Cüneyt TORAMAN


Müslümanların İktidarla İmtihanı

Yaşadığımız çağı tanımak, sorunlarımızı teşhis etmek, sorunlu alanlara çözüm önerileri sunabilmemiz için, uzun ve yorucu bir yolculuğa hazır olmamız gerekiyor.


Müslümanlar açısından önemli olan hak ve özürlüklerinin güven içinde olması, dininin gereklerini hiçbir kısıtlama olmaksızın, özgür bir şekilde yerine getirebilmesidir. Müslümanların, iktidarı ele geçirme, halkı yönetme şeklinde dini bir yükümlülüğü olmadığı gibi, kendi inançlarına uymayan partilere muhalefet etmeleri de gerekmiyor. Mekke döneminde, müşriklerin işkenceleri, zulümleri olmasaydı, Müslümanlar Habeşistan´a hicret etmezdi. Habeşistan kralı Necaşi, Müslüman değil, Hıristiyan´dı. Ancak kendi ülkesine göç eden Müslümanların inancına, yaşam tarzına müdahale etmedi, onlara eman verdi, himayesine (korumasına) aldı. Bunun için, peygamberimiz bu şahsı, ?adil bir kral? olarak niteledi. Avrupa´nın birçok ülkesinde, Necaşiye benzeyen devlet başkanı olduğunu biliyoruz. Kendi ülkelerine göç eden Müslümanlara müdahale etmediler.

Siyasal iktidarların, ülkelerinde yaşayan Müslümanların hayatını önemli ölçüde etkilediği bilinen bir gerçektir. Dünyanın birçok yerinde, Müslümanların hayatını cehenneme çevirdiklerine defalarca tanık olduk. Türkiye´de, 1990´lı yılların başından itibaren taşları döşenen 28 Şubat darbesinin zulümleri, on yıldan fazla sürdü. 2002 yılında AK Parti´nin iktidara gelmesiyle bu zulümler birer birer ortadan kaldırılmaya başladı. Bu gerçekler ortada iken, Müslümanların, siyasal iktidara karşı kayıtsız kalması düşünülemez. Zaten kayıtsız kalmıyor, Müslümanlar pek çok ülkede, iktidara gelmek için siyasi mücadele veriyor, bazen başarılı da oluyor.

Müslümanların kurduğu veya kurucular arasında bulunduğu bir partinin başarılı olması, iktidara gelmesi, Müslümanları mutlu eder. Hak ve özgürlüklerinin güvende olacağına inanır. Böyle bir parti iktidara gelirse, iktidarda bulundukları süre içinde, İslam´ın temel değerlerine saygı gösterirse, bunları hayat düsturu olarak benimserse, toplumda barışın, adaletin, refahın tesisi daha kolay olur. Ancak Müslümanların iktidarda olması, mutlaka adaletle yönetecekleri anlamına gelmiyor. Tarihte bunun çok kötü örneklerinin olduğunu biliyoruz.

Yöneticiler adaletle yönetirse destekleriz, zulme yönelirse desteğimizi çekeriz. Devletin başındaki Müslümanların adil olmasını, İslam´ın eseri, adaletten sapmalarını da ?kişisel hataları? olarak değerlendiririz. İster devlet yönetiminde ister özel sektörde, nerede görev yaparsa yapsın, hiçbir Müslümanın hatası, İslam´a mal edilemez. Bu durum, iktidarda bulunan Müslümanlar için de geçerlidir. İktidarda bulunan yöneticilerin, eğitimde, ekonomide, dış politikada, vs. başarılı olması elbette önemlidir, ancak daha da önemli olan (ehem), İslam´ın ahlaki esaslarına riayet etmeleri, toplumun bütün kesimlerinin hak ve özgürlüklerine, temsil ettikleri ülkenin, halkın çıkarlarına sahip çıkmalarıdır.

Günümüzde devletlerin, yapısı ve işleyişi bilinmeden, iktidarın alanı bilinemez. İktidarları sınırlayan birçok unsur vardır. Bunlardan birincisi, anayasa ve yasalardır. Her iktidar, anayasa ve yasalara bağlı olup, bunlara uymak ve uygulamakla yükümlüdür. Anayasa ve yasa değişikliği için, parlamentoda yeterli sayıya sahip olması gerekir. Anayasayı veya yasaları değiştirme imkânı yoksa, yürürlükte bulunan anayasadan, yasalardan, iktidarı sorumlu tutamayız. İktidarın ikinci sınırı, iktidardaki partinin siyasi çizgisi (ideolojisi, parti programı) ve bileşenleridir. Toplumun büyük kesiminin desteğini almadan iktidara gelebilmek imkânsızdır. Toplumun desteğini alabilmek için de toplumun farklı kesimlerini, farklı inançları, parti çatısı altında toplaması gerekir. Bu partilere merkez partisi (kitle partisi) denilmektedir. Merkez partileri, kendilerine destek veren kesimlerin ortak değerlerini savunur. Bunlardan bir kısmının değerlerini dikkate alırken bir kısmını dikkate almazsa, önce

merkezden daha sonra iktidardan uzaklaşır. İktidarın üçüncü sınırı, toplumun gelenekleri ve kabulleridir. Hiçbir iktidar, toplumda kargaşa ve kaos olmasını istemez. Herhangi bir konuda, yasal bir düzenleme yaparken, toplumun çoğunluğunun desteğini almaya çalışır. Böyle bir destek yoksa, düzenleme yapmaktan vazgeçer. İktidarın dördüncü sınırı, yatırımlar ile toplumun ihtiyaçları arasındaki dengedir. İktidarların birinci önceliği güvenliktir. Bir devletin ayakta kalabilmesi için, dışarıdan yapılacak saldırılara karşı hazırlıklı olması gerekir. Bu da savunma sanayiini geliştirmek için yatırım yapması, gelişmiş ülkelere silah almak için kaynak aktarması demektir. İktidarların, savunmaya olduğu kadar, ülke içinde de (yol, köprü, havaalanı, hızlı tren, kamu binaları, vs.) birçok yatırım yapması gerekmektedir. Toplumun refahı için harcayabileceği miktar, bu yatırımlardan arta kalan kısmıdır. İktidarın beşinci sınırı, küresel sınır, ülkenin içinde bulunduğu güvenlik paktıdır. Günümüzde devletler, muhtemel saldırılara karşı dayanışma içinde hareket etmekte, güvenlik paktlarından birinin (NATO, Varşova, Şanghay, vs.) şemsiyesi altına girmektedir. Bu paktlar sadece güvenlikle sınırlı kalmayıp, ülkelerin ekonomilerini ve ekonomi politikalarını da etkilemektedir. Bu ittifak içinde yer alan devletlerden biri, bu ittifakların çıkarlarına aykırı hareket ettiğinde, boykotlar ve yaptırımlar devreye girmektedir.

Yukarıda siyasal iktidarlar için belirlenen sınırlar, AK Parti iktidarı için de geçerlidir. AK Parti´ye destek verenler, iktidarın, savunma harcamalarından, yatırımlardan kısarak sosyal refaha aktarmasını isteyebilir. Böyle olursa, vatandaşların alım gücü artacak, refah düzeyi artacaktır. Ancak bu, politik bir tercihtir. İktidarın böyle yapması doğru olur mu? Küresel güçlerin, 2013 yılı sonundan itibaren, sosyal, siyasal, askeri, ekonomik, saldırıları, sistematik hale gelmişken, güvenlik kaygıları bir tarafa bırakabilir mi? Bu konuda sağlıklı karar verebilmek için, ihtiyaçları ve devletin maddi imkânlarını bilmek gerekir. Devletin ihtiyaçlarını ve maddi kaynaklarını bilmeden yapılacak her eleştiri, boş eleştiridir. Refah düzeyinin nasıl artacağı bellidir. Her şeyden önce, ürettiğiniz tükettiğinizden fazla olmalıdır. Bunun için de (ürettiklerinizin) ihracatınızın fazla, ithalatınızın az olması gerekir. Dışarıya mal ihraç etmenin standartları da bellidir. Dış piyasadaki ürünlerden daha kalitelisini, daha ucuzunu yapmanız, bu ürünü etkili bir şekilde pazarlamanız (alıcı bulmanız) gerekiyor. Bu da dünya pazarında önemli markalara sahip olmanız anlamına geliyor. Bu yatırımları devlet yapamayacağına göre, taşın altına elini koyacak, risk üstlenecek, Türkiye´nin çıkarlarına önem veren, (yerli, milli) sanayici ve iş adamlarınızın olması gerekiyor. Sanayici ve iş adamlarımız böyle bir kalkınma seferberliğine hazır mı? Böyle bir risk üstlenir mi, yoksa küresel güçlerin ürünlerinin bayiliklerini, distribütörlüklerini tercih mi ederler? Diyelim ki, kaliteli bir cep telefon ürettiniz, bu ürünü dünya pazarına sunup satabilmeniz gerekiyor. Mesela Çin, HUWAİ marka bir telefonla bunu başardı, dünya genelinde yapılan satışlarda (genel toplamda) ABD´nin en prestijli markası Apple´ı geçti. ABD´nin bu firmaya yaptırım kararı almasıyla, satış rakamları hızla düşmeye başladı. ABD´li çip firmaları, bu firmaya mal satmayacağını açıkladı. Bu tehdidin ardından, cep telefonlarının işletim sistemi olan android programından çıkarıldı. İkinci örnek, Rusya´nın ürettiği S-400 füze savunma sistemi. Bu savunma sistemi, ABD´nin ürettiği Patriot füze savunma sistemlerinden çok daha kaliteli ve fiyatı da çok daha uygun olduğu halde, dünyanın üçte ikisi, ABD´nin tehditleri nedeniyle bu ürünü satın almaktan çekiniyor. Papaz Brunson bahanesiyle Türkiye´ye yönelik ekonomik saldırıda, markalarımız da hedef alındı. En değerli ayakkabı markalarımıza boykot uygulandı, bu firmalar konkordato talep etti. İktidar, milli firmaların batmasını istemiyorsa, bu firmalara destek olması gerekiyor. Siyasal iktidar, yukarıda açıklanan hususlarda, hatalı tercihler yapmış olabilir. Bu hataları, uzmanlarımız açıklar, biz de nerede ve niçin hata yaptıklarını öğrenmiş oluruz. Ancak eleştirilerin önemli bir kısmında, bu parametrelerin hiçbiri dikkate alınmıyor. Bunların önemli bir kısmının maksatlı olduğunu düşünüyorum.

Müslümanların bir kısmı, ?İslami değerler? üzerinden AK Parti iktidarını eleştiriyor. Konuyu somutlaştırmaya çalıştığımızda, eğitim sisteminin İslami esaslara göre yapılmamasından, boşanmaların artmasından, çocukların büyüklere saygı göstermemesinden, marketlerin bozuk, pahalı satmasından, asgari ücretin, emekli maaşlarının düşük olmasından, köprü ücretlerinin pahalı olmasından, vergilerin yüksek olmasından, mahkemenin hatalı kararlarından, bilet fiyatlarından, uçakların geç kalkmasından, hasılı, iktidarla ilgisi olsun veya olmasın, her şeyden şikâyet ediyor? Fırat´ın kıyısında bir koyun kaybolsa bunu iktidardan biliyor.

Önce siyasal iktidarın sorumluluk alanını belirlememiz gerekiyor. Siyasal iktidarlar, taahhütlerinden sorumludur. Bir partinin ana taahhüdü parti programı, daha sonra, seçim öncesi vaadleridir. Siyasal iktidarı, vaad etmediği bir husustan dolayı eleştirmek hakkaniyete uymaz. Yönetimle ilgili eleştiriler için bir tespit yapmamız gerekiyor. İslami kaynaklarda, siyasal iktidarlar için somut bir ?yönetim şablonu? var mı? Böyle bir şablonun olmadığını, Müslüman toplumların, tarih boyunca, çok farklı yönetim usullerini benimsediklerini, çağın gereklerine göre farklı modeller geliştirdiklerini görüyoruz. Yönetim usulü, Müslümanlara bırakılmıştır. Aslolan adalettir, adaleti hâkim kılmaktır.

Siyasal iktidarın güvenlik stratejisi ne olacak? Dışarıdan gelecek saldırılara nasıl karşı koyacak?  Türkiye (şu an itibariyle) füze saldırılarını bertaraf edebilecek bir teknolojiye (silaha) sahip olmadığına göre, bu sistemi, Rusya´dan mı, Amerika´dan mı alacaktır? Eğitim kaç yaşında başlayacak, süresi kaç yıl olacaktır? Üniversite eğitimi nasıl olacaktır? Robotların işleyeceği suçlardan kimler sorumlu olacak? Bu ve benzeri hususlar, siyasal iktidarların takdirine bırakılmıştır. İslami kaynaklarda üzerinde ittifak edilen tek husus adalettir. Ancak bu kavramın, evrensel ve değişmez bir tanımı yapılamamıştır. Müslüman kesimin adalet tasavvuru, (Fransız yazar) Samuel Becket´in ?godo?usna benzemektedir. Herkes Godo´nun gelmesini bekliyor, o gelince bütün dertlerin biteceğine inanıyor, ama hiç kimse, Godo´nun ne olduğunu bilmiyor. Toplumu ilgilendiren hususlarda ?neyin adil olduğuna? yönelik bilimsel çalışmalarımız yokken, hangi uygulamanın adil olduğuna nasıl karar vereceğiz? Bizim kapsamlı bir adalet tasavvurumuz olmadığı için, adaletsizlikleri başkaları tespit edip önümüze getiriyor. Siyasal iktidara, ?bunlar adil değil, bunları değiştirin? diyor. Müslümanları iktidardan uzaklaştırmak için getirilen yüzde10 seçim barajını, (bu barajın da yardımıyla) iktidara geldiğinde, adalet, bu barajı kaldırıp, ilk seçimde muhalefete düşmek midir? Ya da kendi ülkesi aleyhine küresel güçlerle iş tutan, günün 24 saati yalan tezvirat üreten, hakaret eden, yerli işbirlikçilere, sınırsız özgürlük tanımak mıdır adalet? Veya Türkiye´nin toprakları üzerinde Kürt devleti kurmak isteyen ABD ile iş birliği içindeki PKK terör örgütüne ve siyasi uzantılarına müsamaha göstermek, ABD´nin kurduğu El-Kaide benzeri din görünümlü terör örgütlerinin faaliyetlerine göz yummak mıdır adalet? Savunma bütçesini kısarak, bu kaynağı emekli maaşlarına aktarmak mıdır adalet?

Müslümanların en büyük sorunu, iktidar ile sivil alanı birbirinden ayıramaması, bireysel sorumluluklarının gereğini, iktidardan beklemesidir. Böyle bir beklenti, (İslam´ın özüyle bağdaşmayan, teokratik bir devlet özlemi anlamına geldiği gibi) İslam´ın devletleştirilmesi anlamına geliyor. Eğer İslam ?devletin tekeline? girerse, devlet, İslam´ın içindeki yorumlardan birini tercih edecek topluma dayatacak demektir. Bir sonraki adımda, devletin tercihiyle bağdaşmayan dini grup ve cemaatleri, aynen 28 Şubat´ta olduğu gibi, yasadışı ilan edecek, yasaklamaya çalışacaktır. Farklı yorumların olmadığı (izin verilmediği) bir ortamda İslami düşünce gelişemeyecek, küresel ideolojilerle rekabet edemez hale gelecektir. İktidar ile sivil alanın birbirine karıştırılması, tümünün aynı gemiye binmesi, muhtemel bir başarısızlıkta, iktidarın da sivil alanın da birlikte batması anlamına gelecektir. Oysa iktidarlar geçici, toplum (sivil) kalıcıdır. Eğer iktidar başarılı olamamışsa, toplumdaki desteğini kaybetmişse, toplum, mevcut iktidardan daha iyisini üretebilir. Batı´da sivil toplum kuruluşları (STK), NGO, (Non Goverment Organization/Hükümet dışı kuruluşlar) olarak tanımlanmaktadır. Bu kavram batının icadı olsa da iktidar dışındaki oluşumların menşei yüzlerce yıl önceye dayanmaktadır. STK kavramını batının icad etmesi, Müslümanların bu kavramı görmezden gelmesini gerektirmez. İslam iktidarların sayesinde değil, sivil toplumun omuzları üzerinde bugünlere gelmiştir. Bazı siyasi iktidarların İslam´a savaş açması dahi, bu kutlu yürüyüşü durduramamıştır. Bugün Müslümanların bu sivil alanı yeniden keşfetmesi, her alanda örgütlenmesi gerekiyor. STK´larımız üzerlerine düşeni yaparsa, hem Müslüman toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek, hem de siyasal iktidara yön verecektir. Bugün şikâyet ettiğimiz hususların önemli bir kısmı ortadan kalkacaktır. Sivil alanda örgütlenen Müslümanlar, İslam medeniyetinin yeniden inşasında önemli bir işleve sahip olacaktır. Toplumun her alanında örgütlenen böyle bir yapının, devletten tek beklentisi, ?gölge etmemesi? olacaktır.

Müslümanların da siyasete ilgi duyması, parti kurması, program hazırlayıp devlet yönetimine talip olması, en tabii haklarıdır. Bütün Müslümanlar, Müslümanların öncülük yaptığı bir siyasi hareketin başarılı olmasını ister, iktidara gelmesinden mutlu olur. Müslümanların içinden bir ekip, iktidara gelirse, iktidara İslam değil, Müslüman bir grup gelmiş olur. Müslüman bir grubun iktidara gelmesi İslam´ın zaferi olmadığı gibi, iktidarı kaybetmesi de İslam´ın yenilgisi değildir. Türkiye´deki iktidar mücadelesi, halkın din ve vicdan özgürlüğünü derinden etkilese de iktidar dünyevidir. Müslümanların dünya hayatını kolaylaştıran bir işlev görmektedir. İktidar mücadelesi, cihad olarak nitelenmemelidir. Muhtemel bir başarısızlık, esas itibariyle bu kişilere (gruba) ait olur. Siyasal iktidar ile sivil alanı birbirinden ayırmazsak, bu grubun başarısının da başarısızlığının faturasını da kendimize kesmiş oluruz, kendimize karşı büyük bir haksızlık yapmış oluruz. Esasen, günümüz dünyasında siyasal iktidarların başarısı, birçok parametreye bağlıdır. Bunların başında da ?küresel iktidar? gelmektedir. Küresel iktidarın, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bir ülkeyi (Venezuela) istikrarsız hale getirebildiğini görüyoruz. Son on yılda önemli başarılara imza atan Türkiye´ye, en büyük zararı da küresel iktidar vermiştir.  Sadece Türkiye değil, küresel güçlerin taleplerine boyun eğmeyen her ülke, bu güçlerin, (sosyal, siyasi, ekonomik, askeri) saldırılarına maruz kalmaktadır. Küresel güçlerin önünde diz çökmediği için saldırılara maruz kalan ülkelerin ekonomik göstergeleri (istikrarı) bozulduğunda, bu iktidarları, başarısız mı sayacağız? Siyasal iktidarın başarısını, Müslüman toplumlardan devşirme iki ABD vatandaşının hazırladığı ve tedavüle sürdüğü ?İslam endeksi? (!) gibi, tamamen maddi (dünyevi) sonuçlar üzerinden mi değerlendireceğiz?

Siyasal iktidarların başarısını etkileyen önemli sebeplerden birisi de halkla iç içe olması veya halktan kopmasıdır. Halkla iletişimi, AK Parti´yi iktidara getiren en önemli unsurlardan biri olmuştur. AK Parti kadrolarının halkın içinden gelmesi, bunda etkili olmuştur. Halk kendinden olanı sever, destekler, kibri, gösterişi, sevmez. İktidara gelmek çok zordur, orada kalıcı olmak daha da zordur. Makam sahiplerinin bir kısmı, iktidarın nimetlerine direnemiyor. Bir süre sonra kendisinin özel biri olduğuna inanmaya başlıyor. Çevresini saran dalkavuklar da bunu pekiştiriyor, bir süre sonra halktan kopmaya başlıyor. Kendisini, çıkar çarkının içinde buluyor, serveti artmaya başlayınca da eleştirdiği kesim gibi yaşamaya başlıyor. Yaptığı işin yanlış olduğunu, seçimi kaybettiğinde anlıyor, ama o zaman iş işten geçmiş oluyor. AK Parti´ye destek verenler, bu mücadeleyi, küresel sisteme karşı yürütülen çok yönlü mücadelenin bir cephesi olarak gördüğü halde, uğruna mücadele ettikleri makam sahipleri, parti tabanıyla ters düşebiliyor.

31 Mart yerel seçimlerinden sonra, bazı belediye başkanları, makam odasının kapılarını söktürdü. Bununla ne mesaj veriyor? Bu makamların halka ait olduğunun mesajını veriyor. İstediğiniz zaman buraya girebilirsiniz diyor. Makam arabalarını sosyal ihtiyaçlara tahsis ediyor. Seçimi kaybeden, oyları büyük oranda düşen AK Parti belediyeleri, bunları seçimden önce yapabilseydi, sonuç belki de böyle olmayacaktı. Bunların içinde bozulmayan, temiz insanların çok olduğunu biliyoruz. Ancak bir kasanın içindeki üç beş çürük domates, müşteriyi vazgeçirmeye yetiyor. Allah (cc) Müslümanları, çeşitli vesilelerle imtihan ediyor. İktidarla da imtihan ediyor. Bu imtihanda başarılı olduğumuz söylenemez. İmtihanı kaybedenler sadece kendilerine değil, mazlum coğrafyanın umutlarına da zarar veriyor.  Yöneticilerimizin, bir an önce, İslam ahlakının evrensel ahlak kodlarına dönmesi gerekiyor. Kibrin yerine tevazuyu, israfın yerine tasarrufu, kabalığın yerine hilmi, umursamazlığın yerine ilgiyi, şatafatın yerine sadeliği, gücün yerine adaleti ikame etmesi gerekiyor.

AK Parti´nin son yerel seçimlerde bazı mevzilerini kaybetmesini, bazıları, İslam´ın başarısızlığı gibi takdim ediyor. Maalesef Müslümanlar da bu temelsiz propagandadan etkileniyor. Toplumda İslam´a olan ilginin giderek azaldığını düşünüyor. Yirmi milyon nüfusu olan İstanbul´da, mesai saatleri iftar saatine göre belirleniyorsa, dini programlar yüksek reyting alıyorsa, dini konular toplumun gündeminde önemli bir yer işgal ediyorsa, hiç kimse, bu toplumda İslam´a olan ilginin azaldığını söyleyemez. Son seçimlerde, halkın yeni bir arayışa girdiği de söylenemez. AK Parti bazı büyükşehir belediyelerini kaybetse de Türkiye genelinde, Belediyelerin yarısından fazlasını kazanan en büyük parti konumunda. Türkiye´ye yönelik dışarıdan ve içeriden gelen saldırılara, önlemler almaya çalışıyor. Bundan önceki saldırıları (15 Temmuz darbe teşebbüsü dahil) bertaraf etmesi, iktidara olan güvenin ve desteğin devam ettiğini gösteriyor. Siyasal iktidarın hataları varsa, sivil alandaki Müslümanlara, yapıcı eleştiride bulunmak, yol göstermek yakışır. Küresel güçlerin, çok sayıda düşünce kuruluşu olduğunu, sürekli planlar yaptığını, senaryolar hazırladığını, bu planları uygulamaya koyduğunu, önemli başarılar elde ettiğini biliyoruz. Bu senaryolardan, operasyonların bitiminden sonra haberimiz olurdu. Ancak günümüz şartlarında, Türkiye´deki Müslümanların, böyle bir kapasiteye sahip olduğunu düşünüyorum. Bu kapasitenin çok azından yararlandığımızı da bir kenara not etmemiz gerekir. Eğer STK´larımız üzerine düşeni yerine getirseydi, ?sorunlu alanları? masaya yatırıp, bilimsel araştırmalar ve çözüm önerileri sunabilseydi, iktidarın karnesi belki çok daha iyi olurdu. Siyasal iktidarın bu önerilere itibar etmemesi, bu öneriler için harcanan emeğin boşa gittiğini göstermez. Yeter ki bu önerilerin temelleri sağlam olsun, bu iktidarda olmasa, başka bir iktidarda uygulama imkânı bulur. Yaşadığımız çağı tanımak, sorunlarımızı teşhis etmek, sorunlu alanlara çözüm önerileri sunabilmemiz için, uzun ve yorucu bir yolculuğa hazır olmamız gerekiyor. Bu yolculuğa, sivil alan ile iktidar alanını birbirinden ayırmakla başlayalım.

 



YAZARLAR