Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Hasan POSTACI


Şirk İdeolojilerinin Küreselleşme İle Gelen Yeni Kodları

Yazarımız Hasan Postacı'nın Özgün İrade Dergisi 2020 Haziran (194.) saysında yayımlanan yazısı...


Koç grubuna ait Arçelik firmasının bir reklam filminde dünyanın çeşitli yerlerinde çalışan farklı ırk ve kültürdeki şirket personelinin çeşitli aksanlarda ‘Ben Arçelik’te çalışıyorum’ cümlesi ile şirketin küresel gücü ve yayılmacılığı üzerinden bir tanıtım stratejisi reklama taşınmıştı. Tüm dünyaya bu bağlamda yayılmış ve birer dünya firması olmuş birçok şirket bunu bir reklam ile duyurma ihtiyacı bile hissetmez. Şirketlerin küreselleşmesi bilişim/yazılım, elektronik, enerji, otomotiv, ilaç ve finanas/bankacılık başta olmak üzere birçok sektörde hızla çok uluslu şirketlerin sayısı artmakta. Doğal olarak mali ve organizasyon gücü artan dev şirketlerin küreselleşmenin sosyo-politik etkileme alanlarda yeni nitellikler kazandığını söylemek mümkün. Bu bağlamda seküler batı paradigmasının son birkaç yüzyıllık serüveninde geçirmiş olduğu önemli dönüm noktalarına küreselleşme ile yeni bir niteliksel sıçramanın eklenebileceği söylenebilir.

Toprak mülkiyetinin dinden/kiliseden koparılarak krallara/ feodal beylere geçmesi ile ilk seküler kırılmayı yaşayan batı uygarlığının bu ontolojik kopuşu kendisini sanayi devrimi sonrası sanayileşme ile ulus devletler üzerinden mülkiyet kopuşuna aklın kopuşunu da ekleyerek yeni bir evirilmeyi gerçekleştirdi. Seküler akıl, seküler yaşamın tüm alanlarını inşa etme iddiası ile sömürgeciliğin en acımasız uygulamalarını kolonyalizm ile tüm Amerika ve Afrika kıtaları başta olmak üzere ulaşabildiği tüm yeryüzü coğrafyalarını yağmaladı. Bir yandan ucuz hammadde ve köleleştirdiği insanlarla ucuz işgücü sağlarken diğer yandan kadim kültürlerin tüm insanlık miraslarını, dil ve kültürlerini yok etti.

19. yüzyılın ortalarından sonra kolonyalizmin kaba, acımasız, yok edici sömürü stratejisi yerini daha sofistike bir sömürü stratejisi olan emperyalizme bıraktı. Emeperyalizmle beraber daha sofistike bir sömürgecilik dönemi başladı. Kolonyalizmde açık bir işgal ve yağma söz konusu olduğu için kendini meşru kılması çok zordu. Ve bu durum sömürgeleştirilen toplumların başkaldırısına sebep olma riski taşıyordu. Ayrıca kolonyalizmin talan ve yağma üzerine kurulu iptidaî yapısı sömürü verimini de azaltmakta olduğu görülmüştü. Bunun yerine sömürülen coğrafyalarda daha etkili hâkimiyet kurmak, buraların ekonomisini, topraklarını biçimlendirmek, insan ve maddi kaynakların etkin sömürüsünü sistemleştirmek kuşkusuz sömürgeci devletlerin bir yandan risklerini azaltırken diğer yandan sömürü getirilerini de arttırmaktaydı. İşte emperyalizm kapitalizmin sanayi devrimi sonrası batıda gelişmesi ile beraber geliştirilen küresel sömürü düzeninin bu yeni versiyonuna karşılık geliyordu.

Bu bağlamda sistematik sömürgecilik olarak tanımlanabilecek emperyalizm, 1885 Berlin konferansı ile özellikle Afrika ve Güney Amerika kıtasının sömürgeci paylaşımı üzerine ortak bir anlaşmaya varmaları ile kendi iç çıkar çatışmalarını da kısmen bertaraf ettiler. Bu sistematik sömürü stratejisinde sekülerleşme ile ironi olarak sömürge coğrafyalarına Hıristiyanlığın misyonerlik çalışmaları ile yaygınlaştırılması etkin bir araç kullanıldığının altını çizmek gerekir. Franz Fanon’un ifadesi ile onlar geldiğinde bizde altın, elmas ve zengin kaynaklarımız vardı. Onların ellerinde ise İncil. Gittiklerinde ise bizim elimizde İncil onlarda ise altın, elmas ve bizim zengin kaynaklarımız.

Kolonyalizm sonrası sömürgeciliği ifade eden emperyalizm, kaba yağma ve açık işgalin görünürlüğünün kaybolduğu ve daha kompleks ekonomik, politik ve kültürel ilişkilerin devreye girmeye başladığı sermaye ve finans araçlarının kapitalizm ile etkin manipülasyonlara dönüştürüldüğü küresel sömürgeciliğin ikinci fazı olarak tanımlanabilir.

