Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Abdurrahman ATEŞ


PEYGAMBERSİZ KUR’AN TASAVVURUNDAN KUR’ANSIZ İSLAM TASAVVURUNA

Abdurrahman Ateş'in, Özgün İrade Dergisi 2019 Aralık sayısında yayınlanan yazısı...


 

“Kur'an İslam’ı”

Müslümanlar için bağlayıcı kaynak olarak Kur'an'dan başkasını kabul etmeyen anlayış/düşünce, asıl itibariyle “hüküm sadece Allah'ındır” sloganıyla yola çıkan haricilerle başlamış, tarihsel süreçte savunucuları bulunmakla beraber, 1898 yılında vefat eden Seyyid Ahmed Han öncülüğünde Hint alt kıtasında bir ekol haline gelmiştir. “Kur’an İslam’ı” ya da  “Kur’aniyyûn” olarak ifade edilen bu anlayış Seyyid Ahmed Han’ın vefatından sonra öğrencileri tarafından 1902 yılında Lahor’da “Ehlü’z-Zikr ve’l-Kur’ân” ismiyle kurumsal bir kimliğe bürünmüştür. Bu ekolün hareket noktası şudur: “Kur'an her konuda yeterlidir, Müslümanlar için gerekli olan her bilgi Kur'an’da vardır ve başka hiçbir kaynağa da gerek yoktur.

Özellikle vahiy, sünnet, itikat, ibadet ve muamelat konularında Müslümanların genel kabulleriyle örtüşmeyen, hatta taban tabana zıt olan ve bugün farklı kesimlerce dillendirilirken yeni ve özgün zannedilen birçok aykırı düşüncenin aslında Seyyid Ahmed Han tarafından yaklaşık bir asır önce ortaya konduğu bilinmelidir.[1]

Günümüzde de devam eden benzer anlayışın arka planında bulunan gerçeklerin bilinmesi adına şu tarihi bilginin not edilmesi ve unutulmaması gerekir:

1869 yılında çocuklarıyla birlikte İngiltere’ye giden Seyyid Ahmed Han, dönemin kraliçesi Victoria ve İngiliz devlet adamlarından yakın ilgi gördü. Hindistan’a döndükten sonra çıkardığı Tehzîb’l-Ahlâk isimli gazetede, Müslümanları batı kültürüne ve İngiliz hükümetine ısındırmak üzere yazılar yazdı. Hindistan’da, Milli Kongre’de İngiliz hükümeti aleyhine alınan kararlara karşı muhalefeti ve İngilizlerin teveccühünü kaybetmeme konusundaki çabaları nedeniyle İngiltere hükümeti tarafından, saygın ve itibar edilen kişiler için kullanılan “Sir” ve “Knight Commander of the Star of India” (Hint yıldızının şövalye/kendini adayan komutanı) unvanı verildi. Hatta 1889 yılında Edinburg Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanıyla taltif edildi. Hindistan Müslümanlarını diğer İslam coğrafyalarından, özellikle de Osmanlı’dan ayrı tutan Seyyid Ahmed Han, cihanşümul bir İslam hilafetine karşı çıkıyordu.[2]

Kur'an ile ilgili kendi çapında böylesine ciddi çalışmalar ortaya koyan birisine, dönemin egemen gücü olarak İngiltere yönetiminin bu kadar ilgi göstermesinin ve de taltifte bulunmasının hikmeti(!), Kur'an’a olan ilgileri ve merakları olmasa gerek. Bugün özellikle kendi coğrafyamızda da ön plana çıkarılan kimseler vasıtasıyla benzer anlayışların yaygınlaştırılması yoksa tarihin bir tekerrürü müdür?

