F. Yılmaz ALTUNÖZ


MÜLTECİ PEYGAMBERLER

Hicret veya Mültecilik; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğraması ve zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkeyi terk ederek, başka bir ülkede yaşama alanı bulmasıdır.


Hicretin ya da mülteciliğin olmadığı bir zaman diliminden söz etmek mümkün değildir. Ve tarih kitapları kavim göçlerinden bahseder. Ancak hicret / mülteciliğin kavim göçlerinden farklı sosyolojisi ve felsefesi vardır. Kavim göçlerine tanıklık etmiş kalemler; bu göçlerin geçim sıkıntısının baş gösterdiği bölgelerde; şimdiki deyimle ekonomik sıkıntıyla karşı karşıya kalan toplulukların; bu sıkıntıyı aşmak için başka coğrafyalara gitmeleri olarak tanımlamışlardır.

Ancak hicret veya Mültecilik;  ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğraması ve zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkeyi terk ederek, başka bir ülkede yaşama alanı bulmasıdır. Mülteci ismi hangi etnik ya da inanç gurubuna bağlı olursa olsun herkese verilen bir ad olmasına karşın; hicret ismi/kavramı islama ait bir kavram olması nedeniyle; bu eylemi gerçekleştirenlere muhacir eyleme ise hicret adı verilmektedir. 

Davut ve Süleyman peygamber dışında hicret etmeyen, hicrete zorlanmayan peygamber yok desek sanırım yanılmayız. Adem, Nuh, İbrahim, Yusuf, Musa, İsa ve son Nebi/resul Muhammet Mustafa (sav) öne çıkan peygamberlerdir. İslam'ın hicret felsefesinde ekonomik zorluklardan öte özgürlükler öne çıkmaktadır. Özellikle Allah ile kul arasındaki tüm engellerin kaldırılması bireyin özgürlüğe ulaşması açısından son derece önemlidir. Zihinsel, kalbi ve bedensel köleleştirme girişimlerine karşı; tüm boyutları ile özgür yaratılışın korunması ve sürdürülmesi hicretin ana hedefini oluşturur.

Bu bakış açısıyla hicret hak, adalet ve özgürlük arayışıdır. Allah'ın insana verdiği insani değerleri ve özelikleri koruma ve sürdürme eylemidir. Bu felsefe müslümanlara şahsiyetli, özgür ve adaletin egemen olduğu bir dünya sunar ve orada yaşamayı emreder. Bedensel, zihinsel ve inançsal köle girişimlerine karşı örgütlü bir duruşu bağlılarından ister. Müminler mücadeleyi sürdürdüğü coğrafyada başarıya ulaşır ve insani/islami yaşayışı egemen kılarlarsa orada yaşarlar, değilse hicret gündeme gelir. İşte bunun içindir ki; İslam hukuku ve inancına göre hicret farz kabul edilmiştir.

Yaşanılan bu yüzyılda Müslümanlar hicreti anlama noktasında ciddi bir çalışma ortaya koymalıdırlar. Bir tercihte bulunulacak olurlarsa bu tercihin; cinsellik, sermaye, konforizim, haz ve hızdan yana olamayacağını; Allah'a ulaştıran özgürlüklerden yana olacağını bilmelidirler.

İşte İslam insani değerlerin egmenliğini inşa kapsamıda müslümanları iki isimle; Muhacir ve Ensar olarak isimlendirmiş ve onlara bir rol yüklemiştir. Ensar muhacirlere (hicret edenlere) insan onuruna yakışır sosyal alanı oluşturma da rol sahibidir. Hicret farz olduğu gibi ensar olmak ta farz kabul edilmiştir.

Hicret edenler bir başka ifade ile mülteciler; ensar gibi yani yerleşik insanlar gibi onur sahibidirler. Güneşin aydınlattığı coğrafyalar insanlığın ortak malıdır. İnsanla; su, toprak, hava ve enerji arasında ontolojik bir ilişki vardır. Bu sayılanlar insanların ortak malıdır.



YAZARLAR