Emperyal paylaşımın açgözlülüğünün yarattığı rekabet ve derinleştirdiği çatışma beraberinde 1. ve 2. Dünya savaşlarını getirdi. 1945 sonrası dünya artık emperyalizmin yeni forumlar kazandığı yeni bir dünyaydı. Batı paradigmasının iki farklı yüzü olan kapitalizm ve sosyalizmin ideolojik ikliminde iki kutuplu dünya düzeni ile birlikte yeni bir emperyalist bölüşüm tüm yeryüzünü egemenliği altına altı. Sömürgeleştirilen coğrafyaların hızla sözüm ona bağımsızlıklarını kazanarak devletleşmesi ve batı uygarlığından mülhem ulus-devletler halinde bağımsızlıklarını kazanması emperyal sömürüyü bir yandan daha görünmez kılarken diğer yandan batı merkezli yönlendirmelere açık yeni meşru zeminlerini üretiyordu. Artık çift kutuplu dünya Birleşmiş Milletler üzerinden 5 güçlü ülkenin veto hakkı bulunduğu diğer ülkelerin ise daha sofistike sömürü alanlarına dönüştürülmesini meşru hale getirildiği emperyalizmin yeni politik aracı haline dönüştü. Bu durumu küresel sömürü düzeninin 3. Faza geçiş öncesi emperyalizmin en olgun ve ileri formu olarak tanımlanabilir.

1985’te Gorbaçov Rusya’sında başlayan Glasnost (açıklık) ve perestroyka(Yeniden yapılandırma) hareketleri istenilen hedeflerine ulaşamayınca doğu bloğunun çözülmesini, dağılmasını beraberinde getirdi. Yeni tek kutuplu dünyanın kıvılcımını tetikleyen olaylar Berlin duvarının yıkılması ve Almanya’nın birleşmesi tersinden Yugoslavya ve Çekoslovakya gibi ülkelerin bölünerek etnik temelli yeni ülkelerin oluşması gibi sarsıcı dünya tarihinde iz bırakan köklü değişimlere neden oldu.  Küresel sömürgecilik kapitalizm üzerinden tek kutuplu yeni dünya düzeninde egemenliğini ABD’nin patronluğu üzerinden ilan etti. Bu süreçte oluşan derin boşluk hala doldurulabilmiş ve kendi küresel dengelerini oluşturabilmiş değil.

Eş zamanlı bir şekilde özellikle bilişim, internet ve yazılım alanlarında meydana gelen baş döndürücü gelişmelerin tüm toplumlar üzerinde meydana getirdiği sosyal, kültürel değişimler globalizm (küreselleşme) denilen yeni bir olguyla tanışmamızı beraberinde getirdi. Bu yeni alanlar dünyada yeni ekonomik güç aktörlerinin ortaya çıkmasını hızlandırdı. Appel, Microsoft ile sembolize edilebilecek yeni küresel aktörlerin sermayeleri ve ellerinde tuttukları ekonomik güç birçok ülkenin toplam gelirlerini bile katlayacak rakamlara kısa sürede ulaştı. Çok uluslu şirketlerin ekonomik ve politik gücü bugün artık tüm dünyada belirleyici olmaya doğru gittiğini gösteren olayları sıkılıkla yaşıyoruz. Birçok küresel komplonun arkasında çok uluslu şirketlerin adı geçiyor. Wikileaks belgeleri ile ilk kez farkına vardığımız bu yeni gücün etkilerini ülkelerin politik dengelerine, ekonomik ve finansal manipülasyonlarına kadar her alanda her geçen gün etki gücünü arttırdığını gözlemliyoruz.

Son yaşanan covit-19 salgının bile yeni dünya düzeninin geleceğine yönelik çalışmalar yürüten çeşitli küresel şirketlerin vakıfları üzerinden bir küresel deney olduğu komploları gelecek küresel sömürü düzenini 3. Faza doğru evirileceğinin işaretlerini veriyor.  Emperyalizm sonrası 3. Faz küresel sömürü düzeninin yeni aktörlerinin devletleri de araçsallaştırma ve sonrasında çözme gücüne ulaşabilme potansiyeli bulunan çok uluslu şirketler üzerinden şekilleneceğini öngörmek mümkün.

Devlet vatandaşı olma yerine şirket personeli olma ve kimliği ile tanımlanma, sağlıktan eğitime, iletişimden ulaşıma, güvenlikten adalette, hak ve özgürlüklere kadar yaşamın her alanındaki standartları şirk ideolojilerinin tek tipleştirici yeni dünya insanını dizayn etme çabasının yeni ve en acımasız versiyonu olan, ultra kapitalizmin çıkar-rekabet- güç merkezli şekillenişlerini temsil eden çok uluslu şirketlerin egemenliği  küresel sömürü düzeninin yeni kodları olarak okunabilir. İnsan türünün standart dışı kalmış insan türüne tahakkümünün en acımasız senaryolarının konuşulduğu tüyler ürperten uygulamaları, demografik kontolden, genetik seçkinciliğe, endokrinal terbiyeden her alanın kontrol ve izleniminin yapıldığı steril toplum-kent-mekan dizaynlarına kadar uzanan yeni  sömürü sisteminin yeni yaşamsal kodlarını gündeme getirmektedir. Ontolojik kopuşun son evresi olarak tanımlanabilecek bu yeni süreci yine insanın özgürlük ve adalet mücadelesi kurtarma potansiyeline sahip olduğunun altını çizmek gerekir. Bunu gürleştirebilecek epistemolojik ve ontolojik iklim vahiy merkezli değerlerde ve akıl-vahiy birlikteliğinin üretkenliğinde ortaya çıkabilir.    

 



YAZARLAR