Hint alt kıtasında “Kur'an'dan başka kaynağa gerek yoktur” anlayışının yaygınlaştırılmaya çalışıldığı dönemlerde Mısır’da da Muhammed Tevfik Sıdkî’nin, (ö. 1920) “el-İslâm hüve’l-Kur’ân vahdeh”  (İslam, sadece Kur'an'dan ibarettir) adlı makalesi[3] ile bu konuya öncülük yaptığı görülmektedir. 20. yüzyılın sonlarına doğru sünnet üzerinde şüphe oluşturulması ve peygambersiz bir Kur'an tasavvuruna kapı aralayacak düşüncelerin aynı coğrafyalarda; Hindistan, Pakistan ve Mısır’lı kimi akademisyen ve düşünürler aracılığıyla yeniden gündeme getirilmesi dikkat çekicidir. Bunun etkisiyle olmalı ki, Türkiye’de 1970’li yıllardan itibaren önce sadece akademik çevrelerde kabul gören bu anlayış, daha sonra toplumda da farklı kişiler tarafından yapılan çalışmalarla dillendirilmeye başlamıştır.

Haddi zatında “İslam Kur'an'dan ibarettir” ya da din konusunda “sadece Kur'an” söyleminin esası kabul edilen Kur'an’ın kendisi de Hz. Peygamber’in ashabına, ashabın da özellikle ezberleyerek veya yazarak kendilerinden sonraki nesillere naklettiği, dolayısıyla tamamen rivayet olarak bize kadar intikal etmiş olan bir metinden ibarettir. Hatta Zeyd b. Sâbit başkanlığındaki bir komisyonun nezaretinde hafız(a)larda bulunan ayetlerin yazıya geçirilmiş şeklini bugün bütün Müslümanlar gibi bu anlayışın savunucuları da tereddütsüz bir şekilde Kur'an/Mushaf olarak kabul etmektedirler. Bu itibarla, eğer bir bilgi, hadis veya rivayet ürünü olması nedeniyle değeri zayıflayacak veya reddedilecek ise bugün elimizdeki Kur'an’ın/Mushaf’ın da eksiksiz ve tam olduğu konusunda -bu anlayışa göre- şüphe/şaibe olmaz mı? Bu durumda, haklılıklarını ispat etmek amacıyla kullandıkları “bu Zikri (yani Kur'an’ı) biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz” (Hicr 15/9) âyeti de bu şüpheyi/şaibeyi bertaraf etmeye yetmez. Çünkü Kur’an’ın eksiksiz/tam olduğunun delili olarak ileri sürülen âyet de rivayet ile bize intikal eden aynı Kitab’ın ifadesidir. Utulmamalıdır ki “bir şey kendisinin delili olmaz.

Rivayet Yoluyla Bize İntikal Eden Kitap Olarak Kur’an

Bilindiği gibi Kur'an, sözlü olarak vahyedilmiş ilahi bir hitaptır. Hz. Peygamber tarafından telaffuz edilmeden veya ashaba yazdırılmadan önce sadece Allah ile peygamber arasında varlığı söz konusu olup kimsenin bilgi sahibi olmadığı bir sözden ibaret iken yazıya geçirildikten sonra ise işlevsel bir metin olmuştur. Diğer bir ifadeyle vahiy, Hz. Peygamber ile ete kemiğe bürünmüştür. Allah'tan peygambere, peygamberden ilk muhataplarına yönelik ses ve sözden ibaret olması ve okunması (kıraat-tilavet) açısından Kur'an; yazılı metne dönüşmesi açısından ise Mushaf olarak isimlendirilir. Bu nedenle Kur'an okumak ile Mushaf okumak ya da Kur'an’ın taşıyıcısı (Hâmilü’l-Kur'an) olmak ile Mushaf’ın taşıyıcısı olmak aynı değildir.

