Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mustafa DOĞU


MÜLTECİ OLMAK…

Mustafa Doğu; İnsan; mükellef ve sorumlu kılınmışlığı ile yeryüzündeki diğer tüm canlılardan belirgin bir şekilde ayrışmış bir varlıktır.


 

İnsan; mükellef ve sorumlu kılınmışlığı ile yeryüzündeki diğer tüm canlılardan belirgin bir şekilde ayrışmış bir varlıktır. İnsanı mükellef ve sorumlu bir varlık kılan temel esas ise akletme cevherine sahip olmasıdır. Bu sahip olduğu cevher sayesinde düşünme, mukayese-muhakeme ve hükmetme duygu ve becerilerini kazanmaktadır. Bu kazanım iyi ile kötüyü, hayır ile şerri, güzel ile çirkini tefrik etme yetisini oluşturmaktadır. Yüce yaratıcı mükellef ve sorumlu kıldığı varlığı başıboş bırakmamış, yaşamı süresince dosdoğru istikametini belirleyecek, işaret levhalarını oluşturacak, aydınlığını sağlayacak ayetlerini rahmetinin bir tecellisi olarak elçileri vasıtasıyla göndermiş, sınırlarını tayin ve tespit etmiş, hadlerini belirlemiştir. Dolayısıyla bu varlığın ilk mükellefiyeti Rabbini-Yaratıcısını tanıması, bilmesi ve hukukunun gereklerini yerine getirmesidir. Bu hukuk kısaca; Ulûhiyette ve Rububiyette O’na hiçbir şeyi ortak koşmaması, tüm kulluğu O’na has kılması, tüm yardım ve beklentilerini O’ndan istemesi, sadece O’nun önünde eğilmek suretiyle tenzihin, tesbihin ve takdisin gereklerini yerine getirmesidir. Yaratıcının dışında diğer yaratılmışlarla oluşacak hukukta yine bu varlığın mükellefiyet ve sorumluluk alanlarına girmektedir. İnsanın “sorumlu” bir varlık olması, onun aynı zamanda “sorunlu” bir varlığa dönüşebileceğinin de göstergesidir. Zira bu canlı, önceden kodlanıp programlanmış ve bunun aksine herhangi bir davranışta bulunma şansına sahip olmayan değil, tüm yapıp edeceklerini kendi iradesiyle-elleriyle kesbederek gerçekleştirecek ve bedelini ödemek zorunda kalacak pozisyonda yaratılmış bir varlıktır.

Tarihin tozlu sayfaları karıştırılıp okumalar yapıldığında on beş, on altı ve on yedinci yüzyıllarda dünyanın öznesinin Müslümanlar olduğu tüm gerçekliğiyle ortadadır. Bu taraflı/tarafsız tüm kesimlerin itirafıdır. Müslümanlar devlet yönetimi başta olmak üzere, hukukta, sanatta, edebiyatta, bilimde, mimaride, ticarette son derece