Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Şiir, İmge ve Bir Dost Kişi

Yazarımız Ümit Aktaş'ın "yeni" yazısı...


Hayat gizemlidir, nesneler de öyle. Ama bir ışık tutmak gerekir üzerlerine bu gizemi açmak için. Farklı bir ışık. Çoğu kez bizde olmayan, ama kimileyin aniden bize bahşedilen, kullanımımıza sunulan bir ışık; bir bakış ya da bir sözcük. Birden ortaya çıkan ve bir kanat gibi bizi tüm yaşanmışlığın üzerinde dolaştıran. Ansızın duyulan bir çığlık, kesilen nefesimiz, yüreğimizde bir acı, soluk bir renk, bir pırıltı; farklı bir bakış. Bir gariplik; bize “buralarda ne yapmaktasın, kimsin sen?” sorusunu sorduran. Sahi, “kimiz”? Kimdir bu bize bizden daha yakın olan? İçimizde terennüm eden bu ses kimin sesi? Bizi ansızın durduran, sanki tüm zaman ve akıp giden her şey durmuş gibi. Bir çığlık gibi yükselen göğe, hiç kimsenin duymadığı acı bir çığlık; sadece kendisini bize duyuran, seçili kılan bizi ve benzerlerimizden ayıran. Sen ey, sen! Ey budala! Ey şaşkın kişi! Durup da bir kez olsun düşünmeyen, yaşayan sadece, bu bir yaşamaksa şayet, bir taş gibi hayata gömülerek yaşayan. Ama bir yel gibi de, ağırlığı olmayan, uçup giden tepeler arasında, oraya buraya savrulan. İçinde bir şey birikmeyen, giderek yoksullaşan yaşamdan yana. Yine de bir kez olsun bu yoksulluğun farkına varmayan, bunun acısını duymayan. Ne kendini ne de bir başkasını siygaya çeken ve işte öylesine, birkaç saatlik ömrü olan bir kelebek gibi, hercai bir biçimde kanatlarını çırpan nesneler arasında. Yabancı ve ürkütücü nesnelerin üstünde uçan aylak, şaşkın, uçarı, hercai bir kelebek. Kanatlarında bin bir renk taşıyan ve bir kez olsun bunu görmeyen ve bilmeyen. Gösteren sadece ama gösterdiğini de bilmeyen; üstelik belki de görenlerin de umursamadığı ya da görmediği hiç kimsenin. Peki, o kelebek niçin yaşamıştır, ne yapmıştır bu dünyada? Kanatları bir kül gibi dağılmıştır havada ve tozları rüzgârlarla savrulmuştur. Hiç kimse bilmemiştir o kelebeğin varlığını; zaten farklı da değildir benzerlerinden ve onların arasında silik bir hayal gibi geçip gitmiştir. İşte onu gören, buna tanıklık eden biri var aramızda. Görüldüğü için ne değişmişse! Hem kelebek için hem de gören… Belki de çok şey değişmiştir, kim bilir! En azından sıyrılıp çıkmışsınızdır o gömüldüğünüz andan. Farkına varmışsınızdır var olduğunuzun. Dahası güzelliği içinizi titretmiştir o renklerin; neden titretmişse? Bunun üzerinde düşünmemiş olsanız da, ansızın içinizi bir haşyet duygusu kaplamıştır sırf o titreyişten ötürü.

