Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Aziz DARICI


Profanlaşan Batı’nın İslam Korkusu Üzerine

Yazarımız Aziz Darıcı'nın, Özgün İrade Dergisi 2020 Kasım(197.)) Sayısında yayımlanan yazısı...


Dünya genelinde yaşanan “profanlaşma” emaresini, bazı coğrafyalarda hızlı ilerleyişini, hakikatle olan ilişkisinde aramak gerekmektedir.

Hakikatin özlü ifadesi olan insan, hakikatten uzaklaştıkça kendine yabancılaşmakta ve dolayısıyla değer yitimi yaşamaktadır. Hayatın anlamı doğru okunmadığında yaşanan “anlam ve amaç krizi” insanın tüm benliğini sararak, insanlığı yoksulluğa-yoksunluğa götürmektedir. Dünya genelinde yaşanan “profanlaşma” emaresini, bazı coğrafyalarda hızlı ilerleyişini, hakikatle olan ilişkisinde aramak gerekmektedir. Çünkü hakikat, anlam ve amacın yegane ifadesidir. Din-İslam, vahyin hakikatle ilişkisi üzerinden insanla buluşmasıdır. Bu noktada vahiy yalnızlaşan- yoksunlaşan insana tek gerçek umudu taşıyan, nihai amaç açısından özlü cevapları barındıran hakikatin bilgisidir.

Vahyi arka plana itme çabası olan profanlaşma, insanın iç dünyasının yoksullaşması anlamında kullanılan kavramdır. Diğer bir deyişle insanın, değerli, önemli ve kutsal olanla bağlarını koparmasıdır. İki şey arasında olması gereken bağ-ilişki yoksa; orada bir yabancılaşma-ıraklaşma söz konusudur. Bu yabancılaşmayı yoksullaşmaya-yoksunluğa götüren süreç, insanın kendi tercihlerine yüklediği anlamdır. Çünkü “Her insan, bilerek ya da bilmeyerek, fakat her durumda anlam arayan bir varlıktır. Çünkü yaratılışı gereği bir anlam’a inanmak zorundadır. Bu noktada “anlam” inancı, insanüstü, manevî bir kategoride yer alır. İnsan nefes aldığı sürece olumlu-olumsuz, iradeli-iradesiz tüm tutum ve davranışlarında “anlam” bulmaya yöneliktir.”(1)ifadesi,insanın anlam yüklemeye çalıştığı tüm kutsallarının kendi dilindeki ifadesidir. Coğrafik bir yer veya zeminden çok zihinsel bir sorunu ifade eden Batı aklı, hakiki değerlerin insanla buluşmasındaki engellerden bir tanesidir. İnsanlığa sunduğu tüm hizmetlerin keyfini yaşarken, emeğinin karşılığını fazlasıyla almakta lakin hakikatle ilişkisinde yoklukları oynamaktadır.

Genelde Müslümanların hakikatle olan muhabbetinde saflığını kaybettiği bilinmektedir. O yüzden gayrete tabi olunmayan seçilmiş-seçkin olmak gibi dilsel söylemlerin yaşam pratiğinde bir karşılığı olmamaktadır. Profanlaşmanın bu noktada coğrafya tanımadığını, kıtalar dolaştığını, zihinleri dumura uğrattığını belirtmek gerekmektedir. Hakikatin rolüne soyunan tüm kişi-kurumlar hakiki kutsalın dışında, kendine ait özel kutsallıklar oluşturduğu, İslam’ın kutsal saydığı şeylerden daha kutsal şeylerin kutsandığı bilinmektedir. Müslümanların buradaki sorunu genel anlamda hakikatle olan ilişkisini kesmesi olarak değil de hakikatle olan yanlış ilişkisidir-iletişimidir. Batı pozitivist aklın ürettiği modernizmin yardımıyla bu yanlış iletişimin Müslümanları götüreceği durak “profanlaşma”dır. Yani Batı’nın da yaşadığı tüm değerlerden kendini beri kılma, hakikatten uzak düşme tehlikesidir. İnsanın iç dünyasının yoksullaşması –yoksunlaşması, amacını kaybetmesi; tamda amaçsal boşluk denilen kavramın zihinleri sarmasıdır. Bu boşluğa düşen her insan, krizdedir ve zamana oynamaktan başka bir gaye taşımamaktadır.

