Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


“SANA, BELEDİYE BAKSIN!” YARDIM YAPMANIN YENİ YOLU…

Belli bir usule kanuna ve yasaya dayalı olarak yapılan aynî ve nakdî yardımlar şahıslar bazında yapılanana kıyasla ölçümlenebilir özelliklere sahip oluşundan dolayı gözlemlenebilir, değerlendirilebilir ve sonuçta hesap sorulabilir bir işlevselliğe havidir.


Benim çocukluğumda,  büyüklerimiz, birbirlerine yönelik olarak çeşitli konuları içeren latife, yani şaka yollu ve ironik bir şekilde birçok söz, deyim ve cümle sarf ederlerdi.

Baştan belirtelim ki, bu sözlerin bir kısmı acı, dokunalı, haliyle kalp kırıcı idi. Ama bir kısmı da, karşıtına ya ders verir nitelikte ve etkileyici, bir kısmı da ders verir nitelikte olup espriyle karışık bir yapıdaydı.

Olumsuz olanları bir tarafa, içeriği gereği doğru ve yerinde olan ve dile getirilen bu söz, deyim ve ifadeler biz farkında olmasak da zihin dünyamızı şekillendirir, kelime hazinemizi zenginleştir, bilgi dağarcığımıza katkı sunardı. Ki, bunu daha sonra yaşarken net bir şekilde anlayacaktık!

Bu veciz ifadelerden birisi de” sana belediye baksın!” ifadesi idi. İfade olarak hoşuma gider, ama onunla ne kastedildiğini bir türlü anlayamazdım. Dinler ve duyar geçerdim...

Daha sonraki yıllarda, bu ifadenin, adını koyarsak eğer, aslında sosyal belediyeciliğin de ete, kemiğe bürünmüş şekli olduğunu idrak etmiş oldum/olduk.

Osmanlının son döneminde ülkenin ateş yerine döndüğü bir vasatta, askerin cephe, cephe dönüp dolaştığı bir vasatta kırda, bayırda, köyde, şehirde iş yapacak gençlerin kahir ekseriyetinin orduya alınmasına bağlı olarak birçok işin yürümediği görülmüştü.

İşte Osmanlı modernleşmesine koşut olarak ilan edilen Tanzimat sonrası elde kalan Osmanlı toprağında ve hasseten de Anadolu coğrafyasında yerel yönetim kurumları olarak kurulan belediyeler vasıtasıyla çalışma, para kazanma imkânı pek bulunmayan ailelere aynî ve nakdi yardım yapılmaya başlanmıştı.

İşte bu veciz ifade öyle bir zorunluluk sonucu toplumsal zeminde kendine yer bulmuştu.

Belediye/devlet dururken insanlardan ne diye nakdi yardım ve hizmet alınmalıydı ki!

Bu bir açıdan, yani insanlara avuç açmak, onlardan yardım dilemek, bir şeyler istemek toplumsal ilişkileri büyük oranda zedelerken, bir açıdan da yardıma muhtaç insanları ele, güne muhtaç ettiriyordu. İnsanlar, başkasına muhtaç hale geliyordu.

Yardımı salt Allah rızası için yapan bir avuç insanın iyi niyetini, sayûgayretini bir tarafa koyalım. Ki, onla her zaman iyinin peşindeler ve iyiliği mutat, uygulanabilir hale getirmişlerdi.

Ama kavi bir sünnet olan ve maalesef biz Müslümanlar tarafından çarpıtılan içeriği boşaltılan, anlam kaymansa yol açan birçok kavram gibi sadaka kavramı da – o da birilerinin salt iyilik yapması ve ondan tatmin olması anlamında- anlam kaymasına yol açmıştı.

Sadaka Arapça bir ifade olup İslam’a ait bir terimdir.

“Arapça 'gerçek olmak, doğruluk' anlamına gelen 'sıdk' kelimesinin çoğulu olan 'sadaka', İslam terminolojisinde 'bir Müslümanın gönüllü olarak veya dinî bir vecîbeyi yerine getirmek üzere ihtiyaç sahiplerine yapılan maddî yardım' anlamına gelir.

