Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ali BULAÇ


Mümtaz Müzakere

Mümtaz’ed Türköne Taliban dolayısıyla “Şeriat, laiklik ve Diyanet”i tartışmamızı istiyor. Konunun merkezinde güneş gibi Şeriat durduğuna göre, müzakereye bu kavram üzerinden ilerlemeye çalışalım. Kırmadan, dökmeden, incitmeden. Sükunetle, usuletle ve suhuletle


Aslında başlığı “mümtaz tartışma” koymam lazımdı. Lakin “tartışma”da tartıp biçme fiili olsa da “müzakere” kelimesini seçmek daha doğru olur diye düşündüm. “Müzakere” tartıp biçme yanında hatırlatmayı ve pazarlığı da ihtiva eder. Yerelden bölgesele ve küresele varıncaya kadar her türden konu müzakere edilebilir. Ben buna “müzakereci siyaset” derim.

Müzakereci siyasetin şu unsurlara dayanması gerekir:

  1. a) Düşünülen ve arzu edilen mutabakat fikri ve eyleminin meşru (kanuni-legal) olması;
  2. b) Müzakereyi kısıtlayacak her türden harici faktöre karşı ortak tavır alınması;
  3. c) Müzakerenin aşağıdan yukarıya doğru sosyolojilerin tabii/organik temsilcilerince yürütülmesi;
  4. d) Ortak noktaların tarafların icab ve kabul esasına göre mutabakat veya oydaşma usulüyle sağlanması;
  5. e) Bir müzakerede üzerinde mutabakat sağlanamayan ihtilaf noktalarının bir sonraki müzakere sürecine bırakılması;
  6. f) Belli müzakere evrelerinden sonra hiçbir şekilde üzerinde mutabakat sağlanamayan ihtilaf konularının sosyolojilerin sivil/medeni alanına terk edilmesi;
  7. g) Müzakereci siyasetin reel politik ve maddi şartlar her ne olursa olsun, tarafların gözettikleri maksadın (nihai amaç) özgürlük, ahlaki dürüstlük, hukuk/adalet ve ihtiram olması.

Kimlerle tartıştım, müzakere ettim?

50 yıllık fikir ve yazı hayatımda çok kimse ile tartıştım, müzakerelerde bulundum. Bunların içinde Ahmet İnsel, Etyen Mahcupyan, Mümtaz’er Türköne ve Atilla Yayla en dikkate değer olanlarıydı. Etyen Mahcupyan ve Atilla Yayla, konuyu müzakereden çok tartışma seviyesinde tutma eğilimini gösterdiler. Ahmet İnsel ve Mümtaz’er Türköne ile sahiden müzakere oldu. Ahmet İnsel ile Medine Sözleşmesi müzakeresi bize yepyeni bir ufuk açtı, semeresi benim üzerinde 30 sene imal-i fikr ettiğim Medine Sözleşmesi kitabı oldu. Mümtaz’er Türköne ile olan “İslamcılık” konusuna ikimizin getirdiği yaklaşımın henüz bir miktar dahi ötesine geçilmiş değil; tazeliğini, güncelliğini ve derinliğini korumaya devam ediyor.

Yeni bir mesele, meselelerin anası mesele

Mümtaz’er Türköne, beni yeni bir müzakereye davet etti. Yazısında dört anahtar terim (Taliban, Şeriat, laiklik ve Diyanet) varsa da, “uzun soluklu bir Şeriat tartışması”nın başlayacağını söylüyor. Onun “tartışma”sı benim kastım olan “müzakere”dir.

Müzakerenin merkezinde “Şeriat” olacaktır; laiklik ve Diyanet bu anahtar terimle ilgilidir. İzutsu’nun argümanını kullanmak gerekirse, anahtar terim güneş, diğerleri güneşin etrafında dönen gezegenler gibidir. ‘Taliban’ı müzakerenin başlayıp sürdürülmesinde bir vesile hükmünde kabul edebiliriz.

Farklı Taliban algıları

Taliban’dan başlamak icab ederse şu hususların altını çizebiliriz:

1) Taliban İslam dünyasının, küresel düzenin ve en başta İslamcı akımların ana sorunudur (Ümmu’l kazaya).

2) Aktüel durumda üç ana sorunla karşı karşıya bulunuyor: a. Siyasi birliği sağlamak, geniş katılımlı istikrarı ve güvenliği temin edecek bir hükümet kurmak b. Afganistan’da nüfusun yarısına yakını açlık ve şiddetli yoksulluk hali yaşıyor. Ekonomik hayatın iyileştirilmesi, 40 yıl süren işgal ve iç çatışmaların harabeye çevirdiği ülkenin altyapı ve imarının yapılması c. Adına “İslami Emirlik” dediği sosyo-politik modelin içinin doldurulması; İslam Şeriatını uygulama iddia ve arzusunun kendinde barındırdığı sorunların farkına varıp çok yönlü, derinlemesine asl’a ve usule uygun içtihatlar yapma ferasetinin gösterilmesi.

Taliban’la ilgili üç yazı yazdım.  İslam dünyasında kahir ekseriyetiyle laik/seküler kesim beklendiği üzere bir yandan Şeriat korkusunu yayarken, diğer yandan İslamcılıktan umudunu kesenler, “İslamcılığı tam musalla taşına götürme hazırlığı” yaparken, Afganistan’da dirilince, üstelik Amerikalıları ülkelerinden çıkarma başarısını gösterince derin bir ikileme düştüler. Tabii ki İslamcılıkta sabit kadem duranlar, Taliban’ın bu başarısını büyük bir heyecanla alkışladı, zaaf geçiren İslamcılığın Afganistan’da ayağa kalktığını dile getirdiler ama birkaçı hariç dikkate değer bir eleştiri de yapmadılar. Asıl sarsıntıyı müsta’fi İslamcı kesimler  yaşadı, bir tür şizofrenik ruh hali içine düştü:  Gerek lisan-ı halleri gerek açıkça “Biz şimdi tam İslamcılıktan vazgeçmişken, bu Taliban da nerden çıktı” deyip, Taliban ve Şeriat’ı aynı torbaya doldurup ölüm denizine atma yolunu tuttu.

Kemalizmin kendini restore ettiği, Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarındaki fabrika ayarlarına irca olduğu böyle bir dönemde laik/seküler kesimlerin öfkesi ile önce İslamcılıktan, ardından Şeriat’ten ve neredeyse izafileşmedikçe, marjinalleşmedikçe ve özel alana çekilmedikçe İslam’dan vazgeçme aşamasına gelmiş bulunan eski İslamcılar, muhafazakar akademisyenler, aydınlar, siyasetçiler ve yazarların öfkesi aynı şiddet ve mahiyette dışa vurmaktadır.

Üç önemli siyasi Müslüman havza açısından da Taliban’a ilişkin algıda farklılıklar yaşanmaktadır: Her ne kadar ciddi revizyonlara gidiyor olsa da Arap aleminin en etkin ve faal ülkesi Suudi Arabistan sonuç itibariyle hala Selefi-Vehhabi bir çizgi üzerindedir; bu havza ne fıkıhta Hanefiliğe ne kelamda Maturdiliğe iyi gözle bakmaz. Değil Maturidilik, Eş’riliğin de içinde yer aldığı Kelam meşru bir ilim  sayılmaz. İran, giderek Şii kimliğini öne çıkarıyor; Taliban’ın Hanefiliğine ve Maturidiliğine sıcak bakmadığı sır değil, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, “İran’ın önceliklerinin buradaki Şiilerin korunması ve Afganistan’ın İran için bir tehdit oluşturmaması” olduğunu söyledikten sonra sözlerine şunu ekledi:  “Çünkü İran İslam Cumhuriyeti bir Şii devletidir ve tüm Şiilerin devletidir.”  Türkiye de laikliğiyle kendini tanımlıyor. Taliban ise “İslami Emirlik” adını verdiği bir yönetimi Şeriat esaslarına göre kuracağını ilan ediyor.

Kürt kesimlerindeki algı ve tepkiler ise biraz farklı.

Irak ve Suriye’de Kürt entitesinin yeni bir statü kazanması sürecinde destekleyici rol oynayan Amerika’nın Afganistan’dan aşağılanarak çıkmak zorunda kalması iki sebepten dolayı Kürt milliyetçileri, özellikle İslamcı-mütedeyyin Kürtler arasında bir algı karmaşasına yol açtı:

1) Amerika’ya güvenilmez, Amerika partnerini her zaman satar. Elemanlarını Kabil’den kaçırırken, onunla iş tutanların nasıl uçağın tekerleklerine yapıştıklarını, kanadına tutunanların nasıl havadan yere çakıldıklarını umursamadı bile. Kürt hareketinin efsanevi lideri Molla Mustafa Barzani’nin yaşadığı derin düş kırıklığı eski bir yara olarak Kürtlerin bilincinde yeniden açıldı.

Mazlum Abdi Ağustos ayı sonunda Washington Post’ta yayınlanan makalesinde “Umarım Amerika Suriye’den çıkmaz” deyip tedirginliğini dile getirmişti, bunun üzerine 10 Eylül 2021’de  Amerikalı komutan Mc Kenzie Kürt birliğini ziyaret ederek “SDF’nin kendini dış saldırılara karşı koruyacak şekilde organize ettiğini” belirterek söz konusu tedirginliği gidermek istedi ama açıkça da Amerika’nın günün birinde buradan çekilmeyeceğini de söylemedi.

2) Kürtler “kendilerine hak ettikleri imkanları, hak ve özgürlükleri tanımama konusunda ısrarlı olduklarını düşündükleri bölge devletleri”ne karşı mücadele ederlerken, “bölgenin yegane seküler/modern gücü” olarak kendilerini Batı’ya takdim ediyorlar. Hatta aşırıları bölgenin yegane Batı müttefikleri Kürtlerdir; Türklere, Araplara, Farslara güvenilmez, gerici ve Batı düşmanıdırlar” diye söylem geliştiriyorlar. Şimdi Afganistan’da kontrolü ele geçiren Taliban, Şeriat’ı uygulayacağını ilan ediyor. Bu açıdan Taliban’ın Afganistanı’nı alkışlmak, destekleyici güç (ABD) ve Kürtlerin Batı kamuoyuna sundukları “seküler/modern söylem”le tutarlılık arzetmiyor.

Bunun yanı sıra Taliban’ın aldığı kararlar dolayısıyla, aralarında iyi niyetlilerin de yer aldığı kadınların bir bölümü Türkiye’de veya başka bir yerde Taliban tipi bir yönetimin başa geçmesi halinde hayatın kendilerine zehir olacağını, bir dizi hak ve özgürlüklerinin ellerinden alınacağını düşünüyor, “Taliban türü yönetimden ise Batı ülkelerinin işgali yeğdir” deme noktasına gelmiş bulunuyorlar.

Kürt örneğindeki etnik grupları ya da temel hak ve özgürlüklerinin ellerinden alınacağı endişesi taşıyan kadınları veya laik/seküler çevreleri “hainlikle, kötü niyetle” suçlamanın manası yok. Ortada somut bir olgu var. O da şu:

İslam dünyası son derece ciddi, can yakıcı sorunlarla altüst hali yaşıyor. Bunların başında etnik sorun gelmektedir. Kürtler her dört ülkede mutlu değiller, diğer kavimlerin sahip olduğu bazı etnik/kavim hak ve özgürlüklerden mahrum bırakıldıklarını düşünüyorlar, kamusal hak ve eşitlik talep ediyorlar vs. Kültürel asimilasyon, kavim kimliğinin inkârı ve sosyo-ekonomik ayrımcılık sürdükçe kan akmaya devam edecektir. Yüz senedir yaşadığımız acılı tecrübe bunu göstermektedir.

Modern hayat tarzını yaşamak, tüketmek isteyen geniş çevreler de var. Bunlar da laik/seküler bir dünya görüşüne sahip, Taliban tipi yukarıdan empoze edilen otoriter ve totaliter bir şeriat düzenini istemiyorlar.

Gerek Haçlı saldırılarından gerekse Moğol istilalarından biliyoruz ki, yaşadığı yerde memnun olmayan ve bir türlü durumları düzelmeyen kesimler işgalcilerle işbirliği yaparlar. Tarihin bu evresinde etnik, mezhebi ve yaşama tarzı merkezli sorunlara, yedi sekiz alanda süren çatışmalara adil, gerçekçi ve tatmin edici bir çözüm bulunmadıkça, mağdur, dışlanmış ve kızgın topluluklar kurtuluşu yabancı güçlerle işbirliğinde arayacaklardır.

Şu halde kavim, mezhep, yaşama tarzı vd. sorunları hem genelde İslam dünyası hem de özelde her İslam ülkesi için bir güvenlik tehdidi olarak görmek abartı olmaz. Emperyalist güçler Müslümanların yer altı ve yerüstü kaynaklarını talan ederlerken, jeostratejik emellerle herhangi bir İslam ülkesini işgal etmek isterlerken, bu sorunlardan birini öne çıkarırlar, gerekçe yaparlar. Tabii ki bu sorunların tümü istismara açıktır ama zaten istismara müsait olmayan konu işgallerin ve tahakkümlerin gerekçesi olamaz.

Şu halde sahih dinin, vicdanın ve selim aklın rehberliğinde yapmamız gereken şapkamızı önümüze koyup bu krizin içinden nasıl çıkacağımızı hep beraber müzakere etmek; sorunlarımızı kendimiz analiz edip doğru teşhisler ve işe yarar tedavi yollarını aramak olmalı.

Mümtaz’ed Türköne Taliban dolayısıyla “Şeriat, laiklik ve Diyanet”i tartışmamızı istiyor. Konunun merkezinde güneş gibi Şeriat durduğuna göre, müzakereye bu kavram üzerinden ilerlemeye çalışalım.  Kırmadan, dökmeden, incitmeden. Sükunetle, usuletle ve suhuletle. 

 

Kaynak: Farklı Bakış



YAZARLAR