Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Sait ALİOĞLU


Şekilsel Bir Modernleş(tiril)me Hikâyesi

Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


-Patates/Domates/Bezelye ve Ziraat Tavuğu-

Anavatanı Amerika olan domates, bundan birkaç asır önce dünyanın birçok yerinde bilinen ve tüketilen bir sebze olarak yerini alır.

İşte Ali Şeriati, “Medeniyet ve Modernizm” adlı eserinde domatesin İran’da tüketilmeye başlandığına dair kısa bir anekdot anlatır; “Gencin birisi, eve dönerken, pazardan bir miktar domates alır ve evin yolunu tutar. Babası da, pazardan alınan şeyin “gavur ellerinden” gelen bir sebze olduğunu öğrenince oğlunu azarlarlar.”

Hikâye bu.

İranlı baba, domatesi, batıdan geldiği için, onu “gavur malı” olarak değerlendirmiş…

Bizde de, çok yerde domatese uzun yıllar, Batı’dan, daha doğrusu Frenk’ten geldiği için, ona “Frenk” denilmişti.

Domates kelimesi de batı orijinli idi, ama olsun…

Patateste hakeza.

Bu iki sebze bize dışarıdan gelmişti; ilki batıdan, Frenk illerinden, diğeri ise, anavatanı Güney Amerika olduğu halde Rusya’dan.

Ruslar patatese kârtol dedikleri için, halen günümüzde de, Doğu Karadeniz ilerliden tutun da, serhat illerine, oradan Erzurum’a, Bayburt’a(burada, ona joker yiyecek olarak bakılıyor) ve neredeyse doğunun tümünde,o sebze kârtol olarak bilinmeye devam ediyor. Daha güneyde ise, bilinen “patates” isimde ufak bir değişiklikle uzun bir dönem“patatya” olarak söylendiği rivayet edilir.

Artık, o genelde patates olarak biliniyor. Zira soğandan sonra, sofraların “en” stratejik ürünü olarak arz-ı endam ediyor.

Niye etmesin ki, bir zamanların yüzüne bakılmayan “yamru, yumru” sebzesi neredeyse altın değerinde alınıp satılıyor.

Bir de eskiden ondan kebap yapılmaz diye ilgisinde tercih edilmeyen, sofralara dahi yanaştırılmayan patatesten artık etle birlikte kebap dahil birçok yemek yapılıyor.

Sonuçta, o başlı başına hemen her sebze, meyve ve bilumum gıda ürünü gibi Allah’ın nimeti olarak raflarda ve sofralarda kendine has bir yer edinmiş bulunmaktadır.

Domates, zengin, fakir tüm ailelerin vaz geçilmezlerinden sayılmaya başladığı ve ondan salça gibi her derde deva kabilinden –tatlı türü yemekler hariç- girip rengini ve tadını vermediği bir yemek yok gibi.

Bu iki ürün, yani domates ve patates, bize dışarıdan gelmişti demiştik; en önce Güney Amerika’dan, daha sonra ise Avrupa’dan ve Rusya’dan.

Tamam, bunlar bizim yemek kültürümüze yabancı idi, ama hem lezzeti ve hem de ekonomik olup fakir sofralarının vazgeçilmezlerinden olduğu için önemli ve değerli idi.

Esas değeri ise başta nimet oluşu ve birçok özelliğinden dolayı bir şifa kaynağı ve besin deposu olmasıyla alakalıydı.

Bunların bize intikal ettiği dönemde, “genetiğiyle oynanmış mıydı?“ diye bir sorunun abesle iştigal olabileceğini söylemek gerekir.

Zira o dönemlerde böyle şeyler ya pek bilinmiyordu, ya da, işe GDO’nun girmesi belki de uzak bir ihtimaldi.

Ama daha sonra, bunca zamana, ekilip biçilmesine rağmen, “köylü kardeşi” işin dışında tuttuğumuzda, yetkili şahısların, özelliklede domates tohumunu yerlileştirme diye bir derlerinin olmadığını görüyoruz.
Onun yerine, daha düne kadar, domates tohumu konusunda tekel oluşturan İsrail tohumunu kullanmak zorunda kalmıştık.

Konumuz salt tarım ve haliyle gıda denetçiliği vs. olmadığı için, işi burada noktalayalım.

Gelgelelim esas mevzuya…

Başlığımıza dönersek; hemen her devletin, hangi çağda olursa olsun; hem kendi geleceği ve bekası ile vatandaşı olduğu toplumları, insanları elde tutmak için, kendi salahiyet sahası içerisinde, -çoğu zamanda aşırıya kaçarak- birtakım yol ve yöntemlere başvurur.

Bu başvuru yolları, ya din gibi büyük anlatılardan sadır olan formlar şeklinde, ya da seküler anlamda aydınlanmacı bir mantıkla ortaya konmuş bulunan modernizmden kaynaklı yol ve yöntemlerle vücuda getirilirdi.

Batıda sadır olup en başta orada bulunan toplumu modernleş(tiril)me ameliyesi; dinden, dile, eğitme ve giderek hayatın tümüne, onun kılcal damarlarına sirayet edercesine uygulanmıştı.

İslam dünyasında da, bu ameliye; üç Müslüman ülkede vücut bulmuştu; Osmanlı, İran ve Mısır.

Bu ameliye, İran’da ve Mısır’da olduğu üzere bizde de dönemine göre birçok alanda diğerlerine nazaran görece büyük olan şehirlerde ve özellikle de yönetim merkezleri ile civarlarındaki yerlerde neşvünema bulmuştu.

Aslında, başta istenende buydu; kırsalda yaşayan ve onlara göre “hesaba, kitaba gelmeyecek olan” yığınları kendi hallerinde bırakıp sistemle birlikte hareket etmesi gereken elit sınıflar oluşturmaktaydı…

En azından Osmanlı modernleşmesinden istenen, tamı, tamına buydu. Bunda da başarılı olunmuştu.

Bir de Osmanlı modernleşmesi, bu işin ruhuna nüfuz etmiş bir avuç elit çevreyi sarf-ı nazar ettiğimizde, geri kalanın için modernleşme, ruhen değil de şeklen idi.

Kim ne ders desin, saray çevresinde bulunmaya özen gösteren zevatın büyük bölümünün batıcı paradigmalar ve yaşam tarzlarına sahip olması/onları sahiplenmesi kısmen şekilcilik içerse de, sarayın modernleşmesi bizzat ruhen idi.

İşin esprisi gereği, yönetimler kahir ekseriyetle hangi bir çağda ve coğrafyada yaşıyor olurlarsa olsunlar, başka diyarlardan sadır olup onları da “ziyaret eden” durumlara bigane kalmaz/kalamazlardı.

Kalmış olsalar, işin esprisi, tabiri caizse suya düşer ve fırsat elden kaçırılırdı.

Bu fırsatın, cumhuriyetle birlikte de elde tutulduğu görülmektedir. Zira aklı yolu birdi.

Devlet, kendini, fiziki olarak Osmanlıdan elde kalan toprakların üzerine kurup, yenilemiş, ama içerik olarak pür batıcı bir hale bürünmüştü.

O da, kendi elit taifesini ve sınıfını oluşturmuştu; iktisadi alanda devlet eliyle bir şeyler yapılmış, yine onun katkıları ve “Anadolu insanı”ndan elde edilen maddi değerlerle(para vs.) sermaye birikimi gerçekleştirilmiş, devlet ile birlikte hareket eden özel sektörün baş başa verdiği türüne özgü, adına da “devlet kapitalizmi” denen –aslında tüm açıklığıyla sosyalist- bir yapı oluşturulmuştu.

Modernleştirilme, halk katmanında büyük oranda inkîlaplar yoluyla sağlanmaya çalışılmıştı; bizim gibi ülkelerin ve toplumların tümünde olduğu üzere…

Yoksa öyle iddia edildiği üzere, halkın kahir ekseriyetinin iktisadi alanda gelişmesini sağlayacağını varsayacağımız yapılanmanın, halktan ziyade, o sisteme baştan beri bağlanmış olan yeni sınıfla sınırlı kaldığı görülmektedir.

Halkın, sistemin baskısı sonucu, inancından zoraki de olsa soyutlanması, onun iktisadi anlamda müreffeh olmasına katkısı sunmamış, onu daha da fakirleştirip Amerikan yarımlarına muhtaç hale getirmiştir; süt toz, kadınların giysi için kullandığı pazen kumaşını buna en belirgin delil olarak gösterilebilir.

 

Memurin sınıfı…

Bunların yanında, şansı yaver gittiği için, tahsilinin de el vermesi sonucunda “devler memuru” olabilen insanların varlığı da zikre değer.

Hatta uzun bir dönem memur olmak ayrıcalıklı bir iş/görev olarak tanımlanıp kabul görmüştü.

Yeni bir sınıf oluşmuştu; Memurin, yani memurlar.

Bu sınıf, eski dönemlerde devlet katmanında yer alması açısından “kalemiye” olarak tanımlanırdı. Yani bürokrasi(kırtasiyecilik) bürokratlar olarak.

Şansı olan ve tahsil durumu da müsait olan insanların oluşturduğu bu sınıfta, doğal olarak iki grup insan bulunaktaydı; amirler ve memurlar, yani aldığı emri yerine getirenler…

Bir de bu sınıf, belki de dönemin şartları gereği, assına personel kanunu diyebileceğimiz bir usule yönetiliyorlardı.

Öyle ki, bir memur, amirinin iki dudağı arasından çıkabilecek olumsuz bir ifadeyle görevden el çektirilebiliyordu.

Tabii ki, bu alanda, ister istemez suistimaller de olmuyor değildi.

Uzun bir dönem devam eden bu durum, yani personel kanunu nihayetinde, dönemi açısından “devrim sayılabilecek bir tarzda ele alınıp kabul edilebilir bir hale getirip yumuşatılarak izale edilmeye çalışıldı.

İşte AK Parti dönemine kadar büyük oranda yürürlükte kalan “meşhur” 657 sayılı “Devlet Memurları Kanunu” işte bu kanundu.

Bu kanunla birlikte, memur artık, büyük bir suç, daha doğrusu yüz kızartıcı bir fiiliyatta bulunmamış, ama belli oranda bir kabahati oluşmuşsa, kanında vazedilen duruma binaen yargılama söz konusu olacaktı.

Bu işler az çok hallolunduktan sonra, ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik darboğaz sonucu, toplumsal planda var olan sıkıntı, elbette bir zamanlar esnafın tartışmasız veli-i nimeti, ya da vesile-i nimeti sayılan memurinin, aldığı maaşa ilaveten devletin aylık olarak verdiği, daha doğrusu vermeye çalıştığı gıda yardımı başlamış oldu.

Yapılan bu gıda yardımı, mutlaka yöresine göre değişiklik arz ediyordu.

Ellilerden itibaren Amerikan yardımları çerçevesinde okullarda öğrencilere verilen süt tozu ile beslenme amaçlı dağıtılan simitte, toplumsal planda ekonomik durumun iyi olmadığının bir göstergesiydi

Bu durumlar şimdi de yok mu? Var elbette.

Bunun izalesi büyük oranda başta Kızılay gibi kamu yardım kuruluşları ile yardım kuruluşu olarak yapılanıp hareket eden STK’lar eliyle yapılıyor.

Bundan yaklaşık elli küsur yıl önce, artık öngörülen iktisadi daralma sonucunda memurların büyük bölümünün, paradan ziyade gıda yardımına ihtiyacı olduğu görülüyordu.

Dönemin idareci kadroları bu duruma bigane kalmamıştı(!) Her memuruna kendi işlettiği devlet üretme çiftliklerinden elde edilen gıda ürünleri fabrikasyon ortamında işlenmiş olarak verilmeye başlanmıştı. Belki, dışarıdan da alıp yardım olarak verdiği ürünlerde olmuş olabilir. Bu bir ihtimal…

Bir de şimdi artık unutulmuş bir tabirle “ziraat tavuğu” gibi, eti yenebilen bazı kanatlı hayvanlarda ya canlı olarak, ya da kesilmiş bir şekilde paketli olarak verilmeye başlanmıştı.

Bu tarz yardım, işin temeline inildiğinde, hem bir yandan yardım ve hem bir yandan da Anadolu’nun ücra köşe bucağında memur ailelerini bu şekilde modernleştirme girişimi olarak da okunabilirdi.

Artık memurun kısmetine bezelye ve ziraat tavuğu düşmüştü!

Baklagillerden bezelye neyse de bizde tavuk mu yoktu? Vardı elbette, ama dönemin devleti yöneten kadronun/kadroların görünen çabası, “işin planlanması açısından” kendi memur sınıfını asri kılmak ve kalkındırmak(!) için ve bir yandan da var olan daralmayı aşmaya yönelik çabaları içeriyordu.

İşte modern devlet böyle bir şeydi. Hem topluma bir ideoloji sunacak/dayatacak, hem onu zoraki de olsa batılılaştıracak ve hem de birçok sebepten dolayı müreffeh bir hayat oluşamamış olsa da, en azından memur zümresine sadra şifa olacak bir şeyle yapacaktı.

İşte bu da böyle bir hikâye idi…

 

Kaynak: Farklı Bakış


Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR