Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Musab Aydın


ÖLÜMÜN ARDINDA KOŞMAK

Musab Aydın'ın yeni yazısı;


 

 

Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?

 

“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder, ortasındayız ömrün” demiş şair. Lakin kırk altısında ölüm onun da yolunu kesmiş. Ölümün matematiksel bir hesabı olmasa da biz onu hep bir hesapla bekleriz.  Bir ölüm haberi aldığımızda kaç yaşında öldü deriz ilk tepki olarak. Ölenin genç olmasına mı üzülüyoruz yoksa genç yaşta ölümün olabilmesine mi?  Doğal afetlerde, savaşlarda ve salgınlarda ölüm sayılarla ifade ediliyor. Bizi, sayının yüksekliği korkutuyorsa ölümü anlamaktan uzak kalmışız demektir. Uzun bir zamandır salgın dolayısı ile ölümün çetelesini tutuyoruz milletçe. Aslında bütün dünyada da durum böyle. Her akşam günlük ölüm sayılarına bakıyoruz. Salgının ilk gününden itibaren de toplam sayı çeteleye ilave ediliyor. Sayı artıkça ölüm de artmış oluyor zihnimizde. Hasta sayısını da hesap ediyoruz, ölüme bir liste hazırlar gibi…

 

Zamanla nasıl da değişiyor insan, dönüp geriye baktığımızda kendimizi tanıyamaz oluyoruz. Her bir fotoğrafımız bir başka insana aitmiş gibi geliyor, yaşadığımız her evre ise bir başka hayat... Şu hayatı beraber başladığımız nice dostlarımızla, kardeşlerimizle yollarımızı ayırdı ölüm. Bir bir gidenlerden sonra yalnızlığımız iyice artıyor, ölüm bize daha bir yakınmış gibi geliyor. Oysa yaşamın içindeyken aslında ölümün de içinde olduğumuzu unutuyoruz, belki de unutmak istiyoruz. Aslında her doğan günün hayat olduğu kadar, ölüm olduğunu da biliyoruz. Yaşımız ilerledikçe daha çok gerçekle yüzleşiyoruz, doğal olarak ölümle de.  

 

Bazen en büyük felaket ölüm imiş gibi geliyor bize. Oysa ölüm herkesin başında, belki uyuduk uyanamadık olacak, belki de bir nefes verdik lakin alamadık... Kim bilir kaç yaşında ve nerede? Önce acı ile anılacağız belki sonra bir varmış bir yokmuş olacağız, her ölümlü fani gibi. Ancak geride kalanların yüreğinde yaşayabiliyorsak, buna değecek bir kıymet bırakmışsak daha ölmemişiz kanımca… Yine de ölümü göze almak bu hayatı yaşamayı mümkün kılıyor, yoksa bunca yaşananlara nasıl katlanabilir ki insan? Bazen ölümü isteriz, amansız hastalığın pençesine düşmüşsek veya hayat bizi hep bir çıkmaza sürüklemişse. “Ölüm olmasaydı, onu icat etmek için, insanoğlu büyük cabalar harcayacaktı” demiş eskiler.

 

Ölüm korkusu, insanoğlu için belki de en büyük olanıdır. Ancak ölümün çevresinde koparılan yaygara belki de kendisinden daha çok korkutuyor bizi. Bu yüzden “Ölümü öğrenmek lazım” demiş derviş. Lakin önce yaşamı öğrenmeliyiz. Henüz yaşamı öğrenememişken ölümü nasıl bilebiliriz ki? Bu sebeple ölümle yüzleşmek lazım ama önce kendimizle… Şayet ölümle yüzleşebilmişsek korkularımız azalacaktır. Ancak doğru bir hayat yaşıyorsak, ölüm korkusunu çok büyük yaşamayız. Ölümden korkmamıza sebep, kötü bir yaşamın peşine takılmış olmamızdır. Yine de ölümden korkmak ayıp değil elbette, ancak korku insanı esir alır. Esaretten kurtulmak ve özgürce yaşamak için umuda ihtiyacımız var.  Umut, dünya hayatını bir handa konaklamış duygusuyla yaşayabilmektir, hiçbir zaman evimizde mukim hissi ile olmamalı bu yaşam… Hz. Ali “Ölümü unutmak kalbin paslanmasıdır.” demiş. Zira her insanın ölümle kesilmiş bir sözü var bir de nişanı…

 

Aslında ölüm, insanlık kadar eskidir ve en çok aşına olduğumuz hakikattir. Yine de her insanla yenidir ölüm, her seferinde yeni bir acıdır... Bu yüzden insanların bir kısmı yaşayıp bir kısmı ölseydi, ölüm dayanılmaz bir acı olurdu bizim için. Allah, bu kaygıyı şu ayet ile gidermiştir zihnimizde. “Her can ölümü tadacaktır, Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût-57) Başka bir yönüyle bütün acıları bitiren ölüm başka bir yaşamın da başlangıcıdır. Bu sebeple “Allah ile olduktan sonra ömür gibi ölümde güzeldir.” demiş eskiler. 

 

İnsanoğlu gösterişe düşkündür, saygıyı ve büyüklüğü şatafatta arıyor çoğu zaman. Öyle ki cenaze merasimlerimizi bile gösteriş ve şatafat ile düzenleriz. Taziye mekanları, yemek organizasyonu ve misafirleri karşılamak. Her şey güç gösterisi üzerine tasarlanıyor, hatta acılar bile. Taziyelerini sunmak için gelenlerin tavrı da öyle. Kalabalık bir grup olmak için organize geliniyor taziye yerlerine. Bu yaptıklarımız ölülerimize olan saygımızdan değildir elbette. Aksine benlik hırsımızın dışa vurumu değilimdir bu. Acının ve hüznün de şatafatımı olur? diyeceksiniz, oluyor hem de acımızın gösterisini en şatafatlı haliyle sunuyoruz…

 

Yaşadığımız bütün günler ölüme gidiyor, ancak bizi ölüme ulaştıracak olan ise son günümüzdür.  Her zaman yakınırız ya, bu dünya da bir rahata eremedik, bir saltanat süremedik diye. Madem bir hayat yaşadık o zaman bir saltanatımız da olmalıdır değil mi? Olacak elbette bir namazlık saltanat, o da taht misali bir musalla taşında…

 

Sahi “Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?

 

 



Ömer Bayhan
23.11.2020 14:42:50
Ölüm gibi ürperten, korkutan bir realiteyi ancak bu kadar güzel rutinleştirebilir bir insan. Bu harika nesir bana ölümün şairi rahmetli Erdem Bayazıt'ı hatırlattı. ''Ölüm bize ne uzak Ne yakın bize ölüm. Ölümsüzlüğü tattık. Ne yapsın bize ölüm'' Kalemine ve yüreğine sağlık.

YAZARLAR