Bayram YILMAZ


?NEYİ KAYBETTİĞİNİ HATIRLA?;

Bayram YILMAZ´ın Analizi


Bir ablamız 31 Mart 2019 tarihindeki seçim dönemi içerisinde başörtüsü üzerinden kazanımlarımıza vurgu yapan metin karalamıştı... ?Dün ortaokul talebesi kızım, ?Anne arkadaşlarımla okulun mescidinde namaz kıldık.? deyince bir anda geçmişe gittim. Yer ? Lisesi, vakit 80´lerin ortası, ben ortaokul talebesiyim. Babam okulda öğretmen olmasına rağmen okula denk gelen namazlarımı gizli gizli hademelerin odasında tahtaların arkasında suç işlemiş gibi korkuyla kılıyorum. Allah rahmet etsin hademe amca belki de işini risk ederek bana odasında namaz kıldırıyor. Şimdi bugün o yılları hiç yaşamamış gibi edebiyat yapanlara lügat parçalayanlara içimde istemsizce öfke duyuyorum.

Yok kriz varmış, iş yerleri eskisi kadar kazanamıyormuş, adam diktatörmüş, eğitimi düzeltemiyormuş vs, vs geçin bunları bir zahmet ya geçin biz bu vatanda ÖTEKİydik, ÖTEKi!!! bundan daha ötesi var mı??

Var mı?

Bilmem demek isterdim lakin daha ötesi olduğunu, ötelerinde ötesi olduğunu biliyor ve inanıyorum.

***

Sosyal medyanın sabırsız ve yazının sonunu okumadan cevap yetiştiren gençleri için kısa cümlelerle konuşup yazabilmek, onların ?laf çakma?larının hızına yetişebilmek zor olduğu için sonda söyleyeceğimizi baştan da ifade edelim.

Kıymetli Efendim; yazımızın ana gayesi bir maçta galip olabilmek için sadece gol atmanın yetmeyeceğini eğer attığınız golden daha çok gol yenilmişse maçın kaybedileceği, sahadan yenik ayrılacağımız yalın gerçeğini ifade edebilmektir. Ergen yaklaşımlarla ?kaç gol attık ama?? yaklaşımının eksik ve yanıltıcı olduğunu söyleyebilmektir.

Kısa cümlelerle hatırlamaya ve açıklamaya çalışalım. Bizler Şubat soğuklarında, üniversite önlerinde başörtülü olarak en doğal hakkımız olan eğitim hakkımızı talep ederken bir mağduriyet hikâyesinden çok bir direniş ve mücadele hikâyesi yazma çabasındaydık. Başörtümüze yönelik kısıtlamaların altında başörtülerimizin kimliğine yönelik aşağılama ve alan daraltma faşizmi vardı. O dönemde Samsun üniversitesinde bir rektörün ?Fakir Anadolu halkımızın başörtüsünü suiistimal edenler? diyerek başörtüsü ile fakirlik arasında kurduğu ilişki ve çerçeve bir ?merdi kipti kendini överken sirkatin söyler? dışa vurumuydu. Bu baskılara hiç direnmeyenleri için başörtüsü ?furuat? iken, daha az direnç gösterenler için dindarlık ölçüsü, daha fazla direnenleri için ise bir kimlik ve onur mücadelesi idi. Baskı da direniş de Başörtüsünün sembol ve anlam yönü üzerinden ilerliyordu.

Şimdi soruyu doğru anlamak için bir daha soralım; Başörtüsü-Tesettür mücadelesini kim kazandı?

Geldiğimiz ve getirildiğimiz noktada kızlarımızın başörtüleri ne kadar Tesettür´ün anlam ve derinliğini yansıtabiliyor? Başörtülerimizin bağlamı ne kadar İslam´ın referansları ile tutarlı? Allah´ın ?başörtüleri ile yakalarını da örtsünler.? emrine muhatap olan başörtülü kızlarımız ve Müslüman erkeklerimiz örneğin karşı cins tarafından kendilerine uzatılmış bir eli haram olduğu için tutmaktan ne kadar imtina edebiliyorlar?