Arapça anlamı bu olsa da Türkçede fakirlere gönülden verilen bağış anlamında kullanılmıştır. Yahudilikte ve Hristiyanlıkta da adı geçen 'sadaka' genel itibarıyla 'ihtiyaç sahibine gönülden yapılan yardım' anlamına gelir ki bunu devletin zorlamasıyla yapılan yardımlardan ve zekattan ayırmak gerekmektedir.”(1)

Yani burada sadaka zekattan ayrı düşünülmesi gereken bir kavram olarak belirginleşiyor olup genel anlamda devletin şer’i usûl çerçevesinde, yıl içerisinde belli bir birikime sahip bulunan kişiden(zengin) alınan kamusal bir hak olduğu halde, sadaka, veriliş amacıyla birçok kişi için verilmesi gereken, onunla kamusal fayda sağlamak yerine tatmin olma ve işlenen amelin durumuna göre cennete girme arzusu da söz konusu olabilirdi. Zira sadaka zekat gibi resmiyete haiz olmayıp ‘gönülden yapılan bir yardım’ı içerdiğinden dolayı, onun belli bir standardı yoktu.

Hatta içerik ve uygulama açısından zekattan farklı olan sadaka verilirken, işin salt Allah rızası esprisi çoğu kez unutulabilir, ya da savsaklanabilirdi. Adeta “başımın, gözümün sadakası olsun” ifadeleri eşliğinde verilen sadakaların büyük çoğunluğu –Allah bilir, ama- bu meyanda idi.

Hayırdan sayılması için ya zekat gibi belli bir şer’i usûl içre hak edene verilmeli, ya da veriş şeklinde belli bir standart yoksa da, mutlaka, ama mutlaka şer’i ölçüye uyulmalıydı.

Uyulmadığı için ola gerek, zekat dışında yapılacak olan yardımların, herkes tarafından değil de, resmiyeti bulunan ve bu resmiyetten dolayı kendine ve uygulamalarına güven duyulan kurumlar eliyle olmalıydı.

Bu iki kurum devlet ve belediyeler ile işi yine kanunlar tarafından belirlenmiş, çerçevesi yasalarca çizilmiş bulunan yardım kuruluşları,stk’lardı..

Denilebilir ki, saydığımız bu son usûlde istismar olmaz mıydı? Elbette olabilirdi, ama olabilir, ya da olabilirdi diye birçok alanda varlığına ihtiyaç duyduğumuz stk’lara bu alanda da inanmamız gerekiyordu. Tabii ki de, onlarda kendilerine yönelik güveni sarsmadan, işi istismar etmeden, edilmesine müsaade gösterilmeden karşı çıkmalı, hesap sormalı..

Bu durum, kendine konu ile ilgi olarak devlette bir konum belirlemiş bulunan ve bu belirlenime göre hareket etmesi gereken kamu kurumu ile halkın oylarıyla yerelde belediyede yönetime gelen kadronun onayıyla iş yapan yerel yönetim kurumunu da bağlardı.

Kişisel olarak yapılan yardımların resmi bir sıfatı ve belirlenmiş salt bir usûlü olmamakla birlikte, onu ifa edeni rahatlatan, mutmain kılan, kalbine sükûn veren ve kişinin anlayışı açısından düşünüldüğünde dinî bir temeli olmasının yanında; gerek kamu kurumlarının ve gerekse de belediyelerin yasallık içerisinde yapıkları aynî ve nakdî yardımların mutmain olma yönü pek net olmamakla birlikte, iyi niyete sığınarak söylesek “ iyilik yap denize at, balık bilmezse halık bilir.” esprisi yardım olgusunu anlamlı kılabilirdi.

Gerçi, her konuda olduğu üzere, önemli olan iyi ve saf halis niyetti.

Yardım konusu ile birlikte ortaya konan, konulmuş bulunan ve konulacak olan amellerden, işlerden sorumlu olan salt insanlar olup, ödül ve ceza konusunda önplana alınmayacak olanlar da kurumlar olacağı bilinmelidir.

Bununla birlikte, ister “baş, göz sadakası” olsun, ister mutmain olma ve öyle bir amelle cennetin yolunu garantileme(!) şeklinde olsun, her daim kişisel yardımların, her ne kadar kültürümüzde yeri bulunan, yapılan yardımı bir elin görmesi halinde diğer elin görmemesi esprisinin varlığına rağmen gururlanma, kibirlenme ve böbürlenme yoluyla yapılan yardımı da boşa çıkarmaya rağmen, kurumsal olarak yapılan yardımlarda bu tür bir gururlanma, kibirlenme ve böbürlenme durumu pek olmayabilirdi.

