Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Halil ÇİFTÇİ


Sehemin başında kim var?

Yazarımız Halil Çiftçi’nin “yeni” yazısı…


Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye özelinde derin odakların varlığı bir şekilde ayyuka çıkmaktaydı. İlk dönem Ermeniler, Yahudiler olarak belirlenen derin odakların menşei sonradan Selanik dönmeleri, Sabatayistler ve nihayetinde Sorosçu ekip özelinde karşılık bulmaktadır. Buna en son olarak Fetullahçı yapılanmanın da eklenmesiyle girift bir örgütsel ilişkinin varlığından söz edebiliriz. Aslında birçok derin odağın varlığı dış menşeili olarak lanse edilse de aslında madalyonun diğer yüzü çok farklı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Temelde ortak çıkarlar etrafında toplanan insanların oluşturduğu ve Türkiye’de siyaseti, ekonomiyi hülasa bütün bir yönetimi ele geçirme ve yönlendirme çabasında olan bu zümreler çoğu zaman iktidara gelmekte bazen de iktidara gelenleri devirebilme gücünü elinde bulundurmaktadır.

80’li yıllardan itibaren Türkiye’de din üzerinden Türkiye’de söz sahibi olmak isteyen Fetullahçı hareket eğitim, yargı, emniyet ve diğer birçok yönetim kademesine insan devşirmiştir. Uzun yıllar iktidarları alaşağı edebilme kudretine kavuşan bu yapı 15 Temmuz ile birlikte kuluçka dönemine girmiştir. Sabır ve azim ile Türkiye de yönetimin değişeceğine inanan bu yapı ileriye dönük planlamalarını yapmış vaziyette. Tabi Fetullahçıların boş bıraktığı yerden yeni oluşumların ortaya çıkması uzun sürmemiştir.

Bugünlerde daha çok hissediyoruz ki birileri Türkiye’deki belli merkezlerde Fetullahçı zümrenin tasfiye edildiği alanlarda yeniden yapılma işine girmeye başladı. Bunun ilk ayağı yargı üzerinde meydana geldi. Muhalif kesimler, siyasiler ile çıkar çatışmasına giren kişi ve zümreler yargı eliyle ya susturuldu ya da hapse atıldı. Bu sayede ülke içinde hayata geçirebilecek talan ve yağma sürecine start verildi. Buna ek olarak kolluk kuvvetleri eliyle baskı ve bastırma hamleleri devreye sokuldu. Bu sayede halk içinde meydana gelecek ayaklanma ve isyan hareketleri engellendi. Sürecin ilk aşaması olan yargı ve kolluk ile sağlanan zemin ikinci aşamaya doğru yol almaktadır.

İkinci aşamanın temel prensibi yıllar önce yayınlanan bir mafya dizisine ait senaryo gibi. Türkiye’de 2000’li yılların ilk yarısında halkı televizyon ekranlarına kilitleyen mafya dizisinde geçen sehem hadisesi günümüzde birileri tarafından yeniden kurgulanarak hayata geçirilmektedir. Birkaç alanda söz sahibi olan üst düzey bürokrat, siyasi ve iş adamı(mafya)’nın ülke içinde ve dışında faaliyet göstererek Türkiye’de yönetimde ve ekonomide rant çabasına girdiği sehem hadisesi Firari Sedat Peker’in iddiaları ile güçlü bir hal aldı. Öyle ki basın alanında faaliyet gösteren Veyis Ateş’in iş adamı Sezgin Baran Korkmaz’dan aldığı para karşılığı şahsın mahkemede beraat ettirebileceği iddiası halen yalanlanamadı. FETÖ borsası olarak zaman zaman gündeme gelen bu ve benzer olaylar yargının birileri tarafından yönlendirildiği iddiasını güçlendirmektedir. Özelliklede basın ile yakın temasta olan siyasilerin bu tür faaliyetleri her zaman gündeme gelmiştir.

Sehemin bir diğer ayağı ise ihalelerin belli kesimlere verilmek suretiyle birilerinin ciddi finansal kaynak elde ettiği gerçeğidir. Bu sayede Türkiye’de prestijli ve yüksek kalibreli ihaleler her daim belli şirketlerin eline geçmiştir. Bunlar içinde hiç şüphesiz liman ihaleleri gelmektedir. Birçok siyasinin armatür çocukları olduğu ve onlarca gemisinin Türkiye’deki limanlar üzerinden dünyaya açıldığı bir vaka durumunda. Limanlar özelinde ortaya çıkan çarpıcı geçek ise limanlardan farklı ülkelere gerçekleştirilen uyuşturucu sevkiyatıdır. Sedat Peker’in ortaya attığı uyuşturucu trafiği iktidar tarafından henüz yalanlanamadı. Söz konusu limanlardan bir tanesinin işletmesi Mehmet Ağar’a aittir. Şuan için Türkiye’nin her hangi bir kısıtlama yaşamadan uzak coğrafyalara erişebileceği sorunsuz tek kapı deniz ulaşımı ile sağlanmaktadır. Uyuşturucu limanlar üzerinden Latin Amerika ülkelerine sevk edilirken aynı zamanda limanlar üzerinden kara para aklama yolu olarak belirlenmiş vaziyette. Milyarlarca dolar birilerinin gemicikleri ile Man adalarına ve bazı Latin Amerika ülkelerine taşınmaktadır. Bir dönem Rıza Zarraf ile sınırların ötesinde yapılan değerli maden sevkiyatı uçaklar ile sağlanırken, bugün deniz yolu daha pratik bir alternatif olarak kullanılmaya başlanmıştır. Sedat Peker’in ifşaları içinde geçen birçok kişinin faili meçhul suikaste kurban gitmesi hiç şüphesiz iddiaları güçlendirmektedir. O kişiler arasında geçen kumarhane patronu Halil Falyalı’nın ölümü taşları yerine oturtmaktadır. Söz konusu kişi birçok siyasi ile dirsek teması sağladığı basına yansıyan fotoğraflarda ayyuka çıktı. Falyalı’nın uyuşturucu sevkiyatından Türkiye ve Kıbrıs arasında mekik dokuduğu ve uyuşturucunun çeşitli ülkelere ulaşmasını sağladığı bilinmektedir. Alaattin Çakıcı’nın hapisten çıkarılması ile pabucu dama atılan Sedat Peker’in iddiaları yenilir yutulur bir durum değil.Yaşanan süreçlerin hepsi bize gösteriyor ki siyaset-mafta-basın üçgeninde birileri özel bir konsorsiyum oluşturmuş. Bu oluşum sayesinde birçok kişi kendi gemisini yürütürken birçoğuda keselerini doldurma gayretine girmiştir. Sehemi kuran kişilerin bir yerde menfaatleri çatıştığı esnada Susurluk hadisesine benzeyen senaryolarında devreye gireceği su götürmez bir gerçek.

Bu kadar kirli ilişkiler ağının varlığı Türkiye’de güven ve huzur ortamını ciddi manada zedelemektedir. Belki içerde muhalif kesimleri susturma çabası ile kirli ilişkiler gizlenebilir, fakat dünyada söz sahibi olan devletler (ABD, Rusya, İngiltere…) nezdinde ülkemiz kaynaklı cereyanlar gizlenememektedir. CIA, IM6, Mossad… ve daha birçok batılı istihbarat örgütünün yakından takip ettiği ülkemizdeki faaliyetler bir kenara not düşülmüştür. Bunun sonucu dur ki ülkemiz kara para aklama ve illegal faaliyetlerin ana kaynağı(uyuşturucu, silah ticareti…) olurken batılı ülkeler tarafından çeşitli yaptırımları da beraberinde getirmiştir. Bu yaptırımlar örtülü ya da açık bir şekilde TL de değer kaybına ve sonuç olarak halkın daha da fakirleşmesine sebep oldu. Bu fakirleşme siyasiler, taşeronlar (mafya) ve işadamlarını her zamanki gibi teğet geçmiştir. Çünkü bizzat Yargı-Siyaset-Emniyet özelinde kurulan konsorsiyum ile gemisini yürütenler bu zümre içinde yer alarak servetlerine servet katmaktadır. Ana sorun şu ki bu kurulan ilişkiler ağının başında kim var? O da ispatlanması zor bir soru olacaktır. Fakat çıkarları çatışan insanların ilerde yaşayacağı anlaşmazlıklar bu kirli ilişkiler ağını er ya da geç ortaya çıkaracaktır.

YAZARLAR