Ve işte o anda, birden patlar sözcükler ve bir şiire dönüşür hayat. Ki bir şiirdi her şey zaten ama farkında değildik; dalıp gitmiştik bir gaflete. Bir esinti geçer içimizden ansızın ve bize uzak bir vakti anımsatır. Kaybedilmiş bir ânı, belki de hiç olmayan. Yaşanılmak istenmiş belki ya da (ç)alınmış bir başkasının bakışlarından. Hem kimdir başkası, kimdir ki onda bize ait bir şeyler olmasın? Biliriz çünkü onun içinden geçenleri de. Bilir miyiz gerçekten? Oralarda neler yanıp söndüğünü; tadın ve rengin farkını. Yine de sanki bir rüzgârmışız gibi geçeriz üzerinden ya da bir hayal gibi düşlerinden; bir gece, uyurken o ve bir düş görürken. Aslında farkında değildir hiçbir şeyin. Uyumaktadır sadece. Belki de uyumakta bile değildir. Uykusu kaçmıştır ve dolaşmaktadır evin içinde, sakince, bir şeylere dokunmaktan ve onları ürkütmekten çekinircesine, yumuşak adımlarla. Sanki bir şey arar gibi bakınmaktadır evin köşelerine. Aslında aradığı hiçbir şey yoktur. Ve bilmektedir hiçbir şeyin olmadığını arayabileceği. Aramanın sadece aramaktan, bakınmaktan ibaret olduğunu ve asıl aranmakta olanın kendiliği olduğunu. Ama bilmemektedir içinden geçenleri ve onu bu saatte, gecenin bu vakinde ortalığa düşürenin ne olduğunu. Bir ses mi duydum ne, biri kapıyı mı çaldı? Hayır, hiçbirisi değildir bunların. Sadece yumuşak adımlarıdır zamanın geçen içimizden ve bir hırsız gibi çalan en değerli şeyimizi; hayallerimizi. Bize ait ne vardır ki zaten bu hayatın içinde, imgelerden ve sözcüklerden başka. Onu da savururuz sağa sola, israf ederiz. Bir ederi yoktur çünkü gösterdikleri nesneler gibi. İşte bize has bir kolaylıkla, rastgele geçiririz sözcükleri dilimizin altından. Bir hayvan ya da bir nesne yapamaz bunu. Ağırdır bakışları ve duruşları bu yüzden, hatta donuktur. İşaret bile edemezler bulundukları yerden, bir bakışla ya da bir kelimeyle işmar edemezler ötelere doğru. Bizimse başımıza bir beladır bu. Gecenin bir yarısında, dertler açar, olmayacak şeyleri anımsatır bizlere. Sanki hayatımızla ilgili bir şeymiş gibi, dünyanın bilinmeyen bir yerindeki şaşırtıcı nesneleri getirir bakışlarımızın altına. Ya da bir ezgiyi düşürerek dilimize, yüreğimizde rahneler açan. Bir şiir gibi sızar dilimize, aslında bir imge deposu olan. Duyan da onu sanır ki bir nice şeydir yaşanmış ve öykülenmiş olan. Oysa her şey altındadır dilin, nicedir saklı tutulan, birden patlayan ve bizi bile şaşkın bırakan bu efsun karşısında. Hayır! Cinler yoktur etrafımızda. Tüm büyü işte bu imgelerdedir ve bir imge sağanağına yol açan o çarpıcı anda. O an, işte o bir an. Aslında ânın kendisi değil. O andan geçen ya da o ânın kendisinden geçtiği bir ışıkta, bir kamaşmada, bir ışımada, bir seslenişte, bir dokunuşta; yanmasında yüreğin, sanki ilk kez yanarmış gibi ya da yaşarmış gibi o yangını.

Ansızın sıçratan nedir bizi ve çarpan bakışlarımıza hiç görmemişiz gibi daha önce? Oysa bakışlarımızın altındadır nicedir, kadri bilinmemiş bir dost gibi, bir anda hatırlanan ve eksikliği duyulan. Bu sözcük burada ne aramakta deriz, sanki eski bir dosttan söz eder gibi. Eski bir dosttur belki de, bir dost kişi, hani gecenin bir vaktinde, sokağımızdan geçen, bir tereddüt duyarak çalmaktan yana kapımızı, dostluğa dair o rikkatiyle; belki de bir yabancıdır kendisini aşina kılmak isteyen. Ama bir gece vakti, olmayacak bir vakitte kim çalar ki kapıları, bir “deli”den başka? Belki de gizem tam da orada, deliliktedir yani. Hızını alamayan, sözünü sakınmayan… Sakınımlıdır bakışları yine de ve ama gizleyemez da bunu, akıllılara özgü o hesapçılıkla:

 

“Bir dost kişi gecede

Uzakta tek bir ışık görünene değin

Yağmurla bir yollara düşüyor, yağmurla bir dönüyor

 

Bu sokak sokakların en yaslısı

Hızla geçiyor, utancı bekçiden yana

Gözleri gözlerine değsin istemiyor

 

Durup dinliyor bir ayak sesi

Bir mutlu yüz sokaklardan

Çıkageliyor çığlık çığlığa bir yalnızlık…[1]

 

İşte o, bakışlarını bir yerden anımsadığımız biri, sokaktan geçen, bize yakınlaşan ve orada duran, kanatlandırarak bir ânı, dünyayı ışıtarak. Bir kez daha karşılaşmak istemeyiz bu bakışlarla, netamelidir çünkü ve alıp götürmektedir o ânı da kendisiyle birlikte. Yabanıl biri gibi şaşkın ama bir yandan da gizlice bir şeyler fısıldayan o gelip geçici bakışta, kentlilere özgü. Belki de işin sırrı büyüdedir; büyü çünkü, sadece imgelerle yapılan bir şeydir ve imgelere bağlı. Ama bazen genişleyip kendi sınırlarını da aşar ve nesnelere de yayılabilir. Büyülü bakışlardan söz ederken gerçekten büyülü olan bakışlar mıdır yoksa imgeler mi yaymaktadır bunu bakışlara bilinmez. Belki de aldanmaya teşne olan bizim kalbimizdir, olsa olsa. İşte tam da o anda bir imge alışverişi olur bakışlar arasında. Maliyeti sıfırdır bunun aslında ama çok da değerlidir. Ve üstelik saklanmaya da oldukça elverişlidir ve sık sık da kullanabiliriz onu kendisinden hiçbir şey eksilmeden. Ama bir derttir de çoğuncası, bizi zaman zaman delirten, uykumuzdan sıçratan ya da günün ortasında ortalığı karartan. Tersi de olur bunun; gecemiz aydınlanır veya gün ortasında ansızın bir türkü tuttururuz, delirmişçesine. Sonra kendimizi o hâl içerisinde buluruz ve nedir bu çocukluk diye sorar dururuz kendi kendimize. Hem neden illa da çocuklar olsun bunu yapan ya da bir çocuk yaptığında bağışlatan ve de tebessüm ettiren büyükleri. Bu büyüklük de nereden çıktı şimdi; bir insan nasıl büyür ve ne zaman bir büyük haline gelir ki? Tam da işte bunu, yani belki de hayatının en akıllıca şeyini yaptığı zaman, tüm bunların aslında çocukça şeyler olduğunun farkına vararak utandığı ve yüzünün kızardığı o an mı? O kıymeti bilinmemiş ve çalınmış an mı başkasının bakışlarından? Bu başkası kendimiz de olabiliriz elbette ve onu yakalamak için illa da bir aynaya bakmamız zorunlu değildir. Sadece sıyrılmak gerekir zamanın olağanlığından ve birden çarpık bir bakışla bakabilmek dünyaya; belki de hayatımızın en doğru bakışıyla. Çünkü bazen doğru görebilmek için “yamuk bakmak” gerekebilir. Ya da ancak o zamandır ki, şimdiye değin kendisini ısrarla bizden gizleyen, kaçıran o imge(ler yığını) düşer ağımıza. Ağ dedikse, o da bir imge işte, imgeleri yakalayan o yamuk bakış ya da bir çocuğa özgü o çıplak bakış. Belki de çıplaklık bakışın kendisinde değil de imgededir, kim bilir!..

[1] Robert Frost’tan. Büyük Şairler ve Şiirleri, Varlık Y.

 

Kaynak:  Farklı Bakış



YAZARLAR