Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Seyit Ahmet UZUN


SADECE SENİN İÇİN GÜCÜNÜ HİSSET

Yazarımız Seyit Ahmet Uzun, Bilge Öztekin’in, Koloni Yayınları arasındançıkmış bulunan “Sadece Senin İçin Gücünü Hisset” adlı eserini değerlendiriyor.


SADECE SENİN İÇİN GÜCÜNÜ HİSSET

Bilge Öztekin­- Koloni Yayınları

Kitap, ismiyle insanı özel kılmayı amaçlayan bir ufku insanlara sunmayı daha başından ortaya koyuyordu. Önsöze baktığımızda yazar her insanın kendisine ait özel sorunları olduğunu dile getirerek bu sorunlara kitabın çözüm olacağını ilan ediyor. Bunun biraz iddialı bir söylem olduğunu düşünürken yazar ilerleyen satırlarda bu düşüncesini tashih etme gereği duymuş.

“Okuyacağın bu kitapla bütün sorunların üstesinden geleceğini söylemek muhtemelen çok iddialı olur. Ama sorunları gözünde büyütüp ah vah etmek yerine öncelikle sakin olup huzura yelken açacağın teknikler öğreneceksin.”

Bu tekniklerden en akılda kalıcı olanı nefes egzersiziydi. Nefesi alıp bir müddet tutup iyi düşünceleri hissetmek ve düşüncenin bütün vücuda yayıldığını düşünmek ve sonra nefes vermek…

Yazarın düşüncesinde nefesin ayrı bir yeri olduğunu kitabın ilerleyen sayfalarında gördüğümüz gibi ilk konuda da buna vurgu yapmaktadır. bugüne kadar okuduğum kişisel gelişim kitaplarından farklı olarak yaratıcının ve ilkelerinin çok etkin bir şekilde terapi yöntemi olarak kullanıldığını gördüm.

Kitap insanlığın aklını kurcalayan bir konuya­ farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Bu dünyaya bizim haberimiz olmadan ve istem dışı geldiğimiz tezini eleştirerek insanların bu konuda bilgilendirildiklerini belirtmektedir. Bunu da bir ayetle açıklamaktadır.

“Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.” Araf/172

Nefsin yakıtı nefestir. Nefes biter, nefis çıkar. Ve ruh gerçek yurduna döner. Yaratıldığımız anda bize bahşedilen sayılı sermayemiz zaman değil, nefeslerdir. Evet bizim “Rabbimiz senden geldik ve sana döneceğiz.” Sözünün ham maddesi toprak olan beden elbisesi giyerek imtihan olmaya gönüllü olarak geldiğimizi dünyadayız.”

Yazar kişisel gelişimi tasavvuf düşüncesiyle harmanlayarak yeni bir kişisel gelişim tarzı denemeye çalışmış. Bunu yaparken bütün dinlerin iyi ve kötüyü bir tutmadığından yola çıkmaktadır.

Burada aklıma J.J. Rousseau’nun ‘Emile’ isimli kitabının girişindeki söz aklıma geldi. “Yaratıcının elinden çıktığından her şey iyidir. İnsanın elinde bozulur.”

Kitapta gördüğüm en önemli hususlardan birisi bu düşüncenin gerçekleştirilme çabasıdır. Yazar bütün gayretiyle yaratıcının, insanı yozlaşmaktan, çirkinlikten uzak tutmaya çalıştığını vurgulamaktadır.

“Ruh kendini yaratan ile huzur bulur.”

Yazarın bu düşüncesini Kur'an’dan aldığını düşünmekteyim. Çünkü genelde referansı orası oluyor. Yazarın bu sözünü okuduğumda aklıma şu ayet geldi. “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.” Rad/28

Kitabı okurken bir dervişin öğütlerini dinliyormuş gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Kendinizi hafif esen bir rahmet rüzgarının esintisinde titrerken buluyorsunuz.

“Sevgi ve güven bir çiçek misali insanın kökünü besleyen yaşam suyudur.”

“Bize kendimizi kötü yani suçlu hissettiren duygulardan uzak yaşamak içimizdeki sevgiyi ve güven duygusunu besler.”

Kişisel kitaplarının açmazlarından birini bu kitapta da gördüm. Melek insan oluşturmaya çalışıyorlar. İnsan nefis taşıyan bir varlık olması münasebetiyle inişler çıkışlar yaşayacaktır. Aslında yazar bunu, “Hayat tek düze değildir ve EKG dalgası gibidir.” diyerek dile getirirken mükemmeliyetçi bir yaklaşımı da söylemeden edememiş.

“Burada önemli olan bu EKG çizgilerini normal ve dengede hayatın akışında çizmenizdir.”

Hayat EKG çizgisi gibi inişli çıkışlıdır. Duygularımızla bu hayatı yaşarız. Hep en iyi insan, en iyi varlık olmak için affediciliğin girdabında kaybolmak… İyi insan her zaman affeden, bağışlayan mıdır?

Hayır insan bazen iyiliğin ne olduğunu unutuyor. İyi olmak herkese aynı şekilde iyi davranmak değildir. Sadi Şirazi, “ Keskin dişli kurda acımak koyunlara zulümdür” derken belki de Yaratanın, kitabı keriminde belirttiği, “Allah_ zalimleri sevmez!” ilkesini hayata taşımaktadır.

Her halde, her şartta, herkese iyi olmak iyiliğin anlamını kaybettiren bir yaklaşımdır. İyi olmak her zaman alttan alıcılık, affedicilik, barışçı bir anlayışı benimsemek değildir. Bu insan fıtratına da aykırıdır. Gerçi yazar ara ara bu duygulara yaklaşmaya çalışsa da yeniden kişisel gelişimin sihirli polyannacı akımına kapılmaktadır. 

“Üzülebilirsin, ağlayabilirsin, kalbin yanabilir de. Öyle ruhidir ki hissettiğin, öyle içtendir ancak burada fark etmen gereken sen bu yapılan olumsuz fiillerin hareket, hakaret, söz, davranış, senin dünyanda manası her ne ise bunların hiçbir yerinde yoksun. Hali ana yaşatan sahibidir.”

Bu düşünce kırılganlığı, incinmişliği kabul psikolojisi vermektedir. Bunu hayatın içinde genel olarak ele aldığımızda, yanlış yapan insana yaptığı yanlışın bedeli ödetilmediği zaman yanlış yapanın yaptığı yanlışı anlamadığını görmekteyiz. Hatta bazı durumlarda bu yaklaşım kötülüğü yapana güç vermektedir. Bu yaptığı haksızlığı kendisinin hakkı olarak görmektedir.

Yaratan da yanlış yapanları ancak yaptığı yanlışın farkına varması ve af dilemesi durumunda affetmektedir. Bozguncuları, kibirlileri, fitnecileri, insanları küçük gören şımarık ukalaları ve zalimleri sevmediğini belirtmektedir.

İnsanlar bazen merhametinizi acizliğiniz olarak algılayabiliyorlar. İşte kitabın eksik gördüğüm yönlerinden birisi de bütün insanları aynı özellikte görmesi ve herkese aynı şekilde sevgi ve merhamet ekseninde yaklaşılması vurgusudur.

Gerçi bazı sayfalarda bununla ilgili gelecek eleştirilere önlem olacak cümlelere de yok değil.

“Gerçeklerden kaçın, pollyannacılık yapın demiyorum, gerçekleri kabul edin ancak iyi hale çevrilmesi için siz onun için anlattıklarının çözümlü bir versiyonunu hayal edin ve buna inanın, gönül bağı kurulmuş iki insan arasındaki enerji çok yüksektir.”

Anlatmak istediğimizde tam buydu. Her insan birbiriyle gönül bağı kuramıyor. Köprüleri yıkmış ve yıkıcılığı meslek haline getirmiş insana hala sempatik davranmak, ‘İyiye çevirme enerjisi’ değil de ‘Kötülükte boğulma’ psikolojisi verir insana.

Ebu Leheb ile Ebu Talip’i bir tutma çabasına girmek sırf insan oldukları için böyle düşünmek doğru değildir.

“Sizin dünyanızda saygıyı hak etmiyor diye düşündüğünüz kişilere saygı ve nezaket göstermeniz onlara prim vermek değildir. Bu kendinize, varlığınıza, alanınıza saygıdır.”

Yazarla bu konuda maalesef aynı düşünmüyorum. İnsanın kendisine değer vermeyen, saygı duymayan birine değer vermesi kişinin kendisinin değer kaybından başka bir şey değildir. saygısızlığı davranış haline getirmiş birine saygı duymaya devam etmek sadece onun saygısızlık yapmadaki cüretini arttıracaktır.

“Tümüyle her şeyiyle, herkesiyle bütün bir hayatı anne yüreği ile sevdiğin an kendini sevmenin manasına ruhu parıltılarına ulaşabilirsin.”

Bu Allah’ın insanlar için sosyal hayata koyduğu temel ilkelere aykırıdır. Herkes, her şeyiyle, her şekilde sevilmez. Allah da sevmemiş, peygamberler de…

Yazar kötülüğe bakarken tek yönlü bakmakta ve kötülüğün nihayetinde yapana döneceğini söylemektedir. Bu yaklaşımı da tartışılır.

“Kötülük ne kadar yapılırsa yapılsın kısırdır. Eninde sonunda kıyameti kendisinde kopar.”

Bu ahiret için doğru olsa da maalesef kötülüğün karşısında güçlü bir şekilde durup davranışın yanlışlığını hatırlatıp bedelini ödetmediğin zaman kötülüğün kıyameti hep mazlum ve masumların üzerine kopuyor. Felsefede ölüm düşüncesiyle ilgili şöyle bir söz vardır.

“Ölümden korkmaya gerek yok, çünkü ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde ise ben yokum!”

Söz sihirli gibi dursa da hiç gerçekçi değil. Epiuros’un göz ardı ettiği husus, ölümün kişide oluşturduğu korku, gelen ölümün kendisini götürmesindendir. Yazar da “Kötülük yapanların kıyametinin kendi üzerine kopacağını söylerken haksızlığa uğrayanların yaşadığı acıları ve bu acıların yaşattığı travmayı görmezden gelerek mutluluk iksiriyle sarhoş olmamızı dile getirmesi tabi ki kabul edilir değildir.

Şükür yaratanadır. Ama asla kötülüğü davranış haline getiren bireylere hoşgörüyle yaklaşılması doğru değildir. kötülük yapana hakkını vermek adalettir. Kendisini düzeltme şansı verilmesine rağmen hala devam ettiği kötü davranışlar karşılık görmediği zaman yaptıklarını hakkı olarak görecek ve bu da onu daha çok azdıracaktır.

Amin Maalouf, Işık Bahçeleri isimli kitabında harika bir tespitte bulunmuştur. “O yaratıcılığı insana emanet etti. Karanlığın gücünü azaltmak, ilk başta insanın görevidir.”

Kötülüğü ortadan kaldırmak için ilk önce kötüye yaptığının yanlış olduğunu hissettirmek gerekir. Sonra kötülükten dönmesi için uyarılmalıdır. Bu da yeterli olmuyorsa bedeli ödetilmelidir. İnsanın vicdanı kötülüklere bedel ödetilerek değil sessiz kalınarak yaralanır.

Bu hususlara rağmen kitap birçok sayfalarında terapi yöntemleri sunmaktadır. Bunu yaparken yoga ile namazın farklı olduklarını vurgulaması da dikkat çeken bir bakış açısıydı. Kişisel gelişimi tasavvufla harmanlayan yazar kitabında gerçekten güzel yaklaşımlar da, açılımlar da sunmuştur. İnsanın kendisini ve yaratanını tanıma açısından içe yolculuk, sahip olduklarımızın kıymetini bilmek, şükür, sabır kavramlarına getirdiği yorumlarda üzerinde durulması gereken konulardır.

Kitabı okurken bana sunduğu yeni bakış açılarından dolayı teşekkür ederken gördüğüm aşırı acıma, sevgi, tevazu duygularına getirdiği yorumlara da eleştiri getirmeye alıştım. Kitap okumak ne yıkıcı eleştiri ne de aşırı sahiplenmek değildir. Kitap okumaları yazarlarla yapılan sessiz sohbetlerdir.

Severek okuyacağınız bir kitap “Sadece Senin İçin! Gücünü Hisset!” Bilge Öztekin’ tanışacağınız bir ortam.

YAZARLAR