Yanlış anlaşılmak da istemem. Burada başkalarına sorgulama gibi bir hakkım ve haddim olduğu iddiasında da değilim. Yapmaya çalıştığım birlikte bizi konuşmak. Birlikte hakkımızı ve haddimizi bilmek. Haklarımızın peşine düşerken sorumluluklarımızı ıskalamamak. İyi olup iyiliklerde bulunurken şerre karşı da vakur ve kısıtlayıcı olabilmek. Bir hakkın gerçek manada bizim olabilmesi için de bedelini ödemiş ve ödeyebilecek bilinç düzeyine erişebilmek.

***

Bir hakkın nasıl alınmasını tercih edersiniz?

Peygamber Efendimizin buyurduğu ?kişi kendi alın terinden daha hayırlısını yememiştir.? buyruğunu haklarımızın kazanım ve kabullenme biçimine de teşmil edebilir miyiz?

Sahip olduğumuz haklarımız için; ?onlar sayesinde,? ?bunlar sayesinde,? ?filanın sayesinde?? ifadeleri hep eleştirdiğimiz ?tek adam? kült(ür)ünü çoğaltmaz mı? Birileri için söylenen ?olmasaydık olmazdık?? ifadesi insanın kendi kendisini aşağılamak değil midir? Bir hakkın kazanımının tek bir kişiye bağlamak bahsi geçen hakkı hak olmaktan çıkarıp lütuf haline getirmez mi? Bize düşenin Yaratan´ın verdiği hakların vazgeçilemez, devredilemez haklar olarak iman edip, gerektiğinde de bedelini ödemeyi göze alarak, sadece Allah´a kul olmakla edindiğimiz tüm hakları bir taç olarak taşımaktır, diye düşünenlerdenim.

(Burada da naçizane olarak Ömer Seyfettin´den önce Pembe İncili Kaftan´ı sonra Diyet´ini okumak tavsiye olunur.)

***

Gelin hep birlikte serencamımızı sağlıklı değerlendirebilmenin imkanlarını oluşturalım ve kendimize doğru sorular soralım.

Bugün toplum olarak ?mutlaka çok kıymetli insanlarımız bulunmakla beraber- şahsiyet, kişilik ve kimlik sorunları diyebileceğimiz alanlarda yaşadığımız sıkıntıların nedenleri neler olabilir? Her seferinde ifade edilen (bazende başımıza kalkılan) bir parti ve siyasi anlayışın uzun ve kesintisiz iktidar sürecine, ulaştığımız söylenen maddi ve manevi tüm imkânlarımıza rağmen, insanımızın daha çok güvenilir, daha dürüst, kötülüğü engelleme konusunda daha ferasetli ve dirayetli, toplumun bütünü karşısında daha çok saygın hale geldiğini söyleyebilir miyiz? Gençlerimizin başta sorumluluk duygusu ve bilinci olmak üzere daha fedakâr, daha fazla bilgili, daha iddialı,  ?daha bizden ve buralı olduğunu iddia edebiliyor muyuz? Bugün fiziki ve sayısal bakımından çok iyi noktalarda olmasına rağmen İmam Hatip okullarımız ve öğrencilerimiz 28 Şubat sürecinin en zor günlerindeki öğrencilerimizden daha mı çok güvenilir ve saygın (lütfen dikkat edin saygınlıktan bahsettim)? ?

Soruları çoğaltabiliriz ama başkalarına sormak için değil. Kendimize sormak ve doğru cevapları için de sorumluluklarımızı başkalarına yıkmadan çalışmak kaydıyla? 

Doğru strateji için mevcut durum tespiti ve durduğumuz zemini görebilmek için 2017 yılında yapılmış güncel sayılabilecek bir araştırmanın sonuçlarına şöyle bir kabaca bakalım isterseniz;

?Türkiye´de Toplumun Dine Ve Dini Değerlere Bakışı Araştırması MAK 2017´: % 14 Allah´a inanmıyor. % 25 Meleklere inanmıyor. % 24 Kur´an-ı Kerim´in vahiyle geldiğine yani Kur´an´a inanmıyor. % 74 evindeki Kur´an-ı Kerim´i okumuyor. % 37 Peygambere, Hz. Muhammed (S.A.V)´e inanmıyor. % 45 Kadere (Hayır ve Şerrin Allah´tan geldiğine) inanmıyor. % 27 Öldükten sonra dirileceğinize ve hesaba çekileceğine inanmıyor. % 68 Kur´an-ı Kerim´i Arapça hattından okuyamıyor. % 75 Hiçbir Kur´an Kursu´na eğitim almak amacıyla gitmemiş. % 83 Kur´an-ı Kerim´in Türkçe mealini hiç okumamış. % 77 Peygamberimiz Hz. Muhammed´in (S.A.V) hayatını hiç okumamış. % 43 Hiç camiye gitmemiş. % 55 Ramazan ayında oruç tutmuyor. % 70 İslam dini ile ilgili bilgileri öğrenmek için okumuyor. % 78 Namaz kılmıyor. % 20 Dua etmiyor. % 59 Selamlaşırken ?selamünaleyküm´ demiyor. % 46 Halifelik istemiyor. % 10 Günah işlediğinde pişman olmuyor. % 35 Gusül abdesti almıyor veya bilmiyor.´ İmam-Hatiplilerde namaz kılan öğrenci sayısı ortalama %25. İlahiyatlarda %50?

Tüm bu araştırmalarda ciddi bir yanılma payı olabilir. Sağlamasını kendi evlatlarımız ve toplum üzerinden de çıplak gözle yapabiliriz. Naçizane ben bir kentin ortasındaki parkta öpüşen (bildiğiniz manada öpüşen) -hadi okulun ismi bende kalsın- lise öğrencilerini önce uyarıp sonra bir öğretmen olarak gelecekte ne olmak istediklerini sorunca, Yoklukta yetişen bizim kuşağın bir cihat, bir mücadele ve maişetini temin ederken ibadet bilinciyle yapmak istediğimiz meslekleri yapmak istediğini söyledi. Ben ?şimdi sen bu mesleği yaparken çocuklara ahlak da öğreteceksin değil mi? diye sorunca uzun bir ?eveeet?? ile cevapladı. Muhabbeti hafiften uzatarak peki söyler misin bana; sahip olmadığın (ya da olmadığımız) bir şeyi nasıl verebilir/öğretebilirsin??

Öyle reklamlara, kendi kendimize yaptığımız propagandalara kanmayalım, birbirimizi kandırmayalım. Kendimizi derinliği oluşturulamamış kazanımlarla da avutmayalım. Hali pür melalimiz bu. Bu durumu düzeltmemiz lazım. Düzeltebilmemiz içinde ciddi anlamda rahatsızlık duymamız gerekmektedir. Düzeltmemiz o kadar elzem ki ümmetin de bizlere ihtiyacı var lakin ?Ümmete liderlik edebilmek? iddiasını taşıyabilmek için de ümmet bilincini kuşanmış ve bunu taşıyabilecek nesilleri yetiştirmemiz lazım. Lazım ki hamasetimiz asırlık, cesametimiz on yılla sınırlı kalmasın.

Hani derler ya ?geldiğini unutma ki nereye gideceğini unutmayasın.? Şimdi bizlerde hangi hatalar yaptık da bugün beğenmediğimiz durumlarla karşılaştık. Nedenleri ve sorumluları itiraf etmeden, zülfü yâre dokunur endişesi ile meselenin etrafını dolaşarak yapacağımız tahliller bizleri doğru teşhise götürmez. Doğru teşhis de mümkün olan en geniş açıklıkla ve netlikle ortak bir çabayla ortaya çıkarılabilir. Bugün belki çözüm için en çok ihtiyaç duyduğumuz liyakatsiz muhterisler ordusu değil hasbi konuşabilen, acı olanı da söyleyen dostlardır.

?2 Eylül 1980 öncesinde duvarlara, daha sonraki yıllarda araçların arkasına yazılan bir slogan vardı: ?Huzur İslam´da?. Bununla Müslüman olanların huzur içinde yaşayacakları ileri sürülürdü. İslam, böyle bir iddiayı içinde barındırırdı. Ancak ona mensup olduğunu ileri sürenler, ona tâbi olmalarından dolayı huzura, dinginliğe, sükûnete erebiliyorlar mı? Bu önemli bir soru. Soruyu genel toplum kesimlerini istisna ederek daha açık olarak şöyle soralım: ?İslam´ı kendilerine bir dert, bir mesele edinmiş kesim ve çevreler içinde Müslümanlığının hazzını, lezzetini, tadını yaşayanların oranı ne kadardır? Bu hal, diğer toplum kesimlerini ne oranda etkilemektedir?? (Mustafa Özel Yörünge Dergisi)

Müslüman olarak kabullenilmek, huzur İslam´da diyerek huzur bulmak istiyoruz ama menfaatimiz için hile de yapabilmek istiyoruz. Sonuçta toplumda karşılaştığımız her durum ve toplumsal olayda Huzurun İslam´da olduğunun adil şahitleri olamıyoruz. Kasas süresi 77. Ayette Harun üzerinden bize söylenen ?Allah´ın sana verdiğinden O´nun rızasını ara. Dünyadan da nasibini unutma?? buyruğundaki gibi dünyalıklarımızı Allah´ın rızasına uygun kullanma ve onlarla ümmete fayda üretmemiz gerekirken özelikle siyasetin içinde ve çevresinde konuşlanmış birçok insan tüm dini literatürümüzü günübirlik politik menfaatleri için fütursuzca kullanabilmektedir?

Bizler tek tek sayamayacağımız çok şeyi kaybettik belki ama belki en önemlisi diyebileceğimiz Hakikatin yerini kaybettik.

Bir slogan olarak çok güzel olan ?Yiğit düştüğü yerden kalkar.? misali belki önce zihnimizde ve gönlümüzde hakikati yerli yerine oturtmamız gerekmektedir. Neyin daha önemli, neyin daha öncelikli olduğunu tefekkür etmemiz, ona göre önem ve öncelikler sıralaması yapmamız gereklidir. Örnek olarak; Dindar nesil mi, ahlaklı nesil mi daha öncelikli? İyi bir nesil için binaların sayısı ve fiziki koşullar mı öncelikli yoksa neslimizi eğiteceğimiz sistemin adaleti ve ahlakı önceleyen bir yapıya kavuşturulması mı?

Soruları çoğaltabilir ama istediğiniz sorudan başlayamazsınız. Önce en öncelikli ve önemli olandan başlamak zorundasınız. Eğer bir kişiyi, nesli, toplumu yeterince ahlaki olgunluğa ulaştırmadan onlara gücü emanet ederseniz, onlar önce kendilerini sonra nesli ve ekini ifsad ederler. Bu önermeyi ister Calut-Talut kıssasından, İsterseniz siyer okumalarından sağlamasına bakabilirsiniz. O ne güzel bir slogandı ?Önce Ahlak ve Maneviyat? içini doldurabilseydik?

İslam Pür-ü pak olarak duruyor lakin onu taşıma ve temsil iddiasındaki eller kirli olunca tek şartı samimi, içten, menfaatsiz bir dil ve yürekle kazanılabilecek gönüller ve imkanlar kazanılamıyor?

***

29 Haziran 2019 tarihli bir mezuniyet buluşmasında arkadaşlarımızla son seçim sürecini ve meselelerimizi konuşurken birkaç alanda sorunlarımızın yoğunlaştığını ve hükümet tarafından bu alanlarda yapılan öngörüsüzlüklerin ve hataların oy kaybından daha önemli olan zemin kaybına yol açtığını, bunun belediye başkanlıklarını kaybetmekten çok daha fazla önemli olduğunu esas olarak bunun üzerinde durulması gerektiği üzerinde derinlikli teatilerimiz oldu. ?neleri kaybettiğimiz?? konusunda samimi ve içerden tahlillerin yapıldığı bu dost meçlisinin semeresini aktarmayı önemli buluyorum lakin yine araya bir soru yerleştirelim;

Rekabet içerisinde olduğunuz kişi ve kesimlere tebliği yapabilir misiniz? Meseleye galip gelmek yenmek önceliği ile baktığınızda muhatabınızın iyi, sizden daha iyi olmasını mı arzu edersiniz yoksa ?yalancı, yetersiz? gibi sıfatlara haiz olması işinize mi gelir?  Bu sorular şu açıdan önemli arkadaşlarımızdan bir kısmı nitelik ile ilgili sıkıntılarımızı eğitim, davet, tebliğ hassasiyetimizin azaldığı/kalmadığı nedeniyle ortaya çıktığını ifade ettiler. Burada da mesele önemsediklerimiz ve önceliklerimiz bağlamında düğümleniyor. Eğer İslam´ın ?önce en yakın akrabanı uyar, sonra sana inanlara koruyucu kanatlarını ger?? (Şuara suresi 214-215) hassasiyeti önceliğimiz ise ona iletişim ve ilişkiler geliştiririz. Ama tüm gündemimiz, sosyal ilişkileriniz ve mücadelemiz politik bir dil ve zemin ise toplumun tüm unsurlarının bizden iyi olması işimize gelmez. Toplumun daha iyi olması için mücadele etme motivasyonumuz eksik kalır.

İşte neyi kaybettiğimiz sorusuna zannımca; ilk başa önemsediklerimizin, önceliklerimizin hakikatle ilişkisini kaybettiğimizi koyabiliriz.

Sonra standartlarımızın hakikat ile olan ilişkisini kaybettik. İnancımız bize sadece Firavunun zulmünden kurtulmayı yeterli görmez, tüm insanlık için yeryüzünü imar ve nesli ıslah için mücadeleye devam etmemizi isterken politik söylem bizlere ?Sizi firavunun zulmünden (başörtüsü yasağı, mağduriyetler) biz kurtardık, nankörlük yapmayın beklentilerinizi de fazla yükseltmeyin, özellikle adil (şahitler) olma konusunda bizi boşa düşürecek söylemlerde bulunmayın?? yaklaşımı ile had çizmektedir. Bizler kendimizi politik söylemin sınırlarına hapsetmekle üstünlük algımızı ve saygınlık kriterlerimizin hakikatle ilişkisini kaybettik. Bir dönem kadın ve erkek olarak -tesettüre uygun- geniş kıyafetlerimizle özgüven içerisinde şehrin sokaklarında gezerken geldiğimiz noktada kompleksli tiplere döndük.

Gazetelerimizde toplum için çözümler ve hedeflerimizi konuşurken şimdi; ?Türbanlı Anneler ve Seküler Kızları´ başlıklı yazısı: yazıların yazıldı ğı  ?FashionTV yarışmasında, Türkiye´den Dilara adında bir bayan dünya birincisi olmuş. Annesi başörtülü olduğu için dünya birincisi bayan sosyal medyada linç edilmiş. Hanım kız da, ?Benim annemin başı kapalı ama zihni kapalı değil? diyerek tutucu tarafta olmadıklarını ilan etmekte? Sosyal medya fenomeni Kerimcan´ın ailesindeki başörtülüler haberlerde özellikle vurgulanıyordu bir ara. ?Bakın ablası da başörtülü!? mesajı veriliyordu? Gençlere, ?Aile yapınızdan dolayı cinsel kimliğinizi gizlemenize gerek yok. Bunlar birbiriyle çelişen şeyler değil.? denmeye çalışılıyordu. Bu iki şeyin, yani eşcinsellik ve başörtülülüğün birbirini dışlamadığı izlenimi oluşturulmaya çalışılıyordu. Bu olayda da başı örtülü ama ?zihni açık!? bir anne ve onun güzellik kraliçesi seçilmiş bir kızı var. Ben, bu tür aile modellerinin kurgusal değil, gayet organik olduğunu düşünenlerdenim.?

 Bu durumu içinden çıkılmaz hale getiren de bu sosyal dokunun çok gerçek olması. Evet, gerçek? En az gecekondu mahallelerinden, on milyonluk villalara taşınıp bunu normalleştirenler kadar, kimseye elini uzatmayıp günde on vakit Instagram´dan canlı yayın yapan mazbut hanımların varlığı kadar; muhafazakâr rezidanslar, ultra lüks İslami oteller, Mercedes´li şeyhler, Kemalist eşcinseller, milliyetçi lezbiyenler, ahlaksız dindarlar, gelenekçi futuristler, sosyalist tüketiciler kadar gerçek?? ( Ali Osman AYDIN  07. 12.  2018  akit  gazetesi)

 ***

 Şaka yapmıyoruz. Bir kuşak içinde annenin başörtüsünden, kızının teşhir ettiği mayoya inebiliyor ahlaki ve kültürel kabuller.

Önce niyetlerimiz değişti sonra namazlarımız. Efendimizin (S.A.S.) ?Kimin namazı onu kötülüklerden alıkoymuyorsa, o namaz, sahibini Allah´tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz? (Taberani) uyarısını unuttuk.  Namazımızın gıybet etmemize yalan, söylememize, ahlaksız dizileri izlememize, kul hakkı yememize, rüşvet almamıza, torpil yapmamıza engel olmadığı, rüşvetin hediye kabul edildiği, faizin alışveriş sayıldığı, tozunun bulaşmadığı kimsenin kalmadığı büyük bir değişimin muhatabı olduk sonunda.

?Evet, çok kazandık, çok paramız oldu ama bereketi kaybettik. Güzel evlerimiz oldu ama huzuru kaybettik. Nimetlere boğulduk ama şükrü kaybettik. Kalabalıklaştık ama kardeşliği kaybettik. Çok iş yaptık ama ihlâsı kaybettik. Gücümüz oldu ama adaleti ve merhameti kaybettik. En kötüsü de neleri kaybettiğimizi anlayabilecek şuurumuzu ve bilincimizi de kaybettik sonunda.

Bütünsel İslam anlayışını ve öncelikler fıkhını kaybettik.

Unutmayalım ki, ne yaptıysak hep birlikte yaptık. Kimimiz bu değişimin bizzat içinde olduk, kimimiz seyirci kaldık, kimimiz her şeyi bilmesine rağmen yeteri kadar çalışmadık, kimimiz kardeşçe uyarılar yerine yıkıcı eleştirileri tercih ettik. Kimimiz çırpındık ama dinleyen olmadı.  Olan oldu. Şimdi kimin haklı kimin haksız olduğunun pek de bir önem ifade etmediği ama hem dünyamız hem de ahretimiz için de son derece tehlikeli bir noktaya geldik hep birlikte?? (30.05.2019 Milli Gazete A. Kıranşal)

Bu noktaya nasıl geldiğimiz konusunda çok şeyler söyleyebiliriz.  Yine her biri ortalama 25 yıllık ?İslamcı? ve ümmetçi olan arkadaşlarımız ile yoğunlaştığımız birkaç başlığın en başına aileyi yerleştirdik. Bazı köşe yazılarında ?bir kültür politikası bile oluşturamadık? hayıflanmalarına, son 17 yıllık iktidarın aile politikalarına bakınca çok lüks kaçtığını ifade etmek isteriz. Bu alandaki hataları saymak yerine bu hataların oluşum nedeninin inanç ve kültürümüz ile vakarlı bir ilişki kurmayışımızın, batı kaynaklı bilgiye karşı komleksli tavrımızdan kaynaklandığını düşündüğümüzü ifade etmek isteriz.

İkinci olarak Eğitim konusunda bize hiç yakışmayan zorunlu eğitim yaklaşımının insanımızı verimsizleştirdiği okulda bulunma yaşını uzatarak mesleksizliği çoğalttığı gibi evlilik yaşını uzatarak da ahlaki yozlaşmayı çoğaltmaya etkisini de ifade etmek isteriz.

Yine muhafazakârların iktidarında oran ve sayı olarak daha az olan memur sayısının yanlış istihdam politikaları ile artırılması, bunun toplumda ?memur zihniyeti?ni arttırarak statükocu düşünceyi çoğaldığını söyleyebiliriz. Bu yanlış istihdam ve sosyal politikalar verimliliği artırmadığı gibi üreten kesim üzerindeki vergi baskısını artırmıştır. Ama bizim yazımız daha çok zihniyet dünyamız üzerindeki etkileri?

Dördüncü olarak da üzerinde özellikle durmak istediğimiz bilimsellikten uzak yükseköğretim politikalarıdır. Bizden daha kalabalık 85 milyonluk Almanya´da toplam 2.800.000 civarında üniversiteli olmasın rağmen ülkemizde ?Her ile en az bir üniversite? yaklaşımı ve secçim yatırımları nedeniyle üniversiteli sayısı gereksiz olarak şişirilmiştir. Bunun kamuya ekonomik maliyetini yazı konumuzun dışında tutalım. Doğru bir kariyer planına hizmet edemeyen Üniversite süreci ?turist kültürü?nü üretmektedir. Evden, akrabalardan uzakta, yaşıt karşı cinslerin her türlü temasını kolaylaştıracak fiziksel ortamların ürettiği, yozlaşma potansiyeli nasıl bir kültürlenme imkanı üretmektedir. Ahlaki olarak tüm risklerle beraber; mesleki kariyer ve müktesebat konusunda yeterlilik üretmeyen, bu süreçin nasıl bir toplumsallığa katkı sağlayacağı üzerinde tefekkür edilmesi gerekir. Politika yapıcılardan da hassaten ricamızda sağınızda, solunuzda, yörenizde mütefekkir bulundurmalarıdır ki atılacak adımların -en azından 10 yıl-  sonrasında üretebilecek sonuçlarını da düşünebilsinler?

Naçizane defaatle yapıldığı için de dikkatimizi çeken Cumhurbaşkanımızın 31 Mart 2019 seçimi sonrası kaybettiği yerleri analiz ederken, ?Kaybettiğimiz yerlerde vatandaşa kendimizi iyi veya doğru anlatamadık!? ifadesindeki kusuru ?bizi anlamayan vatandaş?ı sorumlu tutan yaklaşımında sağlıklı değerlendirme zeminini kaybettiğimizin de ifadesi olabilir. Oysa denmesi gereken ise, ?İnsanımızı iyi veya doğru anlayamadık.? olmalıydı.

Meselemizin derin ve önemli olduğu bilinci ile daha çok mütefekkire ve tefekkür iklimine ihtiyacımız bulunmaktadır. Bizim ki naçizane küçük bir katkı sunabilmek çünkü dert bizim, mesele bizim meselemiz.

***

Mustafa Uslu´nun Avustralya´daki iki türkün mücadelesini Çanakkale savaşı bağlamında anlattığı filmi izlerken en çok duygusallaştığım sahnede dilimden dökülen cümle; ?kaç dünya bir bebeğin gözyaşına değer?? olmuştu.

Yazı konumuz bağlamında benzer şekilde aklımda dolanan cümle; ?Hangi kazanım ahlaki ve moral üstünlüğünüzü kaybetmeye değer  (veya deydi?).

***

Muhterem Efendim ?bizim evimiz kira lakin memleket bizim.? Dertleşmek niyetiyle karaladığımız yazımızın başlığı İsmet Özel´in bir şiirinden mülhem yazdık. Son cümlemizde İsmet Özel´den olsun isterseniz. Şairin ifadesiyle; ?Toparlanın gitmiyoruz.?



YAZARLAR