Vahyin Hz. Peygamber’den ilk muhataplarına, onlardan da bize intikali tamamen rivayete dayanır. Kur'an’ın ne zaman, nerede, nasıl vahyedilmeye başladığı, ilk ve son sûre veya âyetlerin hangisi olduğu, ne kadar sürede tamamının vahyedildiği gibi konular, bu sürece tanıklık yapan ashabın verdiği bilgilerle, dolayısıyla sadece rivayetle anlaşılabilir. Vahyin indiği bir coğrafyanın (Arabistan), bir zaman diliminin (miladî 610-630), bir muhatap kitlenin (Mekke, Medine ve civarındaki insanlar) söz konusu olduğu tartışılamayacağına göre mekan, zaman ve insan faktörünü göz ardı ederek elimizde metin/Mushaf olarak bulunan vahyi doğru anlama imkanı yoktur. Mesela Fil sûresi, sadece ihtiva ettiği ayetlerin lafızları Türkçeye çevrilerek nasıl ve ne kadar anlaşılabilir? Hadisler şöyle dursun, tarih kaynaklarına müracaat etmeden Ashab-ı fil kimlerdir, ne kadar güç ve imkâna sahip idiler, Allah'ın azabıyla helak edilmeyi hak edecek hangi suçu işlemişlerdi, hedefleri ne idi? gibi soruların cevabını doğru vermek ne kadar mümkün olabilir? Daha da önemlisi bu soruların cevabını vermeden sûrenin mesajı ne ölçüde doğru anlaşılabilir? Keza Kureyş suresinde Allah'ın büyük lütfuna mazhar olduğu bildirilen Kureyş’in kim olduğunu, tarihsel arka plan bilinmeden tespit etme imkânı olabilir mi? Aynı şekilde Mesed/Leheb sûresinin verdiği mesaj, Ebu Leheb’in ve karısının nüzul ortamında İslam’a karşı ortaya koydukları tavırlarını anlatan rivayetler bilinmeden ne kadar anlaşılabilir? Bu tür soruları Kur'an’ın diğer birçok sûre ve âyetleri ile ilgili olarak da çoğaltmak mümkündür.

Ayetlerin tamamı için olmasa bile birçoğu için başta sahih hadis kaynaklarında olmak üzere farklı rivayetler vardır. Bu bakış açısıyla eğer nakledilen bir hadis/rivayet kabul edilmeyecek ise hepsinden önce Hz. Peygamber’in, vahyin ilk gününde Hira’dan indiğinde söylediği “Allah tarafından bana vahyedildi” sözünün kabul edilmemesi gerekirdi. Çünkü bu sözün doğruluğunu tespit etmek üzere arz edilecek veya başvurulacak herhangi bir kaynak elde mevcut değildi. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, rivayetlerin doğruluğunu tespit etmek için her zaman Kur'an’a arz etme kriterini ileri sürenler, “Allah tarafından bana vahyedildi” sözüne muhatap olsalardı, acaba hangi kritere arz edebilirlerdi? Henüz vahyin başlangıcında söylenen bu sözün sahibinin asla yalan söylemediğinden hareketle ya peşinen kabul edilmesi, ya da doğruluğu ispat edilemeyeceği düşüncesiyle reddedilmesi gerekiyordu. Nitekim ilk duyanların tercihleri de bu iki tavırdan birisi olmuştu. Vahyin ilk günü Hz. Peygamber’in söylediği bu söz kabul ediliyorsa sonradan söylediklerinin kabul edilmemesi anlamsız, ön yargılı bir tavır olacaktır. Hz. Peygamber’in, miraca çıkarıldığına dair sözlerini alay konusu yapan müşriklerin alaycı tavırlarla söyledikleri “senin arkadaşın Muhammed, göğe çıktığını iddia ediyor, ne dersin?” şeklindeki sözlerine Hz. Ebu Bekir’in verdiği şu cevap da bu gerçeği ifade etmektedir: “O söylüyorsa doğrudur. Çünkü biz bundan daha büyük bir habere inandık; O kendisine gökten vahiy geldiğini bize söylediğinde bile inandık.”

Burada dikkat çekmek istediğim husus şudur: Toplumsal şuuru temsil eden ashabın bile güvenilirliğini tartışmaya açmak, vahyin güvenilirliğini tartışmaya açmak anlamına gelecektir. (Elbette ashab masum/günahsız olmadığı gibi birey olarak herhangi bir sahabinin güvenilir olup olmadığı da tartışılabilir, nitekim tartışılmıştır da). İşte bu nedenle oryantalistlerin ve işbirlikçilerinin İslam’a dair şüphe oluşturmak konusunda ilk hedefleri ashabın, ikincisi ise Hz. Peygamber’in itibarsızlaştırılmasıdır. Böylece sahih rivayetler üzerinde şüphelerin oluş(turul)masına, dinin temellerinden olan Kur'an ve sünnet etrafında ciddi polemiklerin/problemlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlanmış olmaktadır. Nüzul ortamı, dolayısıyla buna dair sahih rivayetlerin göz ardı edilmesi ve Mushaf metninin sanki bugün inmiş bir metin gibi kabul edilerek Allah'ın muradının tespite çalışılması, sınırsız, keyfî, hatta ideolojik yorumlara davetiye çıkarmaktır. Çünkü sahih rivayetler, Kur'an’a istenileni söyletmenin önündeki yegâne engeldir. İşte bu nedenle özgür bir alan oluşturmak ve Kur'an’ı arzusuna göre yorumlamak isteyenler, hadislere/rivayetlere mesafeli durmaktadırlar.

Hz. Peygamber’in kendisi, vahyin ilk muhatapları ve nüzule tanıklık yapanların sözleri olmadan da Kur’an’ın anlaşılabileceğini iddia eden ama kendi yorumları, konu ile ilgili yazdıkları eserleri ve konuşmaları olmadan Kur’an’ın doğru anlaşılmayacağını düşünen garip, tuhaf çağdaş müfessirlerin(!) ön plana çıktığı ya da çıkarıldığı bir dönemdeyiz. Bu modern dönemde İslam’a ve Müslümanlara ne kattıklarını(!) ibretle seyretmeye devam ediyoruz. İslam'ın temelleriyle bu kadar oynanmasının sonucu olarak bazı akademisyenlerin hızını alamayarak “Hz. Peygamber’e indirilen Kur’an ile bu gün elimizdeki Mushaf/Kur’an aynı değil” diyecek bir sonuca ulaşmış olmaları da garipsenmemelidir.

Hz. Peygamber’in Helal-Haram Belirleme Görevi

Burada Hz. Peygamber’in örnek alınmasının, itaat edilmesinin, anlaşmazlıklarda hakem kabul edilmesinin zorunluluğunu bildiren onlarca âyeti hatırlatmak yerine, O’nun emir ve yasak belirleme konusundaki rolünü tespit etmeye çalışacağız. Çünkü önemli ve öncelikli olan asıl mesele budur.

Kur'an'da iki âyette Hz. Peygamber’in helal ve haram belirleyici özelliğinden söz edilmektedir.

Allah'ın rahmetine mazhar olanlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı gördükleri ümmî, haber getiren nebi olan elçiye tabi olan kimselerdir. O peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten nehyeder, temiz/hoş olan şeyleri helal, kötü/zararlı şeyleri haram kılar(وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ) onların sırtlarındaki ağır yükü kaldırır, onların zincirlerini kırar. İşte kurtuluşa erenler, bu peygambere inanıp destekleyenler, yardım edenler, onunla birlikte gönderilen nura tabi olanlardır.” (A’râf 7/157)

Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan, (وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُAllah'ın onlar için seçtiği hak din olan İslam’ı din olarak benimseyip uymayan kimselerle boyun eğerek kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 9/29)

Hz. Peygamber’in bildirdiği birçok hususu polemik konusu yapan nüzul dönemindeki müşriklerin bile tartışmaya açmadıkları bir konu olan Hz. Peygamber’in helal-haram belirlemesi, Allah’a rağmen ve Kur'an’ın belirlediklerine aykırı olan bir helal-haram belirleme şeklinde değildir elbette. Bu görevi, hakkında Kur'an’ın hüküm bildirmediği, dolayısıyla kendisine bırakılan konularda yerine getirmiştir. Ayrıca Kur'an’ın nüzul ortamında kullanılmayan sonraki dönem tasnifleri olan vahy-i metlüv (Kur'an'da yer alan vahiy), vahy-i gayr-i metlüv (Kur'an dışındaki vahiy) şeklindeki nitelemeler ile Kur'an’ın nüzulünden yaklaşık iki asır sonra fıkıh ilmi ile birlikte farz, vacip, sünnet, mekruh, helal ve haram için oluşturulan tanımlar üzerinden bu konunun tespit edilmesi de söz konusu olamaz. Çünkü ilk muhatapları olan sahabe, Hz. Peygamber’in yapılmasını emrettiği veya yasakladığı hiç bir konuyu, Allah'ın mı, yoksa kendisinin mi belirlediğine dair bir ayrıma ve tartışmaya girmemiş, farz, vacip, sünnet, müstehap, haram, mekruh gibi emri ve yasağın derecesini de irdelememiş, sadece emir ve yasakları yerine getirmenin çabasını göstermiştir. Bu yönüyle Hz. Peygamber, Allah'ın emir ve yasaklarını sadece insanlara bildirmekle görevlendirilen bir postacı konumunda değildir. Hz. Peygamber’in görevi, Allah'tan kendisine vahyedilen âyetleri insanlara sadece açıklamaktan ibaret olsaydı, bir peygambere ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü nüzul dönemindeki ilk muhataplar dil ve edebiyat konusunda yetkin kimselerdi ve kendisi ümmî olan böyle birisine ihtiyaç da duymazlardı. (Buradaki ümmî kelimesiyle, Ankebût sûresinin 48. âyetinde vurgulanan Hz. Peygamber’in sadece okuma-yazma bilmemesinin değil, aynı zamanda daha önce hiçbir vahiy bilgisine sahip olmamasının da kastedildiğini belirtelim.)

Dolaylı bir ifade ile bile olsa Kur'an'da zikredilmediği halde Hz. Peygamber tarafından belirlenen birçok yasak ve hüküm mevcuttur. Bunların tamamını burada zikretmek mümkün olmadığı için sadece birkaç örnek vermekle yetineceğiz:

Nisa sûresinin 22-24. âyetlerinde evlenilmesi haram kılınan kadınların listesi detaylarıyla verilmiştir. Ancak erkeğin, kendi hanımının halası veya teyzesiyle evlenmesi, yani bir kadının kendi halası veya teyzesiyle birlikte nikâhlanması âyetle değil, Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır. (Buhârî, “Nikâh” 28; Müslim, “Nikâh” 33-40)

Yine Kur'an'da Nisa sûresinin 23. âyetinden başka süt em(zir)me sonucu evlenmenin haram olduğunu bildiren bir hüküm bulunmamakta, söz konusu âyette de haram kılınan sadece iki kişiden söz edilirken son derece kapalı kalan şu ifade kullanılmaktadır: “...Sizi emziren süt anneleriniz ve süt kardeşleriniz ile evlenmeniz size haram kılınmıştır.” Âyete göre nikâhı haram kılınanlar sadece süt emziren anne ve süt kardeş iken Hz. Peygamber, neseb yoluyla haram olan kimselerin aynı şekilde süt emmekten dolayı da haram olduğunu bildirmiştir. Süt kız, süt oğul, süt hala, süt teyze gibi...(Buhârî, “Şehadât” 7, “Nikah” 21; Müslim, “Rada’ (Süt emme)” 1, 2, 9, 12,13; Tirmizî, “Rada’” 1) Ayrıca evlenmeyi haram kılan süt emmenin nasıl, hangi yaşlarda ve hangi miktarda olacağına dair hiçbir ayrıntı Kur'an'da verilmemiş, bu konudaki bütün ayrıntılar Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. (Müslim, “Rada’” 17-25; Tirmizî, “Rada’” 3, 4, 5)

Maide sûresinin 3. âyetinde haram kılınan bazı hususların yanı sıra etleri haram kılınan hayvanlardan söz edilirken yırtıcı/vahşi hayvanlar tarafından öldürülen havanların etlerinin de haram kılındığı bildirilmiştir. Ancak yırtıcı/vahşi hayvanların etlerinin haram kılındığına dair Kur'an'da herhangi bir hüküm bildirilmemiştir. Yırtıcı/vahşi hayvan etlerinin haram kılındığına dair hüküm de Hz. Peygamber’e aittir. (Buhârî, “Sayd (Avlanma)” 29; Müslim “Sayd” 15)

Hz. Peygamber’in helal kıldıklarına gelince; âyetlerde zikredilmediği halde haram kılındığı sahih sünnet ile sabit olan bu ve benzeri hususların yanı sıra,  âyetlerin zahiri ifadesinden haram olduğu sonucu çıkarılabilecek bazı hususların Hz. Peygamber tarafından helal kılındığına dair örnekler de vardır. Mesela ölmüş olan hayvanların etinin haram kılındığı açık bir şekilde âyetlerde bildirilmiş (Bakara 2/173, Maide 5/3, En’am 6/145, Nahl 16/115), sadece ölmek üzere iken meşru bir şekilde boğazlanması durumunda helal olacağı belirtilmiştir. (Maide 5/3) Buna göre ya balıkların boğazlanarak helal hale getirilmesi, ya da meşru bir şekilde boğazlanmadan ölmüş olan balıkların yenmesi haram olmalıdır. Oysa ölü balığın helal olduğu sahih sünnete dayanmaktadır.  (Nesâî, “Taharet” 47; Ebû Dâvûd, “Taharet” 41; Tirmizî, “Taharet” 52)

Yine Nur sûresinin 31. âyetinde kadın için kendilerine karşı belli ölçülerde tesettür zorunluluğu olmadığı bildirilen koca, baba, kayınpeder, oğul, kardeş, yeğen gibi kimseler sayılırken amca ve dayı zikredilmemiştir. Buna göre âyetin zahirinden, bir kadın için amcası ve dayısının mahrem olmadığı, dolayısıyla yabancı bir erkekten farklarının bulunmadığı sonucu çıkarılabilir. Oysa kadının amca ve dayısı şöyle dursun, süt amca ve süt dayının bile mahremlerden olduğunu Hz. Peygamber bildirmiştir. Nitekim Hz. Aişe, tesettür emrine dair âyetler indikten sonraki dönemde hücresinde yalnız bulunduğu bir sırada yanına girmek için izin isteyen süt amcasına müsaade etmemiş, durumu öğrenen Hz. Peygamber ise,  “o senin amcandır, girmesine izin ver” diyerek doğrudan ya da dolaylı olarak Kur'an'da belirtilmeyen bir hüküm koymuştur. (Buharî, “Nikah” 116; Müslim, “Rada’” 2)

Sözün burasında bir yanlış anlamayı düzeltme zorunluluğu vardır: Tahrim suresinin ilk âyetinde geçen ve Türkçe meallerde daha çok “...Allah'ın sana helal kıldığı şeyi neden haram kılıyorsun? (لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ)” şeklinde çevrilen ifade ileri sürülerek Hz. Peygamber’in haram kılma yetkisinin olmadığı, dolayısıyla buraya kadar söylediklerimizin Kur'an ile çeliştiği düşünülebilir. Öncelikle şunu belirtelim ki Kur'an'da geçen her kelime her bağlamda aynı anlamda kullanılmamakta, bazen terim anlamında kullanılırken bazen de sözlük anlamında kullanılmaktadır. Mesela Kur'an'da bulunduğu bağlama göre “salat” kelimesinin hem namaz (Bakara 2/3), hem dua (Ahzâb 33/56), hem de ibadet (Enfâl 8/35) anlamında;  “nikah” kelimesinin hem cinsel ilişki (Nûr 24/3), hem nikah akdi (Nûr 24/32) anlamında; “secde” kelimesinin namazdaki secde anlamının (Nisa 4/102) yanı sıra saygı göstermek (Yûsuf 12/100) anlamında; “kafir” kelimesinin hem inkar eden (Bakara 2/6) hem de çiftçi (Hadîd 57/20) anlamında kullanıldığı erbabınca bilinmektedir. Aynı şekilde “haram” kavramı da bulunduğu bütün bağlamlarda bir fıkıh terimi olan “haram” anlamında kullanılmadığı, bazen de sözlük anlamında kullanıldığı unutulmamalıdır. Mesela Kasas sûresinin 12. âyetinde Firavun’un karısı tarafından nehirden alınarak saraya götürülen Hz. Mûsa’nın hiçbir kadının sütünü emmediği şöyle anlatılmaktadır: “Biz daha önce onun, süt emzirenlerin sütünü emmesini de haram kılmıştık/engellemiştik. (وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ)” Henüz bebek olan Mûsâ’ya herhangi bir şeyin haram kılınması söz konusu olamayacağına göre, âyetteki “harremna” kelimesi, “haram kıldık” değil “engelledik” anlamında olmalıdır. Aynı şekilde En’am suresinin 138. âyetinde müşriklerin kendi arzularına göre belirledikleri yasaklardan söz edilirken söyledikleri “...şu hayvanların da sırtları yasak kılınmıştır(حُرِّمَتْ ظُهُورُهَا) binilmesi ve yük yüklenmesi yasaktır” ifadelerinde de bir fıkıh terimi olan “haram”ı kastetmiş olmaları mümkün değildir. Kastedilen husus keyfi bir sınırlama ve yasaklamadır.

O halde Tahrim suresinin ilk âyetinde geçen “لِمَ تُحَرِّمُ” ifadesinin, fıkıhtaki terim anlamıyla dini bir kural koymasını reddetmeyi kastederek “neden haram kılıyorsun?” şeklinde değil, herhangi bir konuda kendisini sınırlama veya bir şeyi kendisine yasaklama anlamında olup “neden kendine yasaklıyorsun?” şeklinde çevrilmesi gerekir. Çünkü âyetin nüzulü ile ilgili nakledilen olay(lar) da göstermektedir ki âyet, Hz. Peygamber’in, hüküm koymak anlamında bazı şeyleri haram kılmasından ziyade eşlerine öfkelenmesi sonucu bazı şeylerden uzak kalmak üzere yemin etmesini eleştirmektedir.  Nüzul ortamındaki rivayetlere göre eşlerinin aşırı kıskançlık refleksiyle yaptıkları planlarının farkına varması üzerine Hz. Peygamber, bal şerbetini bir daha içmemek ya da eşi Mariye ile bir daha birlikte olmamak üzere yemin etmiş, Allah Teala da yeminini bozması gerektiğini bildirmiştir. (Tahrim 2. âyet) Nitekim bu uyarıdan sonra bal şerbeti içmeye ve eşi Mariye ile birlikte olmaya devam etmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in haram kıldığı herhangi bir husus söz konusu değildir.

Hz. Peygamber, sadece helal ve haram belirlemekle görevlendirilmemiş, yapılması fıkıhta farz olarak belirlenen bazı ibadetleri de, konu ile ilgili ayetlerin indirilmesinden çok önce uygulamaya geçirmiş, yıllar sonra indirilen âyet(ler) ise bu nebevî uygulamaları teyit etmiş, böylece söz konusu ibadet ile ilgili emir Kur'anî bir metin haline getirilmiştir. Cuma namazı ve abdestin meşruiyeti bu konuda önemli iki örnektir. Başlangıcı Kur'an'dan önce nebevi uygulamaya dayanan Cuma namazı ve abdest ile ilgili ayrıntıları inşallah bir sonraki yazımızda ele alacağız.

Selam ve dua ile...

 


[1] Seyyid Ahmed Han’ın itikat ve ibadetler konusundaki farklı yaklaşımları ile ilgili olarak bak. Birışık, Abdülhamit, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Kur'âniyyûn” maddesi, C. 26, s. 428-429

[2] Öz, Mustafa, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Ahmed Han” maddesi, C. 2, s. 73-74.

[3] el-Menâr dergisi, Yıl: 1906-Ağustos/1324-Receb, 9/7, s. 515-524; Yıl: 1907-Şubat/1324-Zilhicce, 9/12, s. 906-925.

Kaynak: Özgün İrade Dergisi



Ube
9.12.2019 21:41:01
Kur'an iman meselesidir, İspat meselesi değil, Kur'an Kainat ile, fıtrat ile çelişmez, dileyen iman eder, dileyen inkâr, Hadislere iman mecburiyetimiz yok. Hadisler: ispatın konusudur. Tamamı haberdir, Ahad haberlerdir, Zan'dır Kur'an'ı koruyacağını vaadeden Allah'tır.

YAZARLAR