Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Halil ÇİFTÇİ


Namerde El Açmak

Yazarımız Halil ÇİFTÇİ'NİN "YENİ" YAZISI...


Tefrikalar, nemelazımcılık ve aidiyet problemleri İslam dünyasının son yüz yıldaki en büyük hastalığı olarak tanımlanabilir. Birileri küresel bir virüs için çareler ararken biz halen üzerimizden atamadığımız bu hastalığın derin acısını yaşamaktayız. Sorunlarımızı veya ayrıştığımız noktaları çözümleyebilme adına bir masada oturamazken, yaşadığımız coğrafyalarda ev sahibi olduğumuzu zannediyoruz. Halbuki çözümü ortaya koyamadığımız her dakika bizi yaşadığımız bölgede bir misafir konumuna sürüklemektedir. Sorunların ortadan kaldırılması için geliştirdiğimiz reflekslerimiz veya girişimlerimiz olumlu bir gelişme göstermediğinde avucumuzu her daim namerde açmaktan geri durmamışız. İslam coğrafyasında iktidarlar ya da halklar tek dişi kalmış keferelere kendi ülkelerini açarak halen istikrar ve sükûnet hayallerine kapılmaktadır.

Afrika’nın ve Ortadoğu’nun bir dönem Osmanlı bakiyesinden neşet ederek kurulan ülkeleri ne yazık ki yıllarca barışı arar hale geldi. Doğrudan emperyallerin bir takım saha çalışmaları ve ajanlık girişimleri vasıtasıyla Osmanlıdan kopartılan devletler batı için bulunmaz bir oyun alanına dönüşmüştü. Sınırları cetvelle santim santim çizilen ülkeler her emperyal güç için birer münhasır ekonomik sömürü bölgesine çevrildi. İlk dönemler devlet yapılanmasında uzak bir şekilde adeta kollektif şirket mantığı ile dizayn edilen ülkeler, zamanla güdümlü diktatörlerin ya da hanedanların eline bırakılmış. Bu sayede uzun yıllar emperyal fikrin taşeronluğunu yürüten birer nesne konumuna gelmiştir. Diktatörlerin özne olma girişimleri ya da dış politikada eksen kaymaları batının hiçbir zaman sineye çekemediği vahim bir hadise olmuştur. Bunun ilk örneğini Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’de gördük. Kendi halkı Saddam’ın İran ve Kuveyt ile girdiği savaşlar sonucu büyük travmalar yaşadı. Batı bu travmaları fırsat bilerek İsrail’e de parmak sallayan taşeron lideri gözden çıkardı. Nihayetinde Amerika ve bir dizi yamyam sürüsü ile Irak’ı işgal etti. Bu işgal’e giden süreci Amerika siyasi, iktisadi ve medya eliyle Saddam’ı güç bir duruma sokarak olgunlaştırdı. Öyle bir kerteye ulaşıldı ki halk artık Amerika’nın Saddam’ı devirmesini dört gözle bekledi. Nihayetinde milyonlarca Iraklı insanın öldüğü, yüzbinlerce insanın sakat kaldığı Amerikan işgaline kapı aralandı.

Diğer bir İslam beldesi ise Arap Baharı? Arap Kışı? olarak tanımlanan rüzgarın etkisine kapılan Libya Halkı oldu. Uzun yıllardır Libya’nın başında olan Muhammer Kaddafi ülkesindeki emperyal şirketleri birer birere tasviye ederek millileştirme (Petrol ) yoluna gitti. Bu politik hamle ile elde edilen gelirler halkı için kullanılmaya başlandı. Kaddafi’nin bu çabaları batının Libya’da toplum mühendisliği çalışmalarına daha fazla ehemmiyet vermesine yol açtı. Batı medyasında müsrif, diktatör ve gaddar bir bedevi tablosu çizilerek Libya’nın işgal edilmesine ortam hazırladı. Bu tablonun çizilmesine kapı aralayan en büyük faktör, Kaddafi’nin BM genel kurulunda batılı liderlerin gözünün içine baka baka yaptığı hiciv dolu konuşması olmuştur. Arap dünyasındaki isyan dalgası Kaddafi’nin feci sonunu hazırlarken, bir dizi batılı ülkenin uzun yıllardır aradığı siyasi boşluğu meydana getirdi. Halk artık Kaddafi’ye olan bağlılığını yitirmiş ve batılı devletlerin Kaddafi’nin devrilmesi için yardım etmesini bekliyordu. Çok geçmeden Belçika, İngiltere, Kanada, Fransa, İtalya, Norveç, İspanya, İsveç ve Amerika gibi ülkeler adeta leş kargaları gibi Libya üzerine çöktüler. Hava saldırıları ile başlayan süreç daha sonradan taşeron örgütlere devredilerek savaşın maliyeti azaltılmaya çalışıldı. IŞID El Kaide ve yerel aşiretler eliyle olgunlaştırılan anarşi ve kaos iklimi Libya’yı kara bir bulut gibi sarmalamaya devam ediyor.

Son olarak Suriye’de yıllardır devam eden iç savaşla beraber değişkenlik gösteren politik hamleler İslam milletlerinin aşamadığı gerçeklikle bizleri karşı karşıya bıraktı. Ne yazık ki Türkiye ve Suriye halkı içinde geniş bir kesim zalim Esad’a karşı kimi zaman Amerika’yı bir kurtarıcı olarak görürken, diğer bir yandan Rusları birer barış elçi olarak konumlandırdı. Hatırlamakta fayda var bir dönem Esad sârin gazlarını kendi halkı için kullandığında Amerikan firkateynleri Şam şehrini ve bazı askeri üsleri bombalamıştı. Bu hareket Esad’ın zulmüne maruz kalan mazlum Suriyeliler tarafından takdir edilmişti. Yine Amerika’nın Suriye’deki krizi derinleştiren İran’ın Haştişabi liderini öldürmesi ise takdir ile karşılanmıştı. Suriye’de halk Amerika’nın etkisini bir şekilde Esad’a göstermesinden memnun iken diğer yandan Esad ve yanlıları Rusya’nın desteğine muhtaç hale geldi. Avuç açtıkları ve yardım istediği Rusya bölgeye gelerek tam anlamıyla Şam’a hâkim oldu. Bu hâkimiyet ülkenin içinde bulunduğu krizi daha da derinleştirerek üniter yapıyı bozmaya sebep oldu. Doğuda Amerikan destekli gruplar, batıda Rusya destekli rejim unsurları Suriye’deki zenginlikleri parça parça bölüşmeye devam etmektedir. Suriye’nin Doğusu ve Batısındaki kukla oluşumlar  farklı ülkelerden destek alarak oluşturdukları iktidarın ne kadar suni ve kendileri için acı bir tecrübe olacağını ilerleyen zamanlarda görecektir. Namerde el açmanın sonuçlarını Irak’ta, Libya’da gördüğümüz gibi…

Yukarda anlattığım misaller ve tarihsel tecrübeler bize her dara düştüğümüzde dışardan bir müdahaleye meyilli olduğumuzun ispat etmektedir. Her sıkıntıda veya problemde Batı’ya el açmayı bırakmalıyız. Kan ve gözyaşı aynı fabrikadan çıkan silahlarla birbirimizi ortadan kaldırmakla dinmez! Ancak aynı masada ortak bir ülkü ile hareket ederek giderilebilir. Tarihin bugün bize hatırlattığı gerçek şu ki; Batı hiçbir zaman kendi değerleri üzerine bina edilmemiş ve ahlaktan yoksun bir şekilde hareket etmiş bir zihniyetin yansıması olmuştur. Bilgi’yi her daim kendi milletleri için kullanmış ve bunu yaparken de hiçbir gaddarlıktan geri kalmamıştır. Özellikle doğu milletlerini kendine her alanda bağımlı kılarak yegâne kurtarıcı olarak kendilerini kodlamıştır. Bu kodlamaları sistematik bir şekilde işletecek şirketler, terör örgütleri, siyasiler, stklar ve satılık kişiler bulmuşlardır. Bu stratejiyi Amerika’nın eski dışişleri bakanı Henry Kissinger çarpıcı bir şekilde itiraf ediyor; “Biz Amerika olarak neden güçlüyüz, biliyor musunuz? “bizler Amerika olarak içimizdeki vatan hainlerini çabuk öldürürüz. Dünyanın birçok memleketinde vatan hainlerini ise kahraman yapar, ülkelerinde önemli yerlere getiririz.” Aslında Amerikalı siyasetçi yıllardır aşamadığımız gerçekliği yüzümüze vuruyor. Türkiye’nin Batı’nın düzenli bir şekilde kullandığı hainleri ortadan kaldırmak için barış araması beyhudedir. Rusya Esad’dan vazgeçmeyeceği gibi, Amerika’da Marksist ideolojinin temsilcisi YPG’yi kullanmaktan vazgeçmeyecektir. Ancak farklı bir alternatif oluşturana kadar ya da bunlardan (Esad,YPG…) birinin boyunlarında ki tasmaları çıkarmaya kalktığı zaman ortadan kaldıracaktır.

 



YAZARLAR