Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Selvigül ŞAHİN


'Şimdi Akif, gün gün ölen biri değil, saat saat doğan biridir'

Yazarımız Selvigül Şahin'in "yeni" yazısı...


" Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Mehmet Akif Ersoy bu satırları yazarken, bir dünya kayıyordu ayaklarının altından, yeni bir dünyanın temelleri atılıyordu, ümmetin kaderi yeniden örülüyordu adeta.

Duyarlı bir mütefekkir şuuruyla, şairlik misyonunu yüklenmiş olan Akif, bir konuşmasında;  “Kendimi milletimin huzurunda gördüğüm günden beri, sanattan ziyade cemiyeti düşünmek istedim " diyecek ve 1900' lerde bir gözyaşı edebiyatından başka anlam ifade etmeyen, Türk şiirinin, tüm yaşananlardan sonra manasız olduğunu anlatmaya çalışacaktır.

Toplumda ters giden akışa karşı, tepkisel bir duruş sergileyecek, sorumlu bir aydın duyarlılığıyla, sanatını tehlikeli mecralara sürüklese de, kimi zaman vaaz, kimi zaman hikâyeler ve nükteler ama daha çok dua formunda, şiirler ondan geriye güçlü bir miras olarak sonraki nesillere kalacaktır.

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...

Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.”

İlhâmını Kur'an'dan alan, ilâhi öğretiyi bir muska gibi yüreğinde taşıyan şair, içinde yaşadığı cemiyetin son dönemdeki manevi felaketine şahitlik edecek ve şiirleri o dönemin derin izlerini taşıyacaktır.

"Safahatimde eğer şiir arıyorsan arama" diyen şairin, Safahat Üçüncü Kitapta, 4 Cemâziyelevvel 1329 ( 10 Nisan 1913 ) tarihli, "İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk eder misin Allahim! "( 7, 155)Ayeti Kerime'nin tercümesini okurken, anlıyoruz ki, ümmetin derinden gelen çığlığının son çırpınışlarının ifadesi şeklindedir onun nidası.

Mehmet Akif, Ulu çınarlar gibi, kökleri derinliklerde, tüm coğrafyayı kaplamış bir medeniyetin çöküşüne şahitlik ederken, şiirlerini adeta dua makamında, içli yalvarışlarla yazacaktır.

Yaşadığı gibi yazan Mehmet Akif, vatanın her köşesi kan ve gözyaşı deryasında iken, şair, düşünür ve eylem adamı olarak insanlığın hep önünde yer almıştır.

 Kalemini bir direnişçi gibi kullanmış ve adanmış bir ömrü kuşanıp, gelecek nesillere ibretlik vesikalar bırakmıştır.

Bu günün sanatçısına onun bıraktıkları bir rehber bir izlektir adeta. Şairin bu soylu ve güçlü duruşunu, Sezai Karakoç, “Mehmet Akif Kitabı”nda ; " Türk Edebiyatında, Akif kadar hayatı şiire ve şiiri hayata sokmuş bir şair yoktur" diye ifade edecektir.

 

Ankara'nın soğuk ve yalnız caddelerinden sıyrılıp, sığındığı Tacettin Dergâhında yüreğini beslerken, Sebilürreşad Dergisi onun çığlık gibi yükselen şiirlerini konuk edecek, edebi kimliğinin oluşmasına büyük katkılar sağlayacaktır.

Mümin bir sanatçı duyarlılığıyla, yazarken ve yaşarken, çileli bir hayata talip olduğunu ve bunun semeresini sonuna kadar ödediğini görüyoruz.

Gönüllü sürgün günleri olarak da değerlendireceğimiz Mısır'da kaldığı yıllar, O'nun için canı gibi sevdiği vatanından, eşinden dostundan, evlatlarından da ayrı kaldığı bir dönemdir ve zorlu bir dönemdir.

Yenigün Dergisine yaptığı mülakatta bunu daha iyi anlıyoruz.

“-Özledin mi bizi üstat?

-Özlemek mi oğlum... Özlemek mi?

Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu;

-Mısırdan üç gecede geldim... Bu üç gece, otuz asır kadar uzun sürdü... Orada on bir yıl kaldım... Fakat bir an oldu ki, on bir gün kalsaydım, çıldırırdım...

-Hasret...

Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:

-...Çok acı...(Yenigün: 1.7.1936)

Destanlar zaferlerden sora yazılır. İstiklal Marşı da büyük bir gönül coşkusuyla Kurtuluş Savaşından sonra yazılmıştır.

Aynı mülakatta Feridun Kandemir soruyor:

“-İstiklal Marşı'nı nasıl yazdınız?

Yavaşça yatağından doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:'Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!..'

-Bu ümitle ve imanla yazılır. O zamanı düşünün... İmanım olmasaydı yazabilir miydim? Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır... Şu var ki, İstiklal Marşı' nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır."

Yaşadığı dönemde, yeterince anlaşılamamış ve değer görmemiştir Mehmet Akif Ersoy. Ama Sezai Karakoç'un belirttiği gibi, bizler de gönülden inanıyoruz ki; " Şimdi Akif, gün gün ölen biri değil, saat saat doğan biridir."

Sanat ve fikir dünyamızın yıldızları arasında yer alan büyük vatan şairi için ne yazsak az kalır. Akif yıllar geçtikçe daha çok sahiplenilecek, daha çok anlaşılacak ve eserleri kuşak kuşak okunacaktır. Kutlu Anadolu topraklarının semalarına bir münacat gibi yükselen şiirleri, onun yüreğinden akıp gelen samimi içli yakarışlarla yazılmış destanları büyük bir miras olarak nesilden nesile aktarılacaktır… Vatan şairimize, büyüğümüze Allah’tan rahmet diliyoruz…

Kaynak: Milat Gazetesi



YAZARLAR