Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Aziz DARICI


ŞEHİR VE MEDENİYET TASAVVURUMUZ ÜZERİNE

Yazarımız Aziz Darıcı'nın "yeni" yazısı...


Varlığın zuhur ettiği yer, mekânlardır. Mekânlar, insanın ayak bastığı, hayat sürdüğü, hayallerine ve geleceğine konu olan “ontolojik” güvenliğin, “aidiyet” hissinin huzura dönüştüğü yerdir. Mekân (Dünya) İslami olarak, geçici imtihan yeri, lazımlık, geçim kaynağı, yolcunun bir anlık nefes alma-dinlenme yeridir. Baki'nin ifadesiyle;

Âvâzeyi bu ‘âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

Aynı zamanda ahirete köprü oluşturan, insanın imtihanı gereği hak-adalet, batıl-zulmün anlam bulduğu yerdir.  Yani insan mekânlıdır, o yüzden mekânlı yerler insanla anılır. Tarih, şehir ve medeniyet insanla yazılır, insan eliyle çizilir, insan diliyle okunmaktadır.

İnsan, tek başına hayata tutunacak bir varlık ta değildir. Her varlık gibi o da “eş-benzer”lerine muhtaçtır. İnsan kendini tanıdıkça, başkasını merak ettikçe, aklın ve vicdanın gereği olarak “yardımlaşma-dayanışma-kaynaşma” diye adlandıracağımız sosyal ilişki ağı kurmuştur. Beraber yaşamın getirdiği ihtiyaçlar, zorunluluklar, doğaya karşı verilen mücadele insanın “toplumsal yaşama”, bunun fiziki yansıması olan birlikte yaşamanın adı olan “şehir"leşmeyi doğurmuştur. Burada yaşayacak olan insanların “nasıl-neden-niçin-nerede-ne zaman” ve “kiminle” yaşayacakları soruları dinin, aklın-mantığın ve bunun tezahürü olan ihtiyaçların alanını belirler.

İlahi öğretilerin emrettiği, insandaki fıtratın gereği, İslam’ın bu kadar değer verdiği insanın; mutlu ve onurlu bir hayat yaşayabilmesi için, beş temel varlığını (hakkını) koruma altına almak istemiştir. Bu temel haklar, bütün insanlar için geçerlidir. Bunlar; din, can, akıl, nesil ve malın muhafazasıdır. Çünkü bu haklar ihlal edildiği takdirde, kişisel güvenlik de toplumsal huzur da tehdit altına girer. Bunun sonucunda ise birlikte yaşam ve yaşamın şekillendiği “mekân”, yani “şehir” bozulmaya yüz tutar.

Eğer bir medeniyet ve şehirden bahsedeceksek, insan tasavvurunun neye tekabül ettiğinin izlerini sürmemiz gerekmektedir. Maalesef günümüz medeniyet ve şehircilik anlayışı kapitalizmin tüketim ve kazanç iştahına, modern hayatın ise değerden yoksun baskıcı ve yozlaştırıcı kültürüne yenik düşmüştür. Refah adına yükseltilen betonarme yapıların içinde küçük kalan insan, büyük işler adına kendi geleceğini karartmaktadır. Kendi özgürlük alanını bu kadar daraltan, oluşturduğu sözde güvenli alanlarda stres yüklü insan; çareyi psikolojik ve biyolojik yerlerde-ilaçlarda aramaktadır. Mesken sahibi olmuştur ama mekânlı olamamıştır. Huzur ve güven içinde değildir. Fıtrat yüklü bünyesine kapitalizmin hormonlu yapılarını enjekte etmiştir. Doğadan, hayatın içinden kendini çekerek gönüllü girdiği meskeninde ruhsuzlaşmış, kendisine ait odasında teknoloji bağımlısı bireye dönüşmüş, gerçek hayattan koptuğu içinde sanal hayatlar inşa etmiş, edindiği kimliklerin pazarlamasını yapan tüccara dönüşmüş, kısa yoldan para kazanmanın yollarını çarçabuk bulmuştur.

Yani kendi'miz olmak dışında her şeye dönüştük, her şeyimiz de var. Ev, araba, makam, mevki, eş, çocuklar... Ama içinde insan; yani " Eşref-i Mahlukat" yok. Onu arayan da yok. En acısı kendisini aramaya çıkanda yok. Hakikate, doğal olana merak salan da yok. Allah için tüm rantçılara, tüketim çılgınlığına, gösteriş meraklılarına, şehirlerimizi kirletenlere, şehirlerimizi kapitalizme ve modernizme yem edenlere karşı çıkan da yok, itiraz edende yok, isyan edende yok. Çünkü nisyan sahibi olarak tanımlanan varlık ortada yok... Zulmü dillendiren çok ama zulme başkaldıran yok. Yok...Yok..