Profanlaşma, sadece Batı üzerinden okunacak bir süreç olmadığını belirtmiş olduk. Örnek olarak; Alman teolog Wesley “Korkarım ki zenginliğin arttığı yerde, dinin içeriği de aynı oranda cılızlaşmaktadır. Bu nedenle, gerçek dindarlığın hangi bir biçimde dirilişinin uzun zaman almasının, eşyanın tabiatı gereğince nasıl mümkün olabileceğini kestiremiyorum. Çünkü din zorunlu olarak hem çalışkanlığı (endüstri) hem tasarrufu (tutumluluk) üretmek zorundadır. Bunlar da sadece zenginlik getirebilir. Fakat zenginlik artarsa, o zaman tüm biçimleriyle gurur, tutku ve dünya aşkı da artar. Öyleyse kalpte kökleşen bir dinsel anlayış anlamına gelen Metodizm bu anlayışla yeşil bir ağaç gibi çiçeklenebilirken, onun bu duruma direnmesi nasıl mümkün olabilir. Metodistler her yerde çalışkan ve tutumlu olurlar; bunun sonucu olarak da onların malları artar. Bu nedenle mal artışına uygun olarak onlar da gurur, tutku, dünyevi ve bedensel arzular ve kibirlilik gelişir. Sonuçta dinin biçimsellik alsa da ruhu gitgide kaybolur. tertemiz dinin bu süren çöküşünü engellemenin hiçbir yolu yok mudur?”(2)haklı olarak bir soruyu ve sorgulamayı dile getirmektedir. Batı dindar kesimlerinde, muhafazakar yapılarda bile profanlaşma emaresi hoş karşılanmamaktadır. Dine, dolayısıyla kendi değerlerinden kopan her akım-anlayış ciddi bir tepkisellikle karşılanmaktadır. Dünya-insan-varlığın kendisi topyekûn profanlaşma tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Burada Batı’daki sorun, hakikatle olan mesafesindedir. Pozitivist aklın suyuna-huyuna giden Batı aklı, bu noktada tercihini genel anlamda değerden-anlamdan-kutsaldan yana değil de; kutsalı temsil eden tüm sembollere karşı kayıtsızlığı, uzaklaşması,bazen de savaş açmasıdır. “İnsan hayatını konu edinen tüm disiplinler, varlığı anlamlandırma çabasının ve hakikat arayışının insanla birlikte doğduğu hususunda birleşmektedirler. Bu köklü eğilim, insan varoluşunun ayrılmaz bir yönünü teşkil etmektedir. Ruhsal yapının derinliklerinden kaynaklanan anlam ihtiyacı, antropolojik veriler dikkate alındığı takdirde, etkisini ilk insanda olduğu kadar, günümüzün modern insanında da güçlü bir şekilde hissettirmeye devam etmektedir. Varlığı anlamlandırma ve dolayısıyla olayları kontrol altına alma eğilimi, insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliktir.”(3)olmasına karşın içsel bütünlüğü kaybeden insanın dışsal bütünlük etiketinin anlamsızlığı, yeryüzünün damarlarına akıtılan zulümde görmekteyiz. Olumlu-olumsuz olaylara karşı duyarsızlaşan, tepkiselliğini kaybeden, Nietzsche’nin şu sözünü; “Yaşamak için bir neden’i olan kişi neredeyse tüm nasıl’lara dayanabilir.”çok uzak olan insan; kendisiyle bile kavga etmektedir. Çünkü kendisiyle barışık olma hali olan anlamlılık ve amaçlılık, zamanın dürtüleri olan haz ve hızın içinde yoksullaşmaktadır. Emperyalist-kapitalist ruhla büyüyen birey, kendisine rakip gördüğü türünün sonunu getirecek adımları atmaktan geri durmamaktadır. İnsanı insan yapan vicdanın sesi kısılmakta, geleceği inşası için korunan değerler tüketilmekte, yarınlara umutla bakılacak adımlar engellenmekte, hayatın anlamına dair hakikatler görmezden gelinmektedir.

Biricik olma dürtüsünün revaçta olduğu, bireyselleşme dünyevileşme olarak tezahür ettiği zamanda; hakikatin, iyiliğin, güzelliğin kendini “nasıl” yarına taşıyacağı sorusu muallaktadır. Elbette hakikat gücünü kendi değerinden almaktadır. İnsanın hakikate olan duyarsızlığı, hakikatin değerinden değil; insanın hakikatteki kendi değerinden düşürülmektedir. İslam’da davet ve tebliğle ifadesi olan hakikate-hayra çağırma, temsiliyetle anlam bulmakta ve insana hakikatte kalmanın değerini göstermektedir. Bu ince ama anlamlı konuyu es geçen Müslümanların gurur ve kibirle karışık üstün olma hali, hakikate zeval vermese de İslam toplumlarının itibarını zedelemiş, izzet ve şereflerine halel getirmiş, “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz…”(4)rol model olma, vasat ümmet olma erdemini yitirilmesine yol açmıştır. Güneşin Batıdan doğuşunun hadisesi hakkında Bediüzzaman Said Nursî:“Güneş’in mağribden tulûu (Batıdan doğması) ise, bedahet derecesinde (İspata ihtiyaç duymayacak kadar aşikar) bir alâmet-i kıyamettir. Ve bedaheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise-i semaviye (gökyüzü olayı) olduğundan tefsiri ve manası zâhirdir, tevile ihtiyacı yoktur.”(5)sözleri,son(modern) meydan okumalarına yol açacaksa; Müslümanların İslam’ı davet ve tebliğden önce temsil sorununu halletmeleri gerekmektedir.

Batı’nın genel anlamdaki maddi durumu, “İmana gelin!” çağrımıza karşılık; onların, “Bize ne var” cevabı sonrasında bizim;“Cennet var!” cevabı bu dünyalıkları için bir anlam ifade etmemektedir. Batı’nın gözündeki İslam coğrafyasının fotoğrafı hiçte iyimser değildir. Batı’nın İslamofobi-İslam korkusu, İslam toplumlarının hak-hukuk-adalet-özgürlük konularındaki sınavlarda aldıkları kötü notların etkisi büyüktür. Lewis’in: “Belki ‘İslami terörizm’ denemez ama bütün teröristler Müslümandır.” sözü ön yargılarla dolu olmasına karşın; İslam coğrafyasında bizim eserlerimizden kaynaklanan acıklı hikayelerin payı da büyüktür. Bu noktada rasyonel düşünen Batı aklı, Bilal Habeşi gibi kaybedeceği bir şeyi olmayanlar için çok anlamlı bir cevap olmasına karşın, Ebu Süfyan gibi makam ve mevki sahipleri için “Cennet var” cevabı içsel olarak tereddütlere yol açmaktadır. Ebu Süfyan mantığı, İslam’ın dünya için onlara ne vadettiğini de merak etmektedirler. Suriyeli çocuklar Suriye’de yaşanan açlık sırasında annelerine sorduğu; anne, cennette ekmek var mı? Sorusu, Bilal Habeşi’nin tavrından farkı yoktur. Çünkü kaybedeceği bir şeyi yoktur. Ebu Süfyan mantığı-iştahını taşıyanlara Hz. Peygamberin insanı nasıl tanıdığı ve tanımladığı sorusuna güzel bir cevap olan; “Ebu Süfyan’ın evine sığınan emandadır” çağrısı-cevabı, güneşin hangi yönden doğacağını bilmem ama insanların kalplerini İslam güneşiyle ısıttığı çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

Batı’ya karşı meydan okumanın iki türlü cevabı vardır.

1- Yeni Bir Medeniyetle: Bunun için Müslümanlar, Batılılara karşı sadece Allah’ın ahirette insanlara vadettiği şeyleri ön planda tutan bir anlayışla karşılık veremezler. Hele modern zamanlarda insanların maddi gözlüklerini taktıklarını düşünürsek, ölüme uzak düşen hayatlarında bu noktada hakikatin sözüne kulak vereceklerini düşünmek duygusallıktan öteye geçmez. Müslümanların hakikatin bilgisinden bilgi devşirmeleri, insanlığın hizmetine sunmaları, hak-hukuk-adalet-özgürlük çizgisinde yol almaları, insanların sorunlarına-ihtiyaçlarına çözüm getirecek bir pratiğe sahip olmaları, mazlumların yanında zalimlerin karşısında duracak bir toplumsal kimliğe evrilmeleri gerekmektedir. İnsanlığın ortak değerlerini koruyan, toplumların kalbine işleyen dil ve uslübu yakalamaları gerekmektedir.

2- Asıl ve Asli Bir Duruş: Medeniyet idealinden farkı şu: Hakikatle olan ilişkisini ve muhabbetini hiçbir zaman kaybetmeden, haktan ve haklıdan yana bir yaşantı sergilemek. Maddi güce takılmadan, iktidar hevesliği yapmadan, tevil ve yorumlara gerek kalmadan, “hikmet ve maslahat” kavramlarını sömürmeden, Hz. İbrahim gibi asıl ve asli bir duruş takınmak. Bu asıl ve asli duruş bizi bir medeniyete taşıyacağı gibi birçok gönül kapılarına da bize açacaktır. Batı’ya karşı en büyük meydan okuyuşun göstergesi bu duruş olacaktır.

İslam ile Batı’nın son(modern) meydan okumalarının iki dünya arasında karşıtlık üzerinden daima uyuşmazlık ve çatışmanın var olduğu ve olacağı konusu hep tartışılacaktır. Bu tutum, tarih boyunca iki taraf arasındaki dinlerinin ortak çağrısına rağmen polemikleri, kavgaları, sürtüşmeleri, savaşları, görmezden gelinmeleri, modern dönemde ise dinî olan ile dinî olmayan, politik terimleri birleştirerek derinden dinî ve kültürel farklılıkları politik ve stratejik düzlemdeki çıkarlarla buluşturup iki taraf arasında daima var olacak olan bir medeniyetler çatışmasına dönüştüren olumsuz bir yaklaşım olarak tarihe kaydını yaptırmıştır.

Her fikrin-inancın var olma iddiası, diğer fikrin-inancın ötelenmesiyle sonuçlanması doğal gibi görünse de; buradaki sorun fikrin-inancın varlığı sorunu değil, diğer fikir-inançlara tahammül sınırları içeren saygı kavramındadır. Elbette fikir-inanç ve bunun hayatta ifadesi olan medeniyetler arasında rekabetin olması doğaldır. Hiçbir medeniyet sadece kendisiyle tanımlanacak-anlaşılacak-anlamlandırılacak bir içeriğe sahip değildir. “Her şey zıddı ile kaimdir” sözü, hayatın anlamlığına dair güzel bir özettir. Batı ve Doğu medeniyetlerinin “Hıristiyan ve İslam” dini üzerinden okunması aklın tercihine tabi olurken, aynı zamanda değer atfetme noktasında yardımcı olmaktadır. Bu iki medeniyetin meydan okuması her ne kadar “Huntington, Bernard Lewis’ten mülhem “medeniyetler çatışması” tezini ortaya atarken, çatışmada beşeri gelişmişliği Batı’nın temsil ettiğini ima ediyordu.”(6)tek tarafa indirgemeci bir yaklaşımı ifade ediyorsa da; hakikate ram olacak Müslümanların kendilerine gelmesi, insanlığın içine düştüğü yalnızlık-amaçsızlık-anlamsızlık sorununu çözecek bir realite söz konusudur.

Bazı batılı düşünürlerin göremediği konu, profanlaşan toplumların insanlığa ne vereceği konusudur. Kutsalı temsil eden dini değerlerle olan mesafeli ve ön yargılı yaklaşımları, ruhsal tatminsizliğin enflasyonudur. Oysa insan değer yüklüdür, değerler ise anlamlıdır. Bu anlamlılıkta mutlu ve huzurlu olmakla kendini göstermektedir. Sürekli ruhuna enjekte edilen egoizmin bireye vereceği şey daha fazla tüketim aracına dönüşmesidir. Hakikat bilgisindeki ifadesiyle hayvandan farkını ortaya koymamasıdır. İnsan kalabalığın içinde kendini arayan insanın kutsal olan değerlere bu kadar yabancılaşması nedenini Batı’nın bilgi sistemine yüklediği anlamda görmek gerekmektedir. Batı bu nokta kutsala meydan okumuş, kendi tanrısını göklere çıkarmış, yeryüzünde kendi aklın ürünü olan tanrısını inşa etmiştir. Sonuç… İnsanlığın bunca maddi imkanlara rağmen manevi körlük yaşamasıdır.

Burada çözüm kolay olmamakla beraber, modern meydan okumasının çatışma üzerinden değil; birbirini anlama üzerinden yakınlaşma-iletişime geçilmesidir. Buradan meşhur “diyalog” tezi akla gelmesin. Burada kastımız, her iki medeniyetin akıl ve bilgi sistemleri üzerinden hakikatle olan bağının tazelenmesi-yenilenmesidir. Yani hakikatin kendisiyle olan diyalogudur. Burada Müslüman toplumun “Kur’an ve Sünnet” iki kaynaklardan beslenmesi, kültürel kodlarının İslami olması gibi etkenlerden dolayı bir adım önde olması bir avantaj iken; Batı’nın var olan durumuna bakarsak hakikatle buluşması onları belki de hayırda bizlerin önüne geçirecektir. Eğer Bediüzzaman Said Nursî’nin çokça önemsediği “İslam güneşinin Batı’dan yükseleceği” mevzusu bu ise; modern zaman meydan okunması asıl bu olacak gibidir. Batı’nın aklı (hikmeti), Doğu’nun irfanıyla yeni bir medeniyetle meydan okunması…

Peki, kime karşı?

Ortak vicdan ve aklın gereği tüm zalimlere ve kötülüklere karşı… Coğrafya tanımlamasına girmeden, bizden-sizden ayırımı yapılmadan, kimseye torpil geçmeden adaletli bir mücadele olmalıdır. Yalnızlaşan insana, anlamsızlaşan hayata yeni bir umut aşılanmalıdır. Hayattaki pratiğiyle kendisine alternatif gibi gözüken tüm ideolojilere karşı kendini insanlığa ifade eden bir yapı olmalıdır. İnsanın kendi içinde yaşadığı boşluktan kurtaracak bir yaşam modelini hayata geçirilmelidir. Modern zamanlar yeni bir “Asr-ı Saadet” nesli beklemektedir. Sadece bunu nasıl’lığına cevap bulanları görmek istemektedir. Yoksa kendi durumunu değiştirmeyen, sadece hamasi sözlere kanmamaktadır.

“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.”(7)

NOTLAR
1- A.Bahadır,İnsanın Anlam Arayışı ve Din
2- M. Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu
3- A.Bahadır,İnsanın Anlam Arayışı ve Din
4- Âl-i İmrân Suresi – 110 . Ayet Tefsiri
5- Şualar, Beşinci Şua, Yirminci Mesele, s. 520
6- Ali Bulaç, İslamofobi ve “Nefret Suçu”
7- Zümer Suresi 18. Ayeti



YAZARLAR