Orada sadece, o da iktidar eliti ile belediye yönetiminde bulunan kadroyu içeren siyasi partinin/partilerin, bu işi siyasete alet etme riski de işi tehlikeli sulara çekecek ve var olan kurumsallık aşağıdan yukarıya ta tepe noktaya kadar piramit şeklinde bir dizilişe sahip parti üzerinden yine şahıslara kapı aralayacaktı.

Buna rağmen, belli bir usule kanuna ve yasaya dayalı olarak yapılan aynî ve nakdî yardımlar şahıslar bazında yapılanana kıyasla ölçümlenebilir özelliklere sahip oluşundan dolayı gözlemlenebilir, değerlendirilebilir ve sonuçta hesap sorulabilir bir işlevselliğe havidir.

Batı’da Roma ve Bizans’ta olmak üzere Doğu’da ise ta Çin’den İslam dünyasına kadar koca bir alanda dünden bugüne varlık gösteren devletlerin elde tuttukları güce bakıldığında, gerek devletin elde ettiği yapısı, gücü eline bulundurma durumu dini anlayıştan siyasete; kültürden insan ilişkilerine kadar üzerinde yaşanan coğrafyadan bağımsız düşünülmeyeceği gibi, bir de bireyden topluma kendi yapması gereken işini devlete havale etmesi birçok fenomeninde oluşmasına, ortaya çıkmasına, arz-ı endam etmesine kapı aralamıştı.

İşlerin bir açından devlete teslim edilmesi, ya baştan beri, ya da devletle birlikte bir temsiliyet sorununu da beraberine getirmişti.

Aklın yolunun bir olduğuna vurgu yaparız hep. Eğer bu önerme doğru bir mantık önermesi ise, Doğulu toplumların kendine düşen işleri devlete teslim etmesi, ya  insanların kendi başlarına bir iş yapamadığını, ya da “madem benin adıma iş yapacak bir devlet varsa, ben de kendi imdi işlerimi ona teslim eder, rahatlarım!” mantığı söz konusu idi.

Ya biri, ya da diğeri!

Sonuçta hangisi olursa olsun, coğrafyanın kader oluşuna bakıldığında; bir açıdan Doğulu insan(Türk, Çinli; Müslüman, Hıristiyan vs.) tarihi süreçte, kendi oluşturdukları zaaflarının da etkisiyle  “devletlü” olup çıkmışlar ve en basit hadiselerde dahi onsuz iş yapamaz bir duruma düşmüşlerdir.

“İlk taşı kim attı” sorusuna takılmadan işe bakarsak, birbirini var kılan bir gerçekle yüz yüzeyiz, o da “kalkanı yeri gider..” misali, bireyin ve toplumun kendine özgü “iğneden ipliğe olacak şekilde” birçok işi başkasına bırakma düşüncesi, ihtiyacı olan insana, aileye verilmesi gereken parasal yardımın da görünen o ki, ilgili devlet kurumu ile belediye birimi tarafından, bir de yine var olan yasallığa uygun olarak ilgili stk’lar tarafından yapılacağı gerçeği öne çıkmış olacaktır.

Zira maddi bir ibadet olan zekatında devlet tarafından toplanması; klasik ve modern dönem farkına takılman söylersek yine devletin uhdesinde kalmasını gerektirmektedir.

Müslüman yerine göre bireyselliği, cemaat ve cemiyet olmayı önemser, önceler, onu alabildiğine tahkim eder, ama yerine göre de bir üst yapı olan devlete yönelir, kendini aşan işlerin yürümesi için o mekanizmayı devreye sokar. Zira kendini aşan işler için siyaset kurumuna, siyasi partilere, parlamentoya vs. ihtiyaç duyar. Siyaset yapmak bir açıdan sivil kalmaya delalet ettiği gibi, bir açıdan da devleti kendisi için “içte ve dışta” görünür olmasını, gücü temsil etmesini temin etmek içindir.

Bu böyle olunda, savaşta ve barışta bir üst yapı olan devlet ve belediye ile ilgi alanına göre stk’lar birçok alanda inisiyatif alır, alınan kararda söz sahibi olur, işlerin yürümesine katkı sunar.

O zaman bize belediye ve “devlet” baksın! Tabii ki de sivil alanlara halel getirmeden, o alanlara yatırım yaparak oraları cidden  tahkim ederek ve olması gereken insicamı sağlamak.

1) https://tr.wikipedia.org/wiki/Sadaka



YAZARLAR