Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Celal TAHİR


Şifahaneden Hastaneye – 2

Yazarımız Celal Tahir'in, Özgün İrade Dergisi 2020 Ekim(198.) Sayısında yayınlanan yazısı...


DEPRESYON ÇAĞI VE PROZAC TOPLUMU

Eski insan, modern dünyanın/insanın hastalık olarak gördüğü durumları, genellikle sıkılma, iş sıkılması, hayatın sıkıntısı olarak adlandırırdı. Yakın zamanlara kadar bu durumlar, biraz tahammül biraz meşgale biraz tebdili mekân biraz dost meclislerine katılmak, biraz da kâmil insanların sohbetlerinde bulunmakla geçtiği/geçeceği düşünülen ve hakikaten geçen sıkıntılardır.

Modern dünyada ise bu durumlar/hususlar depresyon olarak adlandırılmaktadır ve tedavi sanki zorunlu görülmektedir. Hastalık olarak değil de, birçoğu insanın dünya hayatının olağan hallerinden olduğu halde bu böyledir. Bu sebepten de’ modern toplum prozak toplumudur’ denmektedir. Anti-depresanların tuzak olduğu ise son zamanlarda dile getirilen bir husustur. Çünkü anti-depresanlar kişiye bir enerji ve kendine güven vermektedir. Bazı durumlarda bu durum, kişilerin normalin üzerinde bir enerji seviyesine yükselmeleri neticesi gözlemlenebilmektedir. Ancak bu, sadece enerjik olma durumu da değildir. Bu durundaki kişi, uygun sosyal koşullara dâhil olma durumunda, normalde kolay kolay yapmayacağı işleri hareketleri yapabilmektedir. Bu sıradışı davranışlar gösterme durumu yaygınlaştığında ise toplumda dengesizlikler artmaktadır. Ve böylece psikotik hastalıklar potansiyel olma durumundan çıkarak kişide baskın hale gelebilmekte, hastalık olma durumuna geçebilmektedir. Özellikle bi-polar bozukluk denilen manik-depresif hastalıklar, anti- depresanlarla tetiklenmektedir. Bu durumda da özellikle Birleşik Amerika’da psikotik hastalıkların özellikle bi-polar, manik depresif bozuklukların arttığı gözlemlenmiş bir olgudur.

Bu husus oldukça düşündürücüdür. Çünkü modern toplum belirli bir akıl formu tanımlayarak akıl formu dışında kalanları da anormal tanımlayarak garip bir toplum yapısı ortaya çıkarmıştır. Bu durumda olanlar sıradışı hatta deli kategorisine sokulmuştur. Hakikaten de sanki bunu doğrularmışçasına toplumda deliliğin hem de olumsuz manada dengesizliklerin arttığı gözlemlenebilmektedir. Ve bu anti depresan kullanımının yaygınlaştırılmasıyla da sanki bu tetikleniyor-arzu ediliyor gibidir.

Kanser ve Modernite

Kanser hastalığının bu çağda yaygınlaşmasının belki de en önemli sebebi, bizatihi modernitenin doğasıdır. Çünkü modernite norm dışı bir anomali uygarlığıdır. Modern toplum insanının çılgınlık evresidir. İnsanlığın asli doğasından yani fıtratından sapmasıdır. Modernite insanı, eş zamanlı olarak toplumu, doğayı insan zihnini-zihniyetini fıtratının tabii akışının dışına çıkarır. Bu bozucu özelliğiyle modernite gıdaları, çevreyi, sosyal ilişkiyi bozarak insan biyolojisini ve psikolojisini bozmuş ciddi ölçüde tahrip etmiştir. Dolayısıyla kendisi de bu yanı ile bir nevi kanser gibidir. Bu yanı ile de modernite suni olanı ve suni alanı inşa eden bir uygarlıktır. Böyle olduğu için de bu suni alan ve bunun ürünleri bilumum ürünleri ve neticeleri de kanser hastalığı arasında bir nevi bir irtibat-korelasyon mevcuttur. Dolayısıyla modernitenin bu yanı ile kanser hastalığının gelişmesi, tetiklenmesi arasındaki irtibat, oluşsal-varoluşsal bir irtibattır. Burada bir mesele de bu suni hayatın mahiyetinin ve tanımının ne olduğu meselesidir. Modernite bu yönüyle normal dışı gelişme gösteren kanser hücreleri gibidir. Modern dünyanın yaşam tarzı ile kanserin bu şekilde ilişkisi vardır. Bunun neticesinde kanser vakaları artmaktadır.

Tıbbın ve Doktorların Hataları ve Doktor Hasta Gerilimi

Modern tıbbın ve modern tıp eğitiminin dili ise Latincedir. Latince kavram ve sözcüklerle ifade olunan hastalık ve ilaçlar doktorlara kendi aralarında anlaştıkları özel bir dille konuşuyormuş gibi bir durum oluşturmuştur. Bu şekliyle doktorlar sıradan insanın yani hastanın karşısında bir tür büyücü, aralarında milletin anlayamadığı bir dili konuşan bir başka âlemden varlıklar gibidirler.

Bu anlaşılmazlığa eklenen hakikaten anlaşılmaz ve anlaşılmayan bir durum daha vardır. O da doktorların reçete, rapor gibi belgeleri yazarken kullandıkları garip bir yazı yazma usul ve üslubudur. Bırakın diğer hastaların okuyabilmesini bazen diğer meslektaşları olan doktorların, hastane görevlilerinin, eczacıların bile okumakta zorlandığı bu doktor yazısı denilen yazının ortaya çıkışı, hakikaten ilginçtir. Böyle yazı yazmanın izah edilebilecek bir sebebi de ortada gözükmemektedir Ve bu yüzdende hem konuşmalar hem yazılar sebebiyle, insanların kendilerini anlaması oldukça zor olmaktadır. Gerçi dijital dünyaya geçişle beraber, bu durum ortadan kalmıştır. Ancak bir-iki sene öncesine kadar böyle bir durum mevcut idi. Ve sanki bu durum, Türkiye’de doktorların geleneğe yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı pozitivist modernizmi geliştirecek bir öncü müfrezelerden biri olma durumuyla irtibatlı gibidir.

Yine de insanlar hem dünyada hem de modernleşmeyle birlikte Cumhuriyet döneminde doktorlara karşı hiçbir meslek zümresine gösterilmeyen bir izzet-itibar göstermişlerdir, bu hürmet bir parça da eski hekime, tabibe gösterilen saygının devamıdır. Bütün cumhuriyet tarihi boyunca kadınların önemli bir bölümünü: “Beni ne doktorlar istedi…” diye başlayan cümleler kurması da bunun bir parçası olarak görülebilir. Bugün ise Türkiye’nin en itibarlı meslek zümresi olan doktorlar biraz da kendi hatalarından bu itibarlarını aşındırmışlardır. Ve ilaçlarla tedavi olan insanlar da bu ilaçların yan etkilerinden çok çekmişlerdir. Yaşanan doktor-hasta geriliminin bir sebebi de bu olarak görülmelidir.

Bu kadar zaman el üstünde tutulan doktorlar zümresinin yaptıkları hatalar bir tarafa, Türkiye toplumunu yanlış yönlendirmeleri çok kolay izah edilebilir, kabul edilebilir bir şey değildir. Uzun yıllar doktorların meslek hataları sorgulanamaz olmuştur. Daha da önemlisi senelerden beri, Dünya sağlık sistemini yönlendiren merkez birimlerin tebliğ ve yönlendirmesiyle yumurtanın, zeytinyağının, tereyağının, tuzun zararlı olduğunu Türkiye toplumuna empoze etmektedirler. Bu doktorların mutlaka izah etmeleri gereken bir hadisedir.

Modern tıp geleneksel tıp ekollerini, yerel örf adetlerin tedavi usulerini, bir tür akıl dışı alana hapsedip yok saymaktadır. Ayrıca pozitivist, modernist zihniyetle yetişen doktorların bu zihniyetleri itibariyle de Türk modernleşmesinin öncü müfrezelerinden biri olduğunu da söylemek gerekir.

Geleneksel Tıp ve Modern Tıbbın Meczedilmesi

Burada enteresan bir manipülasyona başvurarak bunlara alternatif tıp tamamlayıcı tıp gibi isimlendirme ile bu tıp ekolleri bilim-dışı alana hapsedilmektedir. Ve artık kesin olarak red edilmemektedir.

 Ancak bunlar alternatif tıp da değildir. Tüm dünyaya şamil bir küresel tıp anlayışı büyük ölçüde varsayımdan ibarettir bir takım insanlar bunu böyle kabul etti diye bu böyle olacak değildir.

 Geleneksel tedavi tıp ekol ve usulleri, 20 yy. boyunca modernitenin ve modern tıbbın terörüne maruz kalırlar. Osmanlı tıbbı, orta- Asya Türk tıbbı, Rus tıbbı, Amerika tıbbı, geleneksel Avrupa tıbbı, Afrika tıbbı, Avustralya yerli tıbbı gibi ekoller kısmen veya tamamen bilim dışı ve batıl itikat ve hatta safsata olarak tanımlanırlar. Modern tıbbın dışındaki geleneksel tedavi tıp ekol ve usullerinin, insanlığın kolektif zihniyetinde gayri meşru bir alana hapsedilmektedir. Modern tıbbın/ bilimin usulü deney ve gözlemdir. Çünkü modern bilimin genelinde olduğu gibi burada da üst prensip tanımamaktadır. Üst prensipleri tanımamak, ilahi vaz edilmiş prensipleri ve bilmemek ve/veya tanımamaktır. Bu ise varlık ve kâinatın maddi varlık alanıyla sınırlı kavrayışı ve kabulü ile irtibatlıdır. Bu sebepten de modern tıp bazı tedavi usullerinin üst prensipler sayesinde ve onlara istinaden var olduğunu, bilindiğini ve uygulandığını bir türlü anlayamamakta ve kabul edememektedir. Ve yine buna bağlı olarak deney ve gözlemle doğrudan anlaşılamayan ve açıklanamayan teşhis ve tedavi usulleri de vardır. Bu sebeplerden, geleneksel tıbbın usullerini kabule yanaşmamaktadır.

