Şakir KURTULMUŞ


SAHAFLAR AĞLIYOR

Yazarımız Şakir Kurtulmuş'un Özgün İrade Dergisi Kasım Sayısında yayımlanan yazısı...


Hemen hepimizin içinde sahaflarla ilgili ayrı bir hikaye vardır. Bizim hikayemiz de, üniversite tahsili için İstanbul’a geldiğimiz 1976 yılında başlar. İlk gün kayıt işlemlerini bitirir bitirmez kendimi sahaflardaki kitap kokusunun içinde bulduğumu hatırlıyorum. Orada, akşama kadar kitapla iç içe oldum. Kaldı ki bir kültür, sanat-edebiyat-şiir ve dostluk kenti olan Eskişehir gibi bir kentten gelmiş olmamıza rağmen İstanbul’a dışarıdan gelen herkes kendisinin taşradan geldiğini kabul eder. İstanbul dışı, bir bakıma taşradır İstanbul için. Kitabın, sanatın, kültürün, edebiyatın, şiirin, musikinin kaynağıdır İstanbul. Tarihe adını ‘medeniyetimizin başkentler başkenti’ olarak yazdırmış olan İstanbul, kültürel mirasın yanı sıra hemen her bir köşesinde yatan kutlu sahabelerin ışığı ile gönüllerimizi aydınlatma özelliği bakımından da ayrı bir önem taşır. Bu yönüyle de huzur verir uygarlığımızın başkenti.

Yıllarca kültür kenti olması sebebiyle yayıncılığın da beraberinde geliştiği bir süreç yaşanmıştır. Binlerce yayınlanmış kitap, yayınevleri, dergiler, gazeteler her gün yeni bir heyecan ve yeni bir çaba olarak sunulur önünüze. Burada yayınlanan yeni bir kitabı, ertesi gün kitapçıların vitrinlerinde görebilirsiniz. İstanbul dışında Eskişehir’de bile olsanız, yeni bir kitabı ancak bir hafta sonra kitapevlerinde bulabilme şansına sahip olursunuz. Gerek gazetede gerekse yayınevlerinde mürekkep kokusunu içine sindirmiş, gazetenin, kitabın veya derginin yayın süreci içinde her safhasını, dizgisini, tashihini, kapak oluşumunu, cilt ve baskı işlerini matbaada takip edip yayına hazırlama aşamasında her saniyeyi canlı olarak yaşamışsanız, ertesi günü o gazetenin, derginin veya kitabın basılı bir biçimde kitapevi vitrinlerinde veya bayilerde yerini aldığını görmenin zevkini, mutluluğunu kelimelerle anlatamazsınız. Bu zevki ancak kitapla böylesi içli dışlı olabilen kitap dostları yaşayabilir.

Yayınevleri ve basının merkezi konumundaki Cağaloglu’ndan geçerken, her an bir yazar ya da bir şairle karşılaşmanız mümkündür. Üretmen Han’daki Diriliş bürosunda Sezai Bey’i ziyaret edebilirsiniz. Şayet vapurla karşı kıyıya gidip geliyorsanız, bir seferinde mutlaka Sezai Bey’le aynı vapurda seyahate denk geliyor olabilir, Beyazıt Meydanı’nda Nuri Pakdil’le karşılaşabilirsiniz.

Küllük kıraathanesinde edebiyat sohbetleri yapan şiir ve kültür adamlarını görmeniz mümkündür.

Sahaflar da edebiyatın, sanatın, kültürün, şiirin ve musikinin kalbinin attığı bir yerdi o zamanlar. Her kitabevinde mutlaka eskiye ait yeni bir şey bulmanız mümkündür. yüzüne yaklaştırarak derin Eski eserlerin bulunduğu bölümlerin müdavimi olan ilgili okurları vardır. Oradaki kitapları büyük bir dikkatle incelerler. Eski bir kitabın sayfalarını karıştırırken büyük bir itina ile sayfaları açtığını, derin kokusunu içine çektiğine rastlarsınız bu okurların. Kitap dostudur onlar. Uzaktan tanırsınız onları.

Diriliş Yayınları, Sezai Bey’in kitaplarını peş peşe yayınlamaya başlamıştır. Sahaflarda eski kitapların arasında bir ‘körfez’, bir ‘şahdamar’ bir ‘hızırla kırk saat’in ilk baskılarına rastlarsanız, nasıl o kitabı orada bırakıp gidebilirsiniz ki? Tabii ki bırakamazsınız ve alıp hemen orada Çınaraltı’nda oturur, okumaya başlarsınız. Arkadaşlarınız gelir, çay içersiniz. Kitapla oturur, kitaptan konuşursunuz. Cahit Zarifoğlu’nun İşaret Çocukları’nı Eskişehir’de bir arkadaştan alıp okumuştum. Burada eski kitapların arasında bir yerde -beş altı kadardı sanıyorum- hepsini satın alarak arkadaşlara dağıtmıştım.

Arkadaşlarla randevulaşırken, ‘Sahaflarda buluşalım’ derdik. Buluşma noktamız, görüşme yerimizdi sahaflar. Beklerken, vaktimizi de kitaplarla ilgilenerek geçiriyorduk. Her zaman yeni kitapları ve dergileri önce burada görme imkanı vardı. Ayın ilk günleri, aylık dergilerin piyasaya çıktığı günlerdir. Ekonomik gücümüz el verdiğince alabildiğimiz dergileri düzenli satın alarak takip ediyor, alamadıklarımıza da ayaküstü bakıp inceliyormuş gibi yaparak okumaya çalışıyorduk. Aylık sanat-edebiyat dergilerini bu yolla izlemeye çalıştık uzun bir süre. Daha sonraki ziyaretlerimizde yine eski kitapların arasına dalar, mutlaka bizi bulacak, bizi bekleyen kitapları yakalamaya çalışırdık. Kitapevlerini dolaşırken Ebubekir Eroğlu, Ahmet Kot, Kamil Eşfak Berki (İstanbul’a geldiği zamanlarda) çok sık rastlayabileceğiniz isimlerdi. Keza Mustafa Kutlu, Durali Yılmaz, Mustafa Miyasoğlu, Abdullah Uçman, İsmail Kara sahaflarda sıklıkla görebileceğiniz kişilerdi. Konum itibariyle merkezi bir yerde bulunduğu için yolumuz o civardan geçsin geçmesin mutlaka sahaflara girer, orada kitapları kokladıktan sonra gideceğimiz yere giderdik.

Üniversitede ilk yıl, İlim Yayma Yurdunda kaldım. Okuldaki derslerden bitince önce sahaflara uğruyor, sonra yurda dönüyorduk. Mehmet Ocaktan’la aynı odada kalıyorduk. Odada kalan diğer arkadaşlar ışıkları söndürüp yatıyorlardı. Biz ise dışarıdaki sokak lambasından içeriye sızan ışıkta yatağımızda kitap okumaya çalışıyorduk. Yurdun bahçeye açılan medrese odaları vardı. O odalardan birisini çalışma-okuma odası olarak kullanmayı çok istediğim halde (eski öğrencilerden bize fırsat kalmamıştır) içimde ukde olarak kaldı. Bir odamız olmadı maalesef. Fakat ilerde tanışacağımız arkadaşlar sayesinde o odalarda güzel vakitler yaşadık, kitap okumaları gerçekleştirdik. Matematikçilerin, mühendislerin çizimlerinden arta kalan zamanlarda kullanabildiğimiz bu odada çok yankılandı Sezai Karakoç’tan, Cahit Zarifoğlu’ndan, Erdem Bayazıt’tan okuduğumuz şiirler. Yurtta kalan öğrencilerin çoğu okuldan yurda, yurttan okula sürüp giden tekdüze bir hayat yaşıyordu. Kitaplara ilgileri yok denecek kadar azdı. 1980 öncesi, anarşik olayların giderek yoğunlaştığı bir dönemdi yaşanılan. Böylesi bir ortamda vaktini yurtta kalarak geçirmeye çalışan öğrencilerin kitaba yönelik ilgilerini artırmak ve kitaplarımızın okunmasını sağlamak amacıyla yurtta akşamları sergi açıp kitap satmaya başladım. Üstat Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’dan çıkan kitaplarını, Sezai Karakoç’un Diriliş Yayınlarından peş peşe çıkan kitapları ile edebiyat dergisi yayınlarını sergiliyorduk. Ayrıca beyaz kağıda basılı gazete boyutundaki Diriliş’in her yeni sayısını alıp yine burada yurtta, zaman zaman da Fatih Camii’nin karşı kaldırımında caddeye sergi açıp satıyordum.

Kitapla olan dostluğumuz sağlam bir zeminde yer buldu ve ilk günkü sıcaklığıyla gelişti.

Hemen her gün uğradığımız sahaflarda ya biz kitapların içine giriyorduk, ya da kitaplar bizim içimize. Aileden ekonomik destek göremediğimiz için aldığımız bir tek bursla idare ediyorduk. Fakat harçlığımızın neredeyse tamamını kitaplara ayırıyorduk. O yaz Eskişehir’e dönmedim, Yeni Devir’de işe başladım. Üsküdar’da arkadaşlarla bir ev kiraladık ve yurttan ayrılıp oraya yerleştik. (İlhan Kutluer’le aynı odayı paylaştık.) Gazeteden aldığım maaşın üçte birini evin masrafları için ayırıyor, üçte birini yol, çay ve sigara masrafı olarak kullanıyor, kalanı ise düzenli olarak kitap ve dergilere ayırıyordum. Kütüphanemin büyük bölümünü o yıllarda bu imkan sayesinde oluşturduğumu söyleyebilirim. Üsküdar’da kaldığımız bu süre içinde de her gün gazetedeki mesaiden sonra (fakültede gece derslerine devam ediyorduk) okul saatine kadar vaktimizi yine sahaflarda kitapların arasında geçiriyorduk.

Bir Şubat İki Bin On İki

Kar, iki üç gündür İstanbul’a konuk oldu. Nasıl da özlemişiz… Yıllar var ki böylesi güzelliği yaşamamıştı İstanbul. (kimileri buna esaret diyor ne yazık ki) Her taraf bembeyaz. Rabbim ne güzel nimetler bahşetmiş bize. Pencereden seyrediyorum karın yağışını. Beyaz düş çağırıyor, beni de arasına almak istiyor. Gitmeliyim… Gitmeliyim diyor ve dışarıya çıkıyorum.

Karla yürüyorum.

Kar şiir okuyor.

‘Allah kar gibi yağıyor gökten’

Sezai Karakoç’un ‘Kar’ şiirini okuyarak yürüyorum karla birlikte.

Karla yaşıyorum. Karı seviyorum.

Karla çocuklar arasındaki ilgiye öykünüyorum.

Bugün Çapa’ya muayeneye gideceğim. Tetkiklerim erken biterse tekrar bu güzelliği yaşamak istiyorum.

Kar şiir yazıyor.

Kar şiir gibi geliyor üzerimize

Kar gibi geliyor kar…

Umduğum gibi erken bitiyor tetkikler. Çapa’dan Beyazıt’a kadar yürüyorum karla birlikte.

Ne güzel yağıyor kar. Kardan sakınan, kaçan insanlara hayret ediyorum. Ne yazık ki eşyanın, nesnenin arkasındaki gizi görme yetisine erişememişler diye düşünüyor, onlar için dua ediyorum.

….

Kapalıçarşı’ya bakan kapısından giriyorum sahaflara. Yürüyorum. Aramıza yılların girdiği, uzun süre görüşemediğim bir dostla karşılaşma anındaki heyecanı, aşkı yaşıyorum…

Yürüyorum. Otogardaki çığırtkanlar gibi ‘buyrun abi’ diyen çalışanların sesini duymak istemiyorum. Vitrinlere bakıyorum. Dükkanlara girip çıkıyorum sırayla. Garip bir durumla karşılaşıyorum. Hüzünleniyorum. Kitaplar da değişmiş insanlar gibi, diye düşünüyorum. Eskiden vitrinlerde sadece yeni çıkan kitapları görebilirdiniz. Şimdi ise vitrinlerin neredeyse tamamı ders kitapları, üniversiteye hazırlık kitapları ya da memur sınavları ile ilgili kitaplarla süslenmiş. Vitrindeki diğer kitapların bir bölümü ise reklam kitapları, medyatik kitaplar. İçeride, şiir-edebiyat türü kitaplar bulmayı hayal ediyorum. Ama onlara da çok az yer ayrılmış. Sahaflar sanata, edebiyata küsmüş olabilir mi diye düşünüyor, sanat-edebiyat mı yoksa sahaflara küsmüş acaba diye sorguluyorum. Kitap kokusunu özleyen insanların sayısı da azalmış herhalde. Kitap karıştıran, kitap koklayan birisine rastlar mıyım diye bakıyorum, maalesef bulamıyorum. Tanıdık bir sima, tanıdık bir şair-yazar var mıdır acaba diye bakıyorum.

Kimseyi bulamıyorum.

Kitaplar ağlıyor.

Kitaplar dostlarına ağlıyor.

Kitap dostları kitaba ağlıyor.

“Allah kar gibi yağıyor gökten.”

Çalışanlardan birisine birkaç kitap ve dergi ismi soruyorum. Biz satmıyoruz, burada bulamazsınız. İnternetten kendi sitelerine girip sipariş verebilirsiniz diyor, garipsiyorum. Kitaba-dergiye ulaşmak git gide zorlaşıyor sanki, diye düşünüyorum. Çınaraltı kapısından çıkıp meydana doğru yürüyorum.

Hüzün dolu gönlümü sakinleştirmek için Bayazıt Camii’ne giriyorum…

Kaynak: http://ozgunirade.com/sahaflar-agliyor/



YAZARLAR