Seyit Ahmet UZUN


AKVARYUM     

Seyit Ahmet Uzun; Kuş cıvıltılarıyla güne başladı. Dükkanı açtığında dışarının aydınlığıyla uykularından uyanan kuş cıvıltıları içeriyi doldurduğunda Mustafa’nın yüzü gülüyordu.


Kuş cıvıltılarıyla güne başladı. Dükkanı açtığında dışarının aydınlığıyla uykularından uyanan kuş cıvıltıları içeriyi doldurduğunda Mustafa’nın yüzü gülüyordu. Akvaryumdaki balıklarda kendi dünyalarında mutluydu.

Kafeslere, akvaryumlara yemlerini veren Mustafa, onlarla konuşarak mutluluklarını arttırıyordu. İlgilenildiğini bilmek bütün canlılara güven duygusuyla birlikte huzur veriyordu.

“Hey Patos daha uyanmadın mı? Ya sen Kırmızı çiçek daha ayılmamışsın galiba? Sonra kafeslere yöneldi. Muhabbet kuşları, bülbüller, papağan derken birden bire dükkan gürültülü bir hal aldı.

Gün başlamıştı. Çayını demledikten sonra getirdiği simidiyle birlikte çayını yudumlamaya başladı.

“Bana da bana da1”

Mustafa başını kaldırdı. “Hoş Sohbet” kendisine isteyen gözlerle bakıyordu.

“Seni unuttuğumu düşündün değil mi Hoş Sohbet? Unutmadım. İşte senin kısmetin” dedikten sonra simidinden böldüğü bir parçayı ona uzattı. Hoş Sohbet gagasına aldığı simidi boğazından yuvarladıktan sonra; “Teşekkür, teşekkür!” diyerek Mustafa’yı sevindiriyordu.

“Ne mübarek hayvan be! Ufak bir iyiliğe karşı bile teşekkür ediyor. Kıymet bilmeyen nankörler utansın!” dedikten sonra kahvaltısına devam etti.

Biraz sonra dükkanın içi kalabalık olmaya başlamıştı. Hayvan severler kuşlara, balıklara bakmak için geliyorlardı. En çok muhabbet kuşları ilgi görüyordu. Belki de insanların kendileriyle yapamadıkları sohbeti kuşların cıvıltılarıyla gidermek istemelerinden kaynaklanıyordu bu istek.

O kalabalığın arasında küçük bir çocuk dikkatini çekmişti. On iki on üç yaşlarındaydı. Elbiseleri yıpranmıştı. Mahcup bir yüzle kendisine bakıyordu.

Yoğunluğundan dolayı istediği gibi ilgilenemiyordu çocukla. O da ses vermiyordu. Sanki bir şeylerden korkuyor gibiydi. Kalabalık dağılınca Mustafa’nın gözü çocuğu aradı. Tezgahın yanına çömelmişti. Elinde ise koli bandıyla sarılmış küçük kırık bir akvaryum vardı.

“Buyur küçüğüm ne istiyorsun?”

Gözlerinin içi ışıl ışıldı. Gülümsüyordu.

“Şey amca şu Japon balıklarının tanesi ne kadar?”

Mustafa çocuğun elindeki akvaryuma baktı. Başını salladı. Üzgün bir yüzle;

“Küçüğüm bu akvaryum su sızdırır. Balıklar bunda yaşayamaz ki!”

“Yaşamaz mı?”

“Evet balıkların ölür küçüğüm. Babana söyle de sana yeni bir akvaryum alsın olur mu?”

Söz çocuğun duygu dünyasında fırtınalar estirmişti. Gözlerinden yağmur taneleri iniyordu. Başını eğdi. Sözler boğazında düğümleniyordu.

“Babam yok ki! Babamın öleli çok oldu!”

Ses duyulmayacak kadar cılızdı. Mustafa bu cılız sesin karşısında yüreğinden bir şeylerin koptuğunu sandı. Ne cevap vereceğini düşünüyordu.

O sırada tekrar kalabalık bir müşteri grubu geldi. Mustafa onlarla ilgilenmeye başladı. Ama aklı çocuktaydı. Nemli gözleri geliyordu gözlerinin önüne. Müşterilerle hızlı bir şekilde ilgilenip onları yolcu ettikten sonra gözleri tekrar çocuğu aradı.

Yoktu. Ne tezgahın yanında ne kapının önünde ne de dükkanın çevresinde yoktu. Üzgün bir şekilde içeriye girdi.

“Üzüldüm, üzüldüm!”

Hoş Sohbet adlı papağan onun yerine duygularını dile getiriyordu. Mustafa, onun karşısına geçti.

“Keşke ona oturmasını söyleseydim. Onun için ne güzellikler düşünmüştüm oysa Hoş Sohbet!”

Mustafa, Hoş Sohbet’in uyarısı üzerine arkasını döndü. O çocuk gelmişti. Hemen onu yanına çağırdı. Çocuk;

“Abi yeni akvaryumlar ne kadar?”

Mustafa’nın içi içine sığmıyordu. Bu güzelliği kendisine bağışlayan Allah’a teşekkür ediyordu. Çocuğun soran gözlerinin arasında küçük, şirin güzel kırmızı bir akvaryumu masaya koydu.

Çocuk bu davranış üzerine mahcup bir şekilde;

“Abi şey, ben sadece fiyatını sordum. Almayacağım. Şimdilik param yok…”

Çocuk daha konuşmaya devam edecekti ki Mustafa kırmızı akvaryumun içine renkli çakıl taşları koymaya başlamıştı. Şimdi akvaryum çok daha güzel görünüyordu.

Çocuğun gözlerinde umut yıldızları göz kırpıyordu. Mustafa onu şaşırtmaya devam ediyordu. Ve son olarak çocuğun çok sevdiğini düşündüğü Japon balıklarından beş tanesini bir poşetin içine koydu.

Karşısında duran çocuğa baktı. Sevgiyle gülümsüyordu. Gülümseme bulaşıcı bir sevgiydi. Çocukta gülümsemeye başladı.

“Bunlar senin çocuğun, alabilirsin!”

Çocuk ne diyeceğini bilmiyordu. Sanki dili tutulmuştu.

“Abi… Ben alamam. Bunları alacak param yok demiştim. Sadece fiyatını sormuştum…”

Mustafa’nın yüzünde aydınlığın ışıkları yansıyordu. Dilinde ise bütün insanlığa sunulmuş iyilik sözleri dökülüyordu.

“Küçüğüm bunları ücreti verildi. Gönül rahatlığıyla alabilirsin.”

Çocukta şaşkınlık daha da artmıştı. Şaşkın şaşkın Mustafa’ya baktı.

“Kim verdi?”

“Bugün seni mutlu etme görevini bana bağışlayan verdi çocuğum. İyi günlerde kullan.”

Çocuk sevinçle akvaryumu aldı. Gözleri ışıldı ışıldı. İyiliğin insanlığa en büyük umut olduğunun göstergesi olarak sevinçle, mutlu bir şekilde akvaryumu ve balıklarını alarak oradan uzaklaştı.

İyilik ölmeye yüz tutmuş insanlığımızın can damarıydı ve Mustafa bunu yapmanın huzuruyla dükkanındaki hayvanlarla ilgilenmeye devam etti.

 

 



YAZARLAR