Ancak neticede asırlara dayanan Çin Sibirya-Rus orta- Asya Arap tıp ekolleri ortadan kalkmamıştır. Bilakis modern tıbbın yetersiz kaldığı çoğu durumda insanlar, bildikleri veya duydukları veya kısmi araştırmalarla ulaşmaya çalıştıkları alternatif tıp ekollerine ve usullerine ve bunları bildiklerini düşündükleri kişilere müracaat etmektedirler. Ancak ortada sürdürülen sahih ve sahici bir silsile oldukça azdır. Dolaysıyla bu gibi tedavi usullerini bildiklerini söyleyen kişilere doğrudan bir bilgi olmadıkça hangi sebeple itimat edileceği meçhuldür. Çünkü geleneksel tıp ekolleri meşru alanda sağlıklı bir şekilde varlıklarını sürdürememektedirler. Bu sebepten ehil kişilerden çok, ehliyetsiz kişilerin elindedirler. Hatta bazı şarlatanların bu tür tıp bilgilerini şahsi menfaatleri için kullandığı görülmektedir. Çok kişi bunların olumsuz uygulamalarına maruz kalmaktadır. Bu tip örneklerle de modern tıp, eğitim ve medyayı da kullanarak kendisini yeniden meşrulaştırma gayretindedir. Oysa bundan sonra modern tıp ekolünün kendisini yegâne tıp anlayışı ve uygulaması olarak dayatamayacağı bilinmelidir.

İşte bu sebepten de kadim tıp usulleri de tıp paradigmasına dâhil edilmelidir. Bu tedavi usullerine dâhil edilme şeklinde olmalıdır. Bununla beraber tıp fakülteleri müfredatına dâhil edilmelidirler. Bu şart gibi gözükmektedir. Çünkü alternatif tıp uygulaması yapıyorum diye, birçok şarlatan ortalıkta arzı endam etmektedir. Bunlarında önünün bu usulle alınması mümkündür.

Şifahanenin Yerine Hastahane

Sağlık birimlerinin isminin hastahane yerine şifahane ve/veya sağlık ocağı olması gerekir. Bu sadece basit bir isim değişikliğinden ibaret değildir. Mahiyet, işlev ve zihin değişikliğidir. Zaten insanlar hastahaneye gidiyorum demek ve böyle düşünmek yerine şifahaneye gidiyorum dediklerinde -bugünün moda deyişi ve düşüncesiyle- bir nevi psikolojik telkin ve rehabilitasyon gerçekleşecektir. Esasen böyle bir isim değişikliğinin önünde herhangi bir engel de yoktur. Bununla birlikte bugüne kadar bu değişikliğin gerçekleşmemiş ve hatta düşünülmemiş olması bize mahsus garipliklerden biri olmalıdır.

Hastahane isminin yerine şifahane adlandırmasının geçmesi tek başına elbette yeterli değildir. Böyle bir isim değişikliğiyle birlikte, kurumun işlev ve mahiyetinde de bir değişiklik olmalıdır. Bu, geleneksel tıp uygulamalarının, özellikle Osmanlı Anadolu tıp uygulamalarının tıp fakültelerinde müfredata alınması gereklidir. Bu durumda yetişen doktorlar geleneksel tıp uygulamalarından haberdar olmakla kalmayıp geleneksel tıbbın ehli olacaklardır. İnsanların bu konulardaki taleplerini bir takım şarlatanlar, dolandırıcılar değil bizatihi şifahaneler ve hekimler karşılayacaktır. Bu durumda doktor eski tip hekime dönüşmüş olacaktır, o zaman hastahane şifahaneye dönüşmüş en azından dönüşme rotasına girmiş demektir.

Sağlık birimlerinin isminin hastahane yerine şifahane ve/veya sağlık ocağı olması gerekir. Bu sadece basit bir isim değişikliğinden ibaret değildir. Mahiyet, işlev ve zihin değişikliğidir. Esasen böyle bir isim değişikliğinin önünde herhangi bir engel de yoktur. Bununla birlikte bugüne kadar bu değişikliğin gerçekleşmemiş ve hatta düşünülmemiş olması bize mahsus garipliklerden biri olmalıdır.



YAZARLAR