Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Hasan POSTACI


Ortadoğu’da Hilaller Çatışması Metaforu

Yazarımız Hasan Postacı'nın, Özgün İrade Dergisi 2020 Şubat (190.) Sayısında yayımlanan yazısı


Hilal günümüzde de bazı sivil toplum kuruluşlarının sembolü olarak kullanılan çeşitli versiyonları bu bağlamda Türk milliyetçiliği ile İslam’ın sentezlendiği, kendini etnik olarak özellikle Araplardan ayıran, mezhebi olarak ta Sünniliği merkeze alan bir paradigmanın temel sembolü haline gelmiştir.

Hilal astronomi bilgisi olarak ayın ilk doğuş veya son batış halinin görüntüsü olarak tanımlanabilir. Astronomide hilal görüntüleri, ayın ilk dördün evresinin öncesine veya son dördün evresinin sonrasına denk gelir. Tarihsel ve kültürel olarak hilal, İslam tarihi ile beraber İslam’ı seçen toplulukların ve devletlerin siyasi sembolleri olarak kullanılmıştır. Bu gün Cezayir, Tunus’tan Pakistan’a kadar birçok halkı Müslüman olan ülkenin bayrağında hilal sembolünün bulunması bu tarihsel sürecin ürünüdür.

Türkiye’de hilalin hikayesi ise çok daha derinliklidir. Adeta “Türk İslam’ı” kavramsallaştırmasının en güçlü sembollerinden biri olarak karşımıza çıkar hilal. Ay-Yıldızlı bayrak kimileri için necip milletin tarihsel derinliklerinden süzülüp gelen Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan hikayesini resmederken, kimine göre yeni kurulan Türkiye Cumhuriyet’inin ironi olarak düşmanlaştırdığı geçmişinden gelen ve her karış toprağı şehit kanları ile sulanmış ağır bedellerin mirası olarak bizi bugünlere taşıyan tarihsel gücü sembolize eder. Hatta tasavvufi bir derinlik katılarak hilal’in Allah(c.c)’ı, yıldızın ise Hz. Peygamberimiz (s.a.v)’yi temsil ettiği tasvirleri yapılır.

Hilal aynı zamanda Sünni İslam’ın da en güçlü fakat örtülü sembolü olduğunun da altını çizmek gerekir. Öte yandan özellikle Türkiye açısında kendini Araplıktan ayırmanın da metaforlarından biri olmuştur hilal. Türk milliyetçiliğinin İslam ile uzlaştırmanın en güçlü köprülerinden biri olarak kullanılmak istenen hilal sembolü, kimi zaman yeşil zemin üzerine üç hilal, kimi zaman siyah zemin üzerine tek hilal olarak, Osmanlı dahil tüm Türk devletlerinde farklı formlarda yer almıştır.

Haçlı savaşları süreci ile başlayan haç-hilal çatışması adeta kendini İslam ve batı medeniyetinin çatışmasının sembolü olarak günümüze kadar tarihsel bir dinamiğe dönüşmesi ve bu çatışmanın önemli bir bölümünün Anadolu topraklarında gerçekleşmesinin sonucu olarak hilal özellikle Selçuklu, beylikler dönemi ve Osmanlı’dan günümüze kendini Türk İslamlığının en ayırt edici metaforu olarak var ederek gelir. Hilafet ve iktidarın sembolü olan Osmanlı tuğrasının ıı. Abdülhamit dönemine ait son şekillenişlerinde, üç hilali yeşil zemin üzerine yerleştirilmiş hilafet sancağının karşısına kırmızı zemin üzerinde ay yıldızlı Osmanlı sancağı yer alır. Günümüzde de bazı sivil toplum kuruluşlarının sembolü olarak kullanılan çeşitli versiyonları bu bağlamda Türk milliyetçiliği ile İslam’ın sentezlendiği, kendini etnik olarak özellikle Araplardan ayıran, mezhebi olarak ta Sünniliği merkeze alan bir paradigmanın temel sembolü haline gelmiştir.

Vahiy temelli sahih İslami düşünce ikliminde tarihsel kırılmalarla günümüze kadar gelen bu sapma ve savrulmaları daha derinlikli analizlerini yapmanın önemini bir tarafa not ederek, günümüzde özellikle yeniden çeşitli siyasal eksen ve süreçleri açıklamada kullanılan hilal metaforunun bu bağlamdaki çatışmaları anlamaya çalışalım.

Hilal hassasiyetini iyi analiz eden ABD ve İsrail öncülüğündeki emperyalist Batı bloğu, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) diye kimileri tarafından tanımlanan yeni dünya tasarımının en önemli stratejisi kuşkusuz İsrail’in güvenliğini de içine alan Ortadoğu’ya yönelik yeni yaklaşımlardır. Bu kapsamda bir siyaset mühendisliği ürünü olarak İran İslam Cumhuriyeti’nin (İİC) yayılmacılığının ürettiği tehditlerini (kimilerine göre sanal veya kontrollü/danışıklı tehdidin) tanımlamada ve önlemede geliştirilen “Şii Hilali” kavramsallaştırması Ortadoğu’da yaklaşık son çeyrek asrın siyasi analizlerinin en tutulan, en çok kullanılan malzemesi oldu.

Şii hilali ile kastedilen coğrafya bir ucu Lübnan’dan başlayan, Suriye, Irak, Kuveyt, Bahreyn ve diğer ucu Yemen’e uzanan bölgelerde İİC’nin yayılmacılığının hedef coğrafyaları olmasıdır tehdit olarak vurgulanmak istenen. Emperyalizmin siyasi mühendislik ürünü olan bu tanımlama özellikle Sünni dünyayı ajite etmek için seçilmiş sofistike bir tercihti. Ne kadar isabetli olduğunu da süreç içerisinde gittikçe derinleşen mezhep çatışmaları üzerinden gözlemlendi. Bu çatışmanın kuşkusuz en trajik görüntüleri Şii ve Sünni camiler İslami mücadele ve cihad adına yapılan ve her defasında Sünni veya Şii onlarca namaz halinde kişinin ölümleri ile sonuçlanan intihar bombacıların (sözüm ona şehadet saldırıları) saldırıları oldu.

İİC’nin etnik ve mezhebi yayılmacılığının ne kadar sahici oluğuna dair değerlendirmelerin oluşan büyük resim karşısında çok anlamı olmadığını görmek gerekir. İran İslam Devriminin ilk yıllardaki inkılabi değerlerini koruyamadığını, etnik/ulusal mezhebi hassasiyetlerin bu değerlerin önüne geçtiğini bir tespit olarak söylemek ile emperyalizmin ve siyonizmin mezhep çatışmaları üzerinden Ortadoğu başta olmak üzere tüm İslam coğrafyasını kan gölüne, savaş ve terör coğrafyalarına dönüştürmesini öncelikli siyasi bir duruş olarak belirlemenin arasında niteliksel bir bakış açısı farkı olduğunun altını çizmek gerekir.

Kasım Süleymani suikastı bu bağlamda polarizasyonun çok daha fazla derinleştiğini gösteren önemli bir olay olmuştur. Bir yandan acımasız bir katilin öldüğünü kutlayanlar, öte yanda müstesna bir mücahidin şehadetine yas tutanlar!

Madalyonun diğer yüzünde emperyalizmin ve siyonizmin zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarını rahatça sömürebilmek ve uzun vadede vaat edilmiş topraklara hakimiyet hesapları yapmada oluşturulan bir ateş çemberi misali kuşatıcılığı her geçen gün beliren “Kara Hilal” var.
Tevrat, Yahudilere vaat edilmiş toprakları bir hak olarak sunar. Bu onların inançlarının ütopyasıdır. Bugün için bir tereke gibi gördükleri bu topraklara yönelik ihtirasları her geçen gün yeni siyasal mühendislikler ve projelerle adım adım ilerletilmeye çalışılmaktadır. Yüzyılın planı diye ilan edilen Filistin-İsrail planı, içinde 50 milyar dolarlık bir parmak bal misali Filistin’e katkıyı öngören plan, başta Kudüs olmak üzere kalan Filistin topraklarını da işgal ve ilhaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Filistin için bir yok oluş planıdır. Özellikle Ürdün, Lübnan, Mısır ve kısmen Suriye’de yani doğrudan Filistin’e sınırı olan ülkelerdeki Filistinli mültecilerin Irak-Suriye Kürdistan’ında güvenli bir bölgeye yerleştirilmesi gibi Filistinlileri sınırlarından koparacak bir düzenlemenin, siyasal, kültürel asimilasyon ve sosyoekonomik icbarlığı dayatacağı koşullar göz önüne alındığında Filistin için sonun başlangıcı olacağının altını çizmek gerekir.

Kara hilal, siyonizmin yayılmacılığını her geçen gün daha belirgin kılmaktadır. Filistin’den başlayan, Suriye ve Irak topraklarındaki Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki Mezopotamya topraklarını içine alarak diğer ucu Basra Körfezine kadar uzanan kara hilalin her karış toprağı yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile doludur. Dikkat edildiğinde bu toprakların her bir parçası ateş topu gibi terörize edilmiş savaş, ve çatışma alanlarına dönüştürülmüş, irili ufaklı kullanışlı araçlar haline dönüştürülmüş onlarca örgüt üzerinden kontrolü ‘yönetilebilir kaos’ stratejisi üzerinden zayıflatılmaya, çürümeye, tüketilmeye çalışılmaktadır.

Suriye iç savaşı, Lübnan ve Irak’ta devam eden kitlesel gösteriler, istifa eden hükümetler, İran’a sıçrayan kitlesel protestolar ve bunların karşısında ABD ve İsrail ile açık işbirliği içine girmiş Mısır, Suudi Arabistan, BAE gibi ülkeler İslam coğrafyasının açık bir sömürü coğrafyasına tarihinde hiç olamadığı kadar dönüşmeye başladığını gösteriyor. Kuşkusuz bu durumun temelinde emperyalizm ve Siyonizm tarafından bir siyaset mühendisliği ürünü olarak yaşama geçirilen etnik ve mezhebi ajitasyonlar var. Şii hilaline karşı Sünni blokajı tam bir sömürge stratejisidir. Fars yayılmacılığına karşı Arap, Türk veya Kürt blokajı tam bir sömürge stratejisidir.

Bu durumun panzehiri Antiemperyalist ve anti Siyonist bir ortak siyasi paydayı oluşturmaktır. Farklılıklarımızın biri çatışma ve savaş dinamiğine dönüşmesi bu toprakları sömürgelileştirmekten başka bir sonuç doğurmaz. İlla hilaller üzerinden bir çatışma tanımlaması oluşturulacaksa bu emperyalizmin ve siyonizmin kara hilaline karşı Ortadoğu/İslam hilali olmalıdır.l

Kaynak: ozgunirade.com



YAZARLAR