Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


ŞEYH BEDREDDİN'İN VARİDAT'INDA TÜRK SOLU İÇİN NE VARDI?

Sait Alioğlu'nun 'konuya dair' yazısı..


Radi Fiş, ana dili Rusçanın yanında, iyi derecede Türkçede bilen ve Moskova'da yaşayan Sovyet vatandaşı bir gazeteciydi.

Onu, bizim açımızdan önemli kılan ise, Sosyalist şair Nazım Hikmet'in, İnönü döneminde almış olduğu sürgün cezasını çekmek için gittiği Moskova'ya adım attığı ve vefat ettiği güne kadar, onu bir an yalnız bırakmaması; neredeyse hayatını ona vakfetmesi, hemen her gününü onunla geçirmesi; onun yurt dışı gezilerinde de, onu yalnız bırakmaması, o gezilere birlikte iştirak etmesi sonucunda, aralarında kopmaz bir bağ oluşmuştu.

Radi Fiş arkadaşının, yani Nazım Hikmet'in hayatını yazabilmek için, Türkiye'ye gelmiş, onun arkadaşları ile görüşmüş ve onlardan 'hatıra' tütünden aldığı bilgileri işleyerek Nazım Hikmet'in hayatını kaleme almıştı.

İşte bu ilgi sonucu olsa gerek, iyi derecede Türkçe bilen Radi Fiş'in, Türkçenin ona sunduğu imkanları kullanarak Osmanlı dönemine dair çeşitli konularını inceleme, araştırma durumunda olmuştu.

Radi Fiş, bu araştırmaları yaparken, Ortodoks bir Rus olarak değil elbet, bir Marksist ve sosyalist olarak olaya, olguya bakmıştı; bu sebeple de, modern çağ öncesi, antik ya da daha sonralıklı olarak klasik dönemlerde çeşitli toplumlarda var olan, ortaya çıkan birçok hadisede materyalist damar, iz ve yönelim arama düşünce ve çabası sonucu, birçok Batılı anlayışın temellendirilmesinde olduğu gibi, 'Sünnî' Osmanlı özelinden hareketle; Şeyh Bedreddin'in, o da kendi bağlamında oluşan havayı, sosyalizmin Anadolu, Türk, 'Türkiye' ve belki de 'İslam'da var olduğuna inanılan temeline tevafuk etmiş olurdu'

İşte, bu çerçeveden hareketle baktığımızda Rus gazeteci Radi Fiş'in, sosyalizmin Osmanlı/Türk ayağını temellendirmek için, 'kendi araştırmalarından' elde ettiği bilgileri içeren "Ben de Halimce  Bedreddin'em" (*) adlı eseri, Türk solunun sembol isimlerinden Nazım Hikmet için, konu bağlamında bir başucu kitabı olmuştu.

Nazım Hikmet'in, bu sayede konu ile ilgilenmesine 'yarayan' bu eser, oradan da, bugüne kadar Türk solu için, tarihin derinliklerinden (Osmanlının Sünni İslam karakterinin baskın olmaya başladığı bir dönemden buyana) süzülüp gelen 'hit' bir kaynak eser olmuştu.

Bu eser, sosyalizm'in 'yerli' taraftarları açısından kaynak bir eser olmakla birlikte Şeyh Bedreddin'in, kaleme aldığı birçok eserisin yanında, içerik olarak salt İslami ilimleri içeren bilgilerle birlikte, tasavvufî bilgilerin bulunduğu Varidat adlı eserden hareketle yazılmış ve Nazım Hikmet ile dönemin Türk solunun, bu topraklara kendi kökeninin varlığının 'sözde' tespitinde değerlendirilmişti.

Bizde, bugüne kadar, Şeyh Bedreddin ve eseri Varidat hakkında -yazıldığı dönem açısından değerlendirildiğinde- birçok  eserde olabileceği gibi yanlış 'dinî' bilgilerinde olduğu rivayetleri hakkında, spesifik bilgilere sahiptik.

Adı geçen eser, din temelli olduğundan dolayı, bunun, seküler paradigmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan bir ideolojinin 'Türk' versiyonuna kaynaklık teşkil ettirileceği, düz bir mantıkla değerlendirildiğinde, pek de mantıklı olmadığını düşünmemiz gerekirdi.

Bu konu epey zamandır işleniyordu, ama birkaç zamandır, o da, en başta iyi niyetle belirtelim; toplumsal haksızlıklara karşı solun İslamcı çevre ile birlikte "bilgi, duruş, davranış ve tutum" farklılığı olsa da, birlikte hareket etme düşüncesine dayanan; solun İslamî referanslardan bir şeyler devşirme çabası ile İslamcılarında, bu hak mücadelesinde, ortak iyi (maruf)(**) bağlamında karşılıklı bir erdemlilik içre bir araya gelme çabaları hariç tutulduğunda; Solun, hangi oranda olursa olsun, görünen tarihî bazı doneler açısından Sünni İslam'ın içerisinde bulunan bir âlimin, meşayıhın, İslam hukukçusunun, kendi bağlamında, yine 'İslam içre' çabası ve mücadelesini bayraklaştırması, kendi paradigması ve söylemi açısından pek mümkün görünmüyordu.

Şeyh Bedreddin'in hareketi heteredoks bir çerçevede vuku bulmuş olsaydı,  bu az çok anlaşılabilirdi. Ama onun vermiş olduğu mücadelesi ve mücadelesine refere edilebilecek salt Sünni bir çabayı Türk sosyalizminin, klasik dönemlerine hamletmek zor olsa gerekti...

Şeyh Bedreddin'i, 'Sünnî bir âlim olarak' ya kendi eseri olan Varidat'ta işlediği bazı  bilgiler, ya da genel anlamda, İslam dünyasında varlığını sürdüren birçok heretik akımda gözlemlenen İslam dışı ögelerin önplanda olması sonucu, devletlerin kendilerini dayandırmaları gereken şer'i/hukuki donelerin, meşruiyetin bu tür yanlış fikirlerden dolayı, sağlanamadığı gerçeği, devletlerin, özellikle de Osmanlının medrese kurumun alabildiğine güçlendirerek, din konusunu toplumsal planda iyice  işleyerek, Sünni forma dayanma çabaları; İslam dünyasına öteden beri arız olan ve istikrarsızlığı öngören heretik akımlarında hareket alanını daraltmış, onları da sınırları belirlenmiş bir özgürlük alanında kalmaya yönlendirmiş, onları kurumsallaşmaya yönelterek, onları dinî, ama sivil kalmalarını sağlamıştı. Denilebilir ki yapısı gereği, ister dinî anlayıştan, anlayışlardan kaynaklansın, ister seküler muhayyileden; inanca ve düşünceye ket vurulabilir miydi?

Salt olarak bakıldığında tabii ki de yanlış olurdu. Ama işin devlet, otorite ve meşruiyet kısmını, mes'eleyi anlama adına bir an istisna kılalım ve yolumuza toplumsal açıdan ilerleyelim; toplumsal ortamı gerecek, toplum oluşturan unsurları -başta din olmak üzere- hedef tahtasına oturtacak, yine toplumsal anlamda fitne oluşturacak, oluşturma potansiyeli öteden beri var olan yapılara karşı -isterse bu yapılar Sünni bağlamda olsun- toplumun bir reaksiyonu olabileceği gibi, birçok alanla birlikte din alanında da, kendi vatandaşlarının var olan yıkıcı tehlikeye karşı devletin olaya müdahale etmesi de o oranda meşru ve makul olacaktı. Ha, devlet, bu işe müdahale ederken, illa da zor kullanma hakkına sahip miydi? Bu tartışılır. Birde, devletin, olaya, olguya müdahalesinde kendi meşruiyetini zedelemeden müdahil olması da gerekirdi. Bir tarafı tamamen pasifize edip, bir tarafı da alabildiğine taltif etmesi ve adalet unsurunu yok sayması, ona uygun hareket etmemesi yanlış bir iş ve eylem olarak değerlendirilmesi gerekirdi.

Dönemin Osmanlı ulemasından bazı kişilerin Şeyh Bedreddin hakkında vermiş oldukları ifadelerin, bir kısmında, o da Şeyh'in Sünni bir âlim olmasına rağmen, onun zihin dünyasında yer etmiş olan bazı heretik fikirlerinin yanında, amiyâne tabirle söylersek "kıçıklıklar, eşitler arasında vukubulur" fehvasınca, onların, şeyhin,ona layık görülen makamını kıskanmaları sonucu, yapılan yargılamalar neticesinde şeyh idam edilmiş oldu.

Anlaşıldığı kadarıyla Şeyh Bedredin'in idam edilmesi, onun Sünnî karakterinin yanında, birçok heretik unsura dasahip olması, onun, bazı kesimlerce sahiplenilmesini sağlamıştı. Ama birde salt Sünni inanca sahip olup, Sünni İslam'ın bekasını sağlamak için verdiği mücadelenin, kendisi de Sünni paradigmaya dayanan Mısır Memluklu devleti tarafında idam edilen Şeyh İmam İbn Teymiyye'ye reva görülenin yanlış olduğunu söyleyememeleri de bir çelişki olarak durmaktadır. Ya da İbn Teymiyye gibi birçok Sünni âlime reva görülenler de, nedense göz ardı edilmektedir. 

Acaba neden? Onlardan, özellikle de İmam İbn Teymiyye'nin düşüncelerinden sola yarayışlı olmadığı için olmasın?

Şeyh Bedreddin'in hayatı, dünden, bugüne işlenmiş olan kaynaklarda, o da bazı faklı teknik bilgi dışında hemen hemen aynı bilgiler mevcut. Kaldı ki, zamanımızda, o da seküler sol mantıkla kaleme alınan ve onun ilim ehli oluşunu sarf-ı nazar ederek, onun 'isyanından' kendi sol anlayışlarına fikir devşiren ve özellikle de, solun bu topraklarda, II. Meşrutiyet dönemine kadar varlığı -teknik olarak- hiç mi hiç mümkün olmayan sol, sosyalist düşüncenin, kendine tarihsel temel araması ve 'bulması' karşımıza farklı bir Şeyh Bedreddin portresi çıkarmaktadır.

Tamam, Şeyh, bazı araştırmalara göre kendisine ait olmadı hususunda bilgilerin de var olduğu gerçeğinden hareket ederek söylersek; Emevilere, Abbasilere ve Selçuklulara nazaran, gerek Osmanlıyı kuran zevatın ve gerekse de, onların yanında Osmanlı toplumunu oluşturan çekirdek toplumun (çoğu da Oğuzların Kayı boyu) sözde/teoride Sünnî olmalarının, görünmelerinin yanında; pratikte ise, büyük oranda heretik doneler taşımalarına bakıldığında, bu heretik olgunun, anlayışın Osmanlıyı aşiretten/beylikten devlete giden yoldan alıkoyma düşüncesi sonucu; devlet ve ulema işbirliğiyle, temeli sağlam Sünnî bir form'a ihtiyaç duyulmuştu. (1)

Bizce şeyhin, dine bakan yüzü açısından iki farklı yönü vardı; birisi Camiü'l--Fusuleyn (2) gibi bir esere imza atmış, ilim ehli, konu itibarıyla döneminde eğitim ve öğretimi verilmiş olan tüm ilim dallarına vakıf bir âlim; diğeri ise, salt heteredoksi cenahına mensup insanların yaptığı gibi olmasa da, zamanında birçok sıkıntıya yol açan nev-i şahsına münhasır tasavvuf anlayışının; Kur'an ve Sünnet bağlamında İslamileştirildiği söylenen bir anlayışa mensup( bir şeyh... (3)

Burada şeyhin şahsında, ikircikli bir durum söz konusuydu. Salt duygu ve onun zıddına temellendirilebilecek olan  vahiy-akıl (hikmet) birlikteliğinin farklılığı, şeyhi de, itikad (inanç) ve düşünce açısından farklı bir çizgiye oturtmuştu.

Ki, duygu önplana çıktığında, heterodoksi gibi yanlış formlardan eser taşınabileceği gibi, duyguya değil de, kendisine Kur'an'ın sunduğu vahiy ve onunla birlikte Allah(c) tarafından insanlara verildiği bilinen hikmet mucibince de vahiy-akıl ortaklığında sağlam düşünsel bir karaktere sahip olunurdu.

Gelelim Varidat'ın içeriğine...

Bilmeyenler için söyleyelim; varidat, Arapça vâride kelimesinin çoğulu olup tekli olarak 'gelir' çoğul olarak ise, 'gelirler' anlamında Türkçemizde kullanılmaktadır. Halk arasında herhangi bir kişiye yönelik olarak kullanılan 'variyetli' kelimesi de, aynı anlamı içerir.

Şeyh Bedreddin ise, bu ibareyi kendi düşüncelerinin  içeren eserine isim olarak uygun görüp vermiştir. Bu eser, "14. yüzyılın ikinci yarısı ile 15. yüzyılın ilk yarısında yaşayan, 1420 yılında Serez'de idam edilen Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin, Varidat adlı eserini devrin modasına uyarak Arapça kaleme almıştır. Şimdiye kadar eser üzerinde birçok çeviri ve inceleme çalışması gerçekleştirilmiştir. " (4)

Varidat'ın Prof. Dr. Mehmet Kanar ile birlikte daha önce, onunda belirttiği gibi, son dönem Osmanlı Şeyhulislam'larından olan Musa Kazım Efendi tarafından yapılan çevirinin -yer yer eksik kalmış olsa da, Bedreddin Simavi'nin, yani Şeyh Bedreddin'in görüşlerinin derli toplu olarak yansıttığı söylenmelidir.(5) Varidat adlı eser, Şeyhin, üzerinde en çok tartışma oluşan, büyük bir ihtimalle İznik'te göz hapsinde ya da Rumeli'ne kaçtıktan sonra, orada  vermiş olduğu çeşitli derslerden oluşan (içeriğindeki ifadelerden de anlaşılan o ki, bu eserin evveliyatı söze, kelama dayanmakta olup sonradan kitaplaştığı yönünde idi) sfelsefî ve tasavvufî konuların işlendiği bir eser olarak o günden bugüne dikkatleri çekmektedir. Birçok yazma nüshası bulunan Varidat, birçok kez Türkçeye de çevrilmiştir.

 

Varidat'tan birkaç örnek...

Örnek 1- "İnsanların Mevhum(**) Mabuda(***) İbadeti: "İnsanlar Cahiliye Devrinde özel puta ibadet ederdi;  şimdi de mevhum olan puta ibadet ediyor. Umarım Allah gerçeği gösterir de insanlar gerçek mabuda layığıyla ibadet eder." (6)

Örnek 2- "Allah Nedir?" "Allah mutlak varlıktan ibarettir. Bütün fiiller o varlıktan ortaya çıktığı: dolayısıyla bütün olgunluklar kendinde toplandığı için ona "Allah" denilmiştir." (7)

Örnek 3- "Allah'ı Anmanın Faydaları" "Allah Teâla'yı anmak bütün olgunlukların  anahtarıdır.  Çünkü bütün olgunluklar Allah'tan gelir. O'na Yaklaşmak sürekli zikir ile mümkündür. ... "Cennet kapısı üzerinde Lâilâhe İllallah yazılıdır" hadis-i şerifi de zikir olmadan Allah'ın idrak edilemeyeceğine, cennet kapılarının açılamayacağına işaretti." (8)

Vermeye çalıştığımız bu üç örnek, şeyhin, dinde rasih olandan, yani derinleşenden (rasîhûn) tutunda, inancı sağlam sıradan bir Müslüman'ın dahi kabul edeceği, ilahi karakterli olup insanın anlayabileceği 'en' çıplak hakikatlerdendir.

Bu hakikatleri, solda duran, ama Allah'a da hakkıyla iman etmeye çalışan birisi de elbette bunu böyle anlar, algılardı. Ama hayatın tümüne materyalist bir gözle bakan birisinin bu hakikatle ne işi olabilirdi?

Bu örnekler, vurguladığımız üzere şeyhin İslam'ı öncelediğini göstermekteydi. Ama kendisi materyalist ve aynı zamanda Marksist olan herhangi birisinin, ya da şeyhi kalkıp materyalist temelli bir işin, bu topraklarda ilk örneği olarak değerlendiren Radi Fiş ve Nazım Hikmet, bu konuda nerede dururlardı; çok merek etmiyor musunuz?

Şeyhin eserinden verdiğimiz bu üç örnek, onun, vahye inanan, onu idrak etmek için de aklını kullanan 'denge ehli' bir Müslüman olduğu gösterirken, bu örnek ise onun dengeli bir Müslüman oluşuna halel getirtmektedir: O "Akla Dayanarak Sonuç Çıkarma" babında ise şu ifadeleri kullanmakta: "Akıl ve görüş yoluyla meşgul olmak insan için ayak bağı ve engeldir. Çünkü düşünme gücü vehim ve hayal ile karışıktır. Bu yüzden insan bu iki gücün kendini istila etmesinden kurtaramaz.... görüş ve düşünceye ve dolayısıyla akla itimat edilmez." (9)

Hayret ki, şeyhin kendisi de bu çıkarımları elde etmek için aklını kullanmamış mıdır? Keza, "akıl tehlikeli bir şeydir; akla itimat edilmez,, yani ona güvenilmez" demek içinde akla ihtiyat yok mudur?

O zaman şeyh, aklını, vahiyle birlikte, aynı amaç çerçevesinde kullanarak; sözlük karşılığı 'fehmetmek' olan anlama eylemiyle fıkıh literatürüne değerli eserler kazandırmış; bir de onun yanında; 'akla güvenilmez' deyip, işin mefhum-u muhalifinden hareketle de, duyguya kapılarak sahih ve sağlam bir yol ve yöntem olmadığını bildiğimiz tasavvuf yoluna sapmıştır. O zaman "yârin gül yanağından gayri..." ifadesini mehaz alan sosyalim taraftarı olan arkadaşlar: eğer bilimselliğe önem veriyor iseler -Müslüman ve 'islamcı' olmalarına gerek yok- bu, ilk yolu tercih ederlerdi.

Ama diğer yol onlar için tercihe şayan mıydı; bu da ayrı bir konu olmakla birlikte; bir kişi aklen ve ruhen nasıl sağlıklı olabilirdi: aklı ve onu destekleyen donelerle mi; yoksa, ilmi ve 'bilimsellikten uzak ve kelimenin tam anlamıyla "saçmalayan" anlamına gelen "guluv" ederek mi?

Bu iki yol, çizgi arasında var olan ince nokta, hem kendini 'dengeli' Müslüman olarak tanımlayanlarla birlikte; hemen her şeye bilimsel gözle bakan; bu demek oluyordu ki, aklını kullanan bir materyalist, ya da konumuz gereği bir sosyalim taraftarı birisi, hangi yolu tercih edecekti?

Söz, şeyhten açılmış ise, sorulan soruların hangisi makul, makbul ve geçerli olacaktı? Haddizatında, cevap verilmesi gereken sorulardan birisi bu soru olacaktı.

İşi kısaca toparlayalım; yukarıda bir yerde şeyhin ikircikli bir duruma kapıldığını, düştüğünü; şeyhteki bu ikircikli durumun, onun şahsında, onun bir ilim ehli olmasına rağmen ıskalandığını ve bunun zamanla kalıcı bir karaktere dönüştüğünü söylemiştik.

İşte bundan dolayı olsa gerek Şeyh Bedreddin'in dönem dönem, o da gereksiz duygulara kapıldığı ve bu duygu neticesinde, onun düalist bir yapıda olduğu düşünülebilirdi. Ki, düalist olmak bir çelişki, hatta yaman bir çelişki olup insana birçok yanlışta yaptırabilir, bazı fikirlerin, şeyhte de tezahür ettiği vechile, onun, geneli anlamsızlaştırmasa da, bazı açılardan izaha muhtaç toplumsala yönelik sözlerinin, Türk solu bağlamında, onlara tarihsel ve ideolojik bir karşılık bulabileceği; Radi Fiş'in ve onu hararetle savunmuş bulunan Nazım Hikmet'in ilgisine mazhar olması; aslında, var olan bir olgunun yanlış okunmasına ve o şekilde analiz edilmesine yol açıyordu

Başa dönelim ve soralım; Varidat'ta Türk solu ve sosyalizm ve solcu arkadaşlar için ne 'var'dı?

Dipnotlar:

(*)  Radi Fiş, anlaşıldığın kadarıyla, Bedreddin dostu(!) olmasının yanında birde Mevlana dostudur da aynı zamana. Radi Fiş, Mevlana'ı, içerisinde bulunduğu Marksist söyleme rağmen  ve katı hiyerarşiye aykırı olarak hümanist olarak tanımlamaktadır. Dolğru olan hangisi; liberal Batı'nın, İslam yerine Mevlana sevgisi mi, yoksa, tamamen din karşıtı bir Marksist söylem mi?.

(**) Maruf (Ortak İyi); Örf

1)Bu form, Osmanlı tarafından, Mısır'da bulunan El-Ezher'e, bu iş için gönderilen seçkin bir ulema heyetine, orada teklif edilen form olarak, Osmanlı toplumunu ve devletini, çağdaş dönemlere kadar, yanlışı ve doğrusuyla taşımıştı. Bu formu, Mısır'a giden Osmanlı ulema heyetine veren Ezherli âlimlerden birisi de, kendisi de Türk asıllı olan ve bir dönem Şey Bedreddin ile Ezher'de ilim tahsilinde bulunan, daha sonra ise, orada ulema kimliğiyle çalışmalar yürüten Seyyid Şerif Cürcani idi.

2) Şeyhin fıkha, yani İslam hukukuna dair önemli eseri dışında birçok eseri daha vardır; Teshil (Fıkhî bir eser); Letaifü'l İşarat ( Bu eser, şeyh tarafından, Teshil adlı eserinin dahi anlaşılmasını sağlamak için yazılmış); Fıhka dair olan bu eserlerinin dışında, onun biri tasavvufa (Meserretü'l-Kulub); dil bilgisine dair; Unkudü'l-Cevahir ile Çengül'l-Fütuh adlı eseri yine Kur'an tefsiri ile ilgili Nûrü'l-Kulub adlı eserleri de bulunmaktadır.

3) Bizim kanaatimiz ise, dönemin 'makul' dinî anlayışının, formunun ancak o kadarıyla Kur'anileştirilebildiği yönünde seyredip, hiç yoktan iyi olduğundan mütevellit, Sünnileştirildiği iddalarına rağmen, tasavvufun yapısı gereği İslam'a pek de uymadığı yönünde olup, hele ki heterodosk anlayışın ise, i'rapta yerinin olmadığı yönündeydi.

4) Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin,  Varidat, Mehmet Kanar ( Sadeleştiren ve yayına hazırlayan) (Türk Edebiyatı Klasikleri Dizisi-1) Tekin Yayınları, 1. Bas. Temmuz 2015 İstanbul

5) Bak. Şeyh Bedreddin, Vâridat Tercümesi ve Şerhi, 1. Baskı Büyüne Ay Yayınları, Kasım 2015 İstanbul

6) Mehmet Kanar, a.g.e. s. 46 Ayrıca Vâridat Tercüme ve Şerhi. (Haz. Rahmi Yananlı, s. 66 Büyüyen Ay Yayınları

(**)(***) Bakınız. Mevhum ve mabut kelimeleri...

7) Mehmet Kanar, a.g.e. s. 46, Ayrıca Haz. Rahmi Yananlı, a.g.e. s. 67

8) Mehmet Kanar, a.g.e. s. 102, Ayrıca Haz. Rahmi Yananlı, a.e. s. 137

9) Mehmet Kanar, a.g.e. s. 102, Ayrıca Haz. Rahmi Yananlı, a.g.e. s. 133-134



YAZARLAR