Şehircilikle ilgili plan ve projeler bir fikriyatın ürünüdür. Bir fikriyatımız yok ki bir şehir ve medeniyet projemiz olsun. Tarihsel hafıza kaybolmuş, taklitçilik her tarafı sarmış. İslam medeniyetinin duygusal hayalinden başka şehircilik anlayışına dair sahici ameli bir yaklaşım biçimimiz var mı? Rant ve kazanç hırsından dolayı yaşanmaz kılınan bir sürü şehirlerimiz var. Mühendislerimizin ve müteahhitlerimizin şehir medeniyet tasavvuru içler acısı. Konjonktürel rüzgarın içinde debelenip duruyorlar. Oluşturdukları projelerin algısını iyi yapıyorlar ama icraatta insanın yüreğini yakıyorlar. İnsanlığın umudunu süsleyen yıldızlarına, güneşine, ayına musallat oldular. Put kılınacası yapıtları yüzünden gökyüzümüz beton tavanların, ahım-şahım avizelerin ihtişamına bizleri mecbur bıraktırdılar.  Çocuk parkı denilen 3-5 metrekare alanı iyi pazarlıyorlar. İki blok alan içine dört bloğu nasıl yerleştiriyorlar. Binalarda en fazla altı kat çıkılacak yere nasıl oluyor da iki-üç kat daha atabiliyorlar. Bodrum katlarını(her an havuza dönüşebilir) ve teras katlarını nasıl olurda kâra dönüştüre biliyorlar. Yapılan sözleşmelere kelime ve cümle oyunlarıyla nasılda oynaya biliyorlar... Dahası ev sahibi yapıyoruz-oluyoruz ile nasıl olurda faiz haramdır diyen bir toplumu kapitalizmin en önemli departmanı olan bankaların önünde diz çöktürebiliyorlar.

Bunun adı ihtiyaç ve muhtaçlık ise helali hoş olsun. Fetvası bizden olsun. Ama işin aslı modern hayatın cazibesidir. Modern hayatla beraber imani değerlerimiz erozyona uğramıştır.  İslami hassasiyetlerimiz konforizmin cazibesine yenilmiştir. Daha çok refah, daha çok zengin olmak iştahımızı kabartmıştır. Sabır-şükür-kanaat gibi erdemler zayıflık olarak görülmüştür. Tevekkül-tefekkür zaman kaybı algısına dönüştürülmüştür. Konjonktürel gerçeklik, hakiki gerçekliğe giydirilmiş perdemiz olmuştur. Rahatlık, cefa ve alın terinin başına çalınmıştır. Cebi-cüzdanı dolu olmak, gönül zenginliğin mahremiyetine dadanmıştır. Sanal kimlikler-hayatlar, gerçek imanlı-erdemli şahsiyetlerin gölgesini çoktan çalmıştır. Makam ve mevki çılgınlığı, çay ve muhabbetin içine etmiştir. Zamansal ve mekânsal arkadaşlıklar, gerçek kadim dostluğu anılara bırakmıştır. Yerel kardeşlik- hizipçilik, evrensel ümmet ve kardeşliği baltalamıştır.

İşin aslı dünyadaki tüm “büyük şehirler” çarpık yapılaşma ve kirlilikle boğuşmaktadır. Bu sürdürülebilir, yönetilebilir halin dışına artık çıkılmıştır. Şehirlerde “siyah ve beyaz”ı andıran birçok manzara ile karşı karşıyayız. Sekülerizmin,  Kapitalizmin, modern aklın hakim olduğu bu şehir yapılanması, imar-ıslah-düzen-denge üzerinde inşa edilmemektedir. Modern akıl, ifsat ve yıkımın, kapitalizmin dürtüsü ile hareket edilmektedir. Kibirli-küstah anlayışını, imaj-görüntü tutkusu üzerinden her yerde sergilenmektedir. İnsan kendi çizgisini aştıkça, kendine biçilen değerden kaybetmektedir. Değer yüklü insan, modern zamanda mumla aranmaktadır.  

Velhasıl modern insan, insanlığın değerini tüketmiştir. İslam coğrafyası ise hali hazırda var olan bu bakış açısıyla ve hayatıyla buna çanak tutmuştur. Ne medeniyetimizde ne şehirlerimizde ne de insanlığımızda tat kalmamıştır. Tüketim ve üretim döngüsünden çıkamayan toplumlar bu günleri daha çok arayacak duruma gelebilir. İlahi öğreti aslında çok güzel bir ayetle bize bunu açıklarken aynı zamanda açık açık uyarmaktadır; "İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır." (Rûm Sûresi 41. Ayeti)

İnsan kendi kaderine razı olacaksa; kendi iradesiyle yazılmış kadere razı olmalıdır. Biz başkalarının bize dayattığı kaderlere-projelere razı değiliz. Olmamalıyız. Bize biçilen rol, hakikatte düşen rol ise eyvallah.  Bu durumda oyun bozanlık etmeyiz. "İstemezük" ta demeyiz. Ama işin özü hakikate dayanıyorsa... Biz ancak o zaman kendi hanemize-payımıza düşene razı oluruz. Yoksa biz ayetin ifadesiyle; "Eğer sana karşı koyacak olurlarsa, artık de ki: 'Gerçekten ben, sizin yaptıklarınızdan uzağım."( Şu’arâ - 216) demekle mükellefiz. Birileri anlamasa da-anlamak istemese de... Vesselam.



YAZARLAR