Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ali BULAÇ


Savaş meydanlarında ve hava alanlarında “batar”

Yazarımız Ali Bulaç'ın "yeni" yazısıiii


(Tarihsel bir olaydan evrensel mesaj)

Tarihselci bakış açısı Kur’an’ın anlaşılmasında “merkezi/belirleyici paradigma” olarak kullanıldığında hitapta ilahi muradı ve hükümlerdeki maksadı anlamada ne kadar yetersiz kaldığının tipik örneklerinden biri aşağıda ele alacağımız üç ayet kümesidir:

1.

47. Bir de yurtlarından refahtan şımarıp-azıtarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve (halkı) Allah’ın yolunda alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.” (8/Enfal, 47.)

Ayetin iniş sebebi büyük bir özgüven ve şımarıklıkla Bedir’e gelen Mekkeliler hakkındadır. Cuhfe denen mıntıkaya geldiklerinde Ebu Cehil’in dostu Kinaneli Hufaf, ona isterse askeri yardım yapabileceğini söyledi. Bu teklife Ebu Cehil’in verdiği cevap hayli son derece ilginçtir:

“-Eğer Muhammed’in iddia ettiği gibi biz Allah’la savaşıyorsak, Allah’a andolsun, bizim Allah’a karşı koyacak gücümüz yok. Eğer insanlarla savaşıyorsak, Allah’a andolsun, insanlara gücümüz yeter. Yemin olsun, Bedir’e varıp da şarap içmedikçe, cariyeler bize çalgı çalıp şarkı söylemedikçe Muhammed’le savaşmaktan vazgeçmeyeceğiz.”

Bu sözler, Ebu Cehil’in Allah’ın varlığını inkâr eden bir ateist veya bilinmezci bir agnostik olmadığını gösteriyor. Allah’ın varlığına inanıyordu, belki sadece varlığına inanmakla kalmıyor “bir” olduğunu da düşünüyordu, çünkü onun entelektüel zekâsı ve birikimi putları insan ile Allah arasında aracı kılan inancın boşluğunu bilecek kadar zengindi; elbette insan gücünün Allah’a karşı galip gelmeyeceğinin de farkındaydı. Ancak o risalete yani Hz. Peygamber (s.a.)’in Allah’ın seçip gönderdiği bir peygamber olduğunu kabul etmiyor veya kabile rekabeti, kibri ve soy asabesiyle hasım kabileden Allah‘ın peygamber göndermesini hazmetmeyip bu daveti tanımadığını ilan ediyordu. Kısaca bütün “iyi huyları”na rağmen kabile asabiyetini aşamıyor, köle ile efendiyi eşit sayan İslam’ın emrini kabullenemiyordu.

Bedir, Arap yarımadasının önemli panayırlarından biriydi. Anlaşıldığı kadarıyla Mekkeliler, küçümsedikleri Müslümanları yendikten sonra panayıra katılıp eğlenmeyi de planlamışlardı. Yenileceklerine ilişkin en ufak bir endişeye sahip değillerdi. Esasında Hz. Peygamber’in kervanı vuracağını öğrenen Ebu Süfyan, doğu tarafına kaymış, böylelikle kervan tehlike alanı dışına çıkmıştı. Dolayısıyla Mekkelilerin kervanı korumak üzere Bedir’e gelmelerini gerektiren bir sebep de kalmamıştı ama onlar Müslümanlara hiç unutmayacakları bir ders vermeyi akıllarına koymuşlardı. Sahip oldukları askeri üstünlük, savaş donanımı, servet ve gurur onları şımartmış, çalım satar hale getirmişti.

Batar“, umursamazlık, tuzu kuruluk, aldırmazlık, şımarıklık ve azgınlık demektir. Ragıp. Batarın nimetin sorumluluğunu gereğince yerine getirmemek, bahşedilmiş nimeti maksadına aykırı kullanmak olduğunu söyler. Ayette Mekkeli müşrikler için kullanılmış ama Müslümanın imanına da arız olan bir marazdır. Aşağıda göreceğimiz üzere Kasas (28) suresi 58. ayette de buna yakın manada kullanılmıştır.

Bu görünürde kolayca teşhisi zor ruhi maraz halidir. Bu hastalığa Mardin lehçesinde bıtran denir. Allah’ın kendisine verdiği nimetleri, siyasi iktidar, güç ve serveti şımarıkça kullanan, başkalarını umursamayan, çalım satan, temel değerlere karşı kayıtsız-aldırışsız tutum takınan kimselerin davranışıdır. Mekkeliler de azmış ve şımarmış kimseler olarak başkalarına gösteriş yapmak, güç ve iktidarlarını, servet ve kibirlerini sergilemek amacıyla Mekke’den çıkmışlardı. Güçlerini gösteriyorlardı, riyakârca davranıyorlardı, asıl maksatları insanları Allah’ın yolundan alıkoymak, doğruyu bulmalarına engel olmaktı. Yaptıkları şovlarla inkâr ve isyanlarını örtbas ediyorlardı. Riya, insanlara gösteriş yapmak, her şeyi şova dönüştürmektir. Olumlu davranış sergilese bile, riya yapan hakikatte günah ve suçu gizler.

Söz konusu ayetle (8/47) ilgili sorumuz şu: Bu ayetin tasvirini yaptığı kişiler, Arap yarımadasında yaşayıp 622’de savaşa çıkan Kureyşlilere has tarihsel bir profil mi, yoksa dün olduğu gibi bugün ve yarın da dünyanın her beşeri coğrafi bölgesinde rastlanabilen genel bir tipoloji mi? Tarihselci bakış açısına göre tam bir özgüven patlaması yaşayan Kureyşliler bu ayetin konusudur, olay tarihseldir ve 622 yılında kalmıştır, bugüne verdiği herhangi bir mesaj yoktur.

Oysa bizim bakış açımızdan bu, tarihin her döneminde rastlanabilecek tipolojik bir tutumdur. Savaş amacı olsun olmasın, özellikle bir ülkenin zengin ve muktedir zümreleri –eğer kendilerine bağışlanan nimetlerin şükrünü eda etmeyip hayata ve hemcinslerine karşı gerekli tevazuu göstermiyorlarsa- sınır kapılarında, belirgin olarak hava alanlarında, VIP salonlarında benzer davranışları sergilediklerini gözlemlemek mümkün. VIP salonları özellikle diğerlerinden ayrıcalıklı olanların, kibirleri yüzlerinden ve yürüyüşlerinden okunanların bıtranların mekânlarıdır. Mekkeli müşrikler gibi günümüzde canlarının çektiği ülkeleri işgal edenlerin, şehirleri yakıp yıkıp harabeye çevirenlerin de küstahlıkları, gaddarlıkları aynıdır. Tankları, uçakları, füzeleri ve dehşet verici teknolojik donanımları bu derin ruh hastalığının birer dışa vurumudur.

Şu var ki, Allah tarihsel bir olay üzerinden batar içinde olanların yapıp ettiklerini bildiğini, yakından takip ettiğini söylüyor ve eninde sonunda onlara bir sille attığını (veya zamanı gelince) atacağını haber veriyor. Allah ihmal etmez, imhal eder. Savaş meydanlarında ve hava limanlarında Müslüman kılıklı o kadar çok sayıda batar var ki, onları diğerlerinden ayırmak için ortada ahlaki tek bir sebep kalmamıştır.

2.

57. Dediler ki: “Eğer seninle birlikte hidayete uyacak olursak, yerimizden (yurdumuzdan ve konumumuzdan) çekilip-kopartılırız.” Oysa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün aktarılıp toplandığı, güvenli bir haremde yerleşik kılmadık mı? Fakat onların çoğu bilmiyorlar. 58 Biz, yaşama biçimleriyle ‘refah içinde şımarıp azmış’ nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz. 59 Senin Rabbin, ‘ana yerleşim merkezlerine’ onlara âyetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz.” (28/Kasas, 57-59)

Kur’an’ın inmeye başladığı Mekke’de ilahi tebliğin hakikatine içten içe inananlar vardı, vicdanlarını ve akıllarını harekete geçirdiklerinde hemşehrileri Hz. Muhammed (s.a.)’in doğru söylediğini kendi vicdanlarında itiraf ediyorlardı. Zaman zaman da karşılıklı olan konuşma ve sohbetlerden bu anlaşılıyordu. Ancak bunları içine alan sınıfları, kabile asabiyetleri, iktisadi gelirleri, statü ve Arap yarımadası ölçeğinde varolan prestij ve itibarları söz konusuydu. Zenginliklerini, itibar ve statülerini büyük ölçüde Mekke’den ve Mekke’nin içinde yer aldığı Kâ’be’den alıyorlardı.

Düşüncelerine göre bu haram bölgede köklü bir değişiklik meydana gelecek olursa yarımadanın Arapları, sanki artık Mekke’yi ve Kâbe’yi yönetme ehliyetlerini kaybettikleri bahanesiyle üzerlerine gelecek, onları Mekke’den yani yurtlarından sürüp çıkaracaklardı. Bu aynı zamanda iktisadi gelir, refah ve statülerini de kaybetmeleri anlamına gelecekti. Bu ilginç psikolojik bir ruh halidir. Bir yandan hakikatin ne olduğunu, doğruluğun nerede yeşerdiğini bileceksiniz, öte yandan kan ve akrabalık bağına dayalı ilişkileriniz (neseb asabiyeti), ekonomik çıkarlarınız, dünyaya olan tutkunuz sizi bağımlı hale getirecek. İkisi arasında zorunlu bir tercih yapmak durumunda kaldığınızda da hakikate ve doğruluğa sırt çevireceksiniz. İnsanın ruh dünyasını altüst eden bu durum en trajik çatışmaya örnek teşkil eder.

Söz konusu ruh hali içinde olan Mekkeliler birkaç sebepten dolayı yanılıyorlardı: İlkin onlara bol ekonomik geliri ihsan eden yüce Allah’tır. Tarihe bakıp ibret almak lazım gelir. Refah içinde olup da şımaran, mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu unutup aldırışsız, umursamaz hayat süren, büyük imparatorluklar, güçlü devletler, göz kamaştırıcı medeniyetler kuranlar günün birinde helâk olup gitmişlerdir (bkz. 16/Nahl, 112). Şehirlerini büyük bir debdebe ve gösteriş içinde terk eder, zayıf ve güçlülere tepeden bakarlar, yürüyüşlerinde çalım atarlardı. Bu onların ne kadar şımarıp azdıklarının göstergesiydi (8/Enfal, 47 ve 40/Mü’min, 4). Tul-i emel yapıp meskenler, köşkler, saraylar, katlar-yalılar inşa ettiler, umduklarından çok daha az kısa zaman içinde kalıp malikânelerini, şatolarını terk etmek zorunda kaldılar. Yerle bir oldukları için zaman içinde harabeye döndüler, bugün içlerinde oturulabilir durumda değildirler. Sonuç itibariyle bu muhteşem yapılar mülkün asıl sahibi Allah’a kaldı. Bu da gösteriyor ki toplumların ve büyük medeniyetlerin çöküş sebepleri debdebe, israf ve kibir sonucu olmaktadır (6/En’am, 6; 19/Meryem, 40). Büyük medeniyetlerin, hiç sarsıntı geçirmeyecekmiş gibi görülen devletlerin ve toplumların yıkılışında önde gelen küçük bir azınlık başrol oynamaktadır. Kur’an-ı Kerim bu azınlığa “mütref, mele’ veya müstekbir” gibi isimler vermektedir. (Mütref için bkz. 17/İsra, 16; Mele’: 7/A’raf. 66; Müstekbir: 45/Casiye, 31.)

3.

3. Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezası pek şiddetli olan ve lütuf (tavl) sahibi (Allah’tan). O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş O’nadır. 4. Allah’ın âyetleri konusunda inkâr edenlerden başkası mücadele etmez. Öyleyse onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın. 5. Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, “batıla-dayanarak’ mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakaladım. Artık Benim cezalandırmam nasılmış?  (40/Mü’min, 3-5)

Mücahid, 3. ayette geçen “tavl“ın zenginlik ve bolluk olduğunu söylemiştir. Buna göre eğer biri zenginlik ve bolluk içinde ise bu, Allah’ın lütfunun sonucudur. Bu durumda azıp şımarmamalı, israf ve gösterişe sapmamalı, yoksulların hakkını tam vermeli ve mümkün oranda mecburi zekât ve infaklar dışında da Allah yolunda harcamalar yapmalıdır. “Tavl” kelime itibariyle “uzunluk”la ilgili olduğundan, yerine göre harcayan, israf etmeyen, tepeden bakmayan ve bol miktarda Allah yolunda harcayanın üzerinde nimet, yani zenginlik ve bolluk uzar gider, nimet elinden alınmaz. Bu manada “tavl” nimet ve bolluğun devamını ima eder.

O’ndan başka hakiki ilâh olmadığından, eninde sonunda dönüş de O’na, O’nun huzuruna olacaktır. Kişi nimet veya sıkıntı içinde yüzlerce sene (umrun taviyl) yaşasa da günün birinde ölüm gelip onu bulur, ölümden sonra da dirilip ayağa kalkar ve Rabbi’nin huzuruna çıkarılır.

 Bu anlatılanlar birer hakikattir. Söz konusu hakikatleri inkârcılardan başka kimse tartışmaz. Tartışmaya girişenler herhangi bir bilgi temeline dayanmıyorlar (22/Hac, 3 ve 8). Her bir ayet bir veya birkaç hakikate işaret eder. İlahi hakikatleri tartışmaya açanların argümanlarına karşı argümanlar geliştirilir. Bunun en tipik örneği Nemrut’tur. O sürekli İbrahim aleyhisselam ile bu konularda tartışıp durdu, Hz. İbrahim de yılmadan ona tezlerini ve iddialarını çürütecek delil ve burhanlar getirdi (2/Bakara, 258). Kişi eğer duyargalarını açık tutsa, mesela gözlerinin önünde akan şeyleri görebilse, kulağına gelen sözler üzerinde tefekkür etse, kalbiyle akledecek olsa hakikati bulur. Aklını hakkıyla ve yerli yerinde kullanabilme başarısını gösterenler, yüce Allah’ın ister kevni (kozmik-ekolojik) ayetlerinin anlam ve sembollerini, ister vahiyle indirilen bilgi ve haberleri tartışma konusu yapmazlar. İnkârcının gözleri ve kulakları gibi kalbi de iş ve işlev göremez hale geldiğinden ayetleri tartışma konusu yapar, hak ve hakikatin üzerine perde üstüne perde örter, sonunda ruhu gecenin karanlığı gibi zindana hapsolur. İnsan için en büyük felaket aklı ile beş duyu organı arasında kopukluğun meydana gelmesidir. Böylelerinin ruhu ve aklı bedenlerinin yani bedensel his, zevk ve hazların gerisinde kalmıştır. Bu yüzden hak ve hakikati idrak edemezler.

İnkârcılar içinde bulundukları durumun yeterince farkında da değiller. Bilinçleri köreldiğinden ben-idraklerinde temel sorun ortaya çıkar. Kendilerini yeterli yani hakka ve hakikate karşı müstağni, bilgili, kültürlü ve başkalarına karşı üstün görürler. Sahip oldukları maddi-mali imkânları kullanıp şehir şehir gezerler. Ticaretleri, ithalat ve ihracatları, turistik gezileri aksamaz, hava alanlarında, sınır kapılarında pek gösterişli davranırlar, başkalarına çalım atarlar. Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekkeliler böyle idi. Şam-Yemen arasında ticaret yapar, servetlerine servet katarlardı (bkz. 8/Enfal, 47 ve 28/Kasas, 58). Yüce Allah 4. ayette “sakın bunlar sizi aldatıp yanıltmasın, onlara özenmeyin” uyarısında bulunur. Bunların kontrol ettikleri güç ve kuvvet, servet ve iktidar geçicidir, aldatıcıdır. Eninde sonunda zillet içine düşeceklerdir (3/Al-i İmran, 196).

  1. ayet buna kanıt olarak tarihten örnekler verir: Nuh kavmi de bu hataya düşmüş, Nuh aleyhisselâmın mesajını yalanlamışlardı. Diğer insan topluluklarının içine düştükleri yanılgı Nuh kavminden farklı değildi. Ancak sonunda çöktüler, tarihten silinip gittiler. Zaten ayakta kalmaları mümkün değildi, çünkü seçtikleri referans çerçevesi çürüktü. Olmayacak bir teşebbüste bulunuyor, Hakkı batılla çürütmeye, yürürlükten kaldırmaya çalışıyorlardı. Zemini çürük, içi boş, temel varsayımları herhangi bir hakikate dayanmayan iddia ve tezler hakikat değeri olan bilgi ve tebliğler karşısında durabilir mi? “Liyudhizu” fiiliyle aynı kökten gelen “dahz” mekânla kullanıldığında “kaygan zemin” anlamına gelir. Buna göre batılın kendisi kaygan zeminde bulunur, kökü toprakta derinlerde değildir, her an kayar, sallanır ve yıkılır. Hak ise öyle değildir, bu yüzden hiçbir zaman batıl Hakkın karşısında duramaz. Nitekim duramadı, tarihte bolca örneklerine rastlandığı üzere sahiplerini büyük bir azaptan kurtarmaya yetmedi. Yüce Allah’ın ne çetin bir azap verdiğini bilfiil yaşayarak anladılar ama artık iş işten geçmişti, yapacak şey kalmamıştı (22/Hac, 44). Batıl uğruna mücadele edenler eninde sonunda kaybetmek durumundadırlar; tarih boyunca peygamberlerin geliş gayesi uyarıp korkutmak içindir, inkârcılar ise batılı ayakta tutma mücadelesi veriyorlar (18/Kehf, 56).

Bundan asırlar önce yaşayan Zemahşeri (öl. 538/1144) ve Kadı Beydavi (öl. 685/1286) Enfal (8) 47 ve diğer surelerde yer alan bu yöndeki ayetlerin Mekkeli müşrikleri örnek göstermek suretiyle Müslümanları benzer kibirli ve gösterişe dönük davranış ve tutumlardan sakındırmakta olduğunu söylerler.

Böyle yapanlar şarap yerine ölüm kâselerinden zehir içer, zafer şarkıları yerine ağıtlar yakarlar.

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR