Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



İsmail Hakkı Güleç


MÜ’MİNLERİN MAL İLE İMTİHANI

İsmail Hakkı Güleç'in yeni yazısı


 

Günümüz Müslümanının en zor sınavlarından biriside mal ile olan sınavdır. Bu sınavı herkes başarıyla geçemez. Gerek yaşadığı ortam ve şartlar, gerekse dizginlenemeyen arzu ve istekler, onun bu sınavı geçememesinin temel nedenlerinden bazılarıdır, İnsan yaratılış itibariyle mal ve mülke karşı büyük bir temayül içindedir, Hiç şüphesiz mülkün gerçek sahibi Yüce Allah’tır.

“Derken şeytan, kapalı olan ayıp yerlerini birbirine göstermek için onlara vesvese verdi. Rabbiniz size bu ağacı: ‘Meleklerden olursunuz veya (Cennette) ebedî kalanlardan’ olursunuz diye yasakladı.’ dedi.” (Â’râf, 7/20)

O (Allah) cc malı, eşi, evladı velhasıl insana sunmuş olduğu tüm nimetleri bir emanet olarak vermiştir. İnsan kendine verilen dünya nimetlerinin, bir imtihan vesilesi olarak verildiğini unutmamalıdır. İnsan bu dünyaya geçici bir süreliğine gelmiştir. Ancak onun genetiğinde büyük bir mal edinme, bu dünyada ebedi kalma tutkusu onu sürekli olarak mal istiflemeye sevk etmiştir. Bu konuda büyük bir hırs içindedir. İnsan malı elinde tutmak için elinden gelen her şeyi yapar. Bu konuda hiçbir sınır tanımaz, başkalarıyla asla bir şey paylaşmak istemez.

İnsanoğlunu bu noktada frenleyecek tek unsur; yaşadığı dünya hayatının geçici bir hayat olduğu, ölümle bu hayatın sona ereceği düşüncesi ve birde bu dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu, elde ettiği her şeyin bir gün elinden alınacağını unutmaması gerekir. Bu duygu ve düşünce insanı çok mutlu etmese bile; O bu durumla bir gün mutlaka karşılaşacaktır.

Buradaki temel problem malın olup olmaması değildir. Problem olan şey ise insanın,  mala, mülke, eşyaya, evlada nasıl bir anlam yükleyeceği ile alakalıdır.

İnsanı gerçek anlamda mutlu, huzurlu kılacak olan şey bu hayattan çok daha kalıcı, sonsuz bir hayat anlayışı bu problemi çözebilir. İnsan tam bir iman, oynayan taşları yeniden yerine oturtabilir. Tüm belirsizlikler kaybolur kaygı, korku düşüncesi, yerini itminana bırakır. İnsan hasetten, hırstan, cimrilikten ancak bu sayede kurtulabilir.
“Bu sebeple, Allah’a karşı gönülden saygılı olun ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından ne kadar sakınabilirseniz o kadar sakının; (size anlatılana  ve emredilene) kulak verin, itaat edin ve kendi hayrınıza olarak (Allah yolunda ve muhtaçlar için) infakta bulunun. Kim nefsinin hırsına ve cimriliğine karşı korunursa, onlardır gerçekten kurtuluşa erenler ve gerçek mazhariyet sahipleri.”  (Teğabün, 64/16)

“Onlara verilen şeylerden dolayı nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (hicret edenleri) nefisleri üzerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar başarıya erenlerdir.” (Haşr: 59/9)

“Hz. Peygamber, dünyadan ayrıldığı güne kadar hiçbir zaman üç gün arka arkaya doymadı. Oysa biz isteseydik doyabilirdik. Fakat bizler başkasını kendimize tercih ederdik.” (Beyhaki, Hz. Aişe (ra) validemizden)

         İnsanda bulunan bu mal biriktirme hırsı ile alakalı olarak Hz. Peygamber (as) şöyle buyurmaktadır. İbni Abbas ve Enes İmam Mâlik (ra) rivayet edildiğine göre sav şöyle buyurdu:

“İnsanoğlunun bir dere dolusu altını olsa, bir dere daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.” (Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât 116-119. Ayrıca bk. Tirmizî,  Zühd 27, Menâkıb 32, 64; İbni Mâce, Zühd 27)

Günahlar insanın mânevî dünyasını nasıl hırpalarsa, dünya malına duyulan aşırı hırs da tıpkı günahlar gibi insanın geleceğini tehlikeye sokar. Zira insanın tabiatında doyumsuzluk vardır. Elde ettiği ile yetinmeme, daha çoğunu isteme duygusu ona hâkimdir. Bir dere dolusu altınla yetinmeyip bir o kadar daha istemesi, diğer bir rivayette görüldüğü üzere “iki dere dolusu altını olsa bir üçüncüyü arzu etmek.”

“Din olarak İslam’ı seçmek yeterli değildir. Asıl önemli olan son nefese kadar İslam üzere kalabilmek ve İslam üzere can vermektir. Bu da; İslam’ın zıttı olan şirkten sakınmak (39/Zümer, 65), bizi şirkten koruması için Allah’a (cc) yalvarmak (14/İbrahim, 35), Kur’ân’ı ve onun açıklaması olan sahih Sünnet’i çokça okumak (16/ Nahl, 102), tevhidi hayatın, davetin ve mücadelenin merkezine almak (14/İbrahîm, 24-27) ve Allah’ın (cc) dinine yardım etmekle (47/Muhammed, 7) mümkündür”, onun bu huyu sebebiyledir.

Peygamber Efendimiz şu hadisiyle bu doyumsuzluğun asıl sebebini gün ışığına çıkarmıştır:

“İnsan ihtiyarlasa bile, onun iki duygusu hep genç kalır: Biri çok kazanma hırsı, öteki çok yaşama arzusu” (Buhari, Rikak 5; Müslim, Zekât 115).

Resul-i Ekrem Efendimiz insanın “ağzını”, bir diğer rivayete göre “karnını sadece toprak doyurur” buyururken, onu bu açgözlülük derdinden ancak ölüm kurtarabilir; ölmeden onun gözü doymaz demek istemiştir. İnsanoğlunun bu doyumsuzluğu cimriliğinden kaynaklanmaktadır. Harcamadan biriktirmek cimriliğin en belirgin özelliğidir. Bu yanımızı Allah Teâlâ şöyle sergilemektedir:

De ki, Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, onu harcayıp tüketmekten korkar, cimrilik ederdiniz. Zaten insan da pek cimridir” (İsra suresi, 17/ 100).

Kazanma duygusu ölçülü olduğu, insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırmadığı sürece faydalı olabilir. Zira çok kazanan bir Müslümanın, elde ettiği servetle daha çok hayır ve iyilik yapması arzu edilir. İslâmiyet’in verilmesini emrettiği zekât ve sadakayı verebilmek, Allah yolunda sarf edilmesini istediği harcamaları yapabilmek için zengin olmak lâzımdır. Zengin olabilmek için de, insanda çok kazanma arzusu bulunmalıdır. Ama gönüldeki bu çok kazanma duygusu ona ahiret hayatını unutturuyorsa, dünya sevgisi onu esir alarak bütün gönlüne el koyuyorsa, o takdirde bu duygu son derecede tehlikeli bir hâle gelmiş demektir.

Şükürler olsun ki, Allah Teâlâ insana zararlı duyguları ve aşırı istekleri frenleme gücü vermiştir. İradesine hâkim olan kimsenin bu nevi zaaflarını kontrol altına alması her zaman mümkündür. Dünya malına, dünya zevkine aşırı bağlandığını hissettiği anda Rabbine dönen ve el açıp O’ndan yardım isteyen kuluna Cenab-ı Hakk’ın yardım edeceği de hadisimizde müjdelenmiştir.

Bu hadîs-i şerîfte şöyle bir incelik de sezilmektedir. İnsanoğlu topraktan yaratıldığı için onun tabiatında toprağın özellikleri vardır. Toprak zaman zaman kurur, sıcaktan kavrulur, suya hasret çeker. Onu ancak Allah Teâlâ’nın lutfedeceği bol yağmurlar canlandırabilir. İşte o zaman yeniden hayat bulan toprak, gönül okşayan bin bir güzelliğini ortaya çıkarır. İnsan da böyledir. Onu nefsi ve bitip tükenmeyen hırsı esir alıp da insani özelliklerini kaybettirince, yeniden kendine gelebilmesinin yegâne yolu Allah’a dönmesi ve O’ndan yardım istemesidir. Yoksa dünya malına olan açlığı artarak devam eder. O zaman da topraktan yaratılan bu varlığın gözünü ancak toprak doyurur.

Bu Hadisten Öğrendiklerimiz

  1. Kanaatkâr olmak, Allah Teâlâ’nın verdikleriyle yetinmek güzel bir huydur.
  2. Açgözlülük insanı dünyada huzursuz ettiği gibi, onu haksızlığa yönelteceği için ahiretini de perişan eder.
  3. Açgözlülük derdinden kurtulmanın yegâne çaresi, önce bu dertten kurtarması için Allah’a yalvarmak ve açgözlülük sebebiyle yaptığı günahların bağışlanması için ona yönelmektir.
  4. Allah Teâlâ kötü huylarından dolayı tövbe eden kulunun tövbesini kabul eder.

2-3. ayetler servetinin çokluğuna gururlanıp insanlarla alay eden kimselerin aynı zamanda helâl haram demeden mal toplayan, onu saklayan, fakirlik korkusuyla cimrilik ederek onu hayır yolunda harcamaktan kaçınan, fakirin hakkını vermeyen ve servetinin kendisini ebedîleştireceğini sanan bencil ve maddeci kimseler olduklarını da ifade etmektedir.

Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi, müminlerin olaya nefsani değil, Rabbani bir bakış açısıyla bakmaları gerçeğini öğrenmiş oluyoruz. Mümin bir davetçi kardeş hırs ve haset ehli değildir. Mal ve servet bizi Allah yolunda bir Cihat’dan ve de mücadeleden alıkoymamalıdır. Mal ve servet gerektiğinde o malı bize emanet olarak veren Rabbimizin yolunda feda etmesini bilmeliyiz. Yüce Rabbimiz Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

         “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihad’dan daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu (kıyameti) gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Allah günaha saplanmış kimseleri hidayete erdirmez.” (Tevbe, 9/24)

            Bu ayetin hükmü gayet açık ve net, Mekke’den Medine‘ye gerekçe ne olursa olsun hicret etmeyen ağır davranan işi savsaklayan kimselere hitap ediyor. Ne zamanki Allah yolunda bir mücadele ortaya konursa mümin canından ve malından seve seve vazgeçebilmelidir. Onun için en aziz olan şey davasıdır. Mümin bir kere yola çıkmıştır. O hiç kimseden korkmaz. O bazen Ensar,  bazen Muhacir bazen de mücahittir.

O canını malını Allaha satmış ölümü öldürmüştür. Şeytan ise onu yolundan alıkoymak için ona sürekli kaygı ve korku pompalamaktadır.

Bu yolda müminin azığı takvadır, O Allah (cc) hariç hiç kimseden korkmaz, Onun yardımcısı Allah tır. Mümin dünyayı sırtlayan değil dünyanın sırtında Allah rızasını kovalayandır.

         Şayet Allah cc bir kuluyla beraberse O kimse ne bahtiyardır. O kimse Allah’ı sevmekte Allah’ta onu. Kazandığı zaman aşırı sevinmez, kaybettiği zaman ise aşırı üzülmez. Bu durum Mümin’e has bir durumdur. Bu konuda atalarımız birçok söz ve deyiş söylemişlerdir.

Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi veya malda yalan mülkte yalan var birazda sen oyalan.

“Mal ve çocuklarınızın sizin için birer imtihan olduğunu ve büyük mükâfatın Allah katında bulunduğunu bilin.”  (Enfal suresi - 28.ayet)

“Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Bunu yapanlar mutlaka hüsrana uğramışlardır.” (Münâfikûn suresi 9.ayet)

         Hemen yanımızdaki fitne vesilesi olan mal mülk ve çoluk çocuk Allah muhafaza her an ayağımızın kaymasına sebep olabilmekte. Hadiseye sadece ayak kayması noktasından bakmak eksik olur. Fitnenin veya musibetin, insanın hidayete ermesine sebep olması noktasından bakıldığında hayra vesile olduğu da görülmekte.

“Allah’ım, fitnelerden sana sığınırım” diyen birisine Hz. Ömer'in (ra), “Rabbinin sana mal ve evlât vermesini istemiyor musun?” ifadesi bizi derin derin düşündürür. Mal ve evlât istemekle neyi istediğimizi düşünmek gerekir. İstemek mi hayırlı, istememek mi hayırlı?

“Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer imtihan aracından başka bir şey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.” (Enfal suresi 28.ayet)

         Evet arkadaşlar ayet-i kerime’den de anlaşıldığı gibi, bizim en büyük imtihanımız malımız ve evladımızdır.

Aslında hayatımız bir imtihandır. Bu hayatımızı devam ettirmemiz için onlar bir sebeptir. Hadi biraz daha açalım.

Her zaman şu tabiri kullanırız veya şahit oluruz.

"Dünya bir imtihan dünyasıdır - İmtihan yeridir"

         Rabbimiz bazı kişilere evlat vermez bazı kişilere de mal vermez bu şekilde imtihan eder. Bazılarına evlat verip evlatla imtihan eder bazısına mal verip mal ile imtihan eder. Aslına bakarsak sizde takdir edersiniz ki mal ve evladın kıymetini malı ve evladı olmayan kişi en iyi şekilde bilir.

Rabbim ikisinin de yokluğunu göstermesin.

         Bize yakışan malın, evladın, kısaca elinde olan her şeyin tek sahibinin Allah (cc) olduğunu her ikisinin de Rabbimizden olduğunu bilmek, Rabbimin istediği zaman alma kudretine sahip olduğunu bilmektir, anlamaktır. Selam ve dua ile

 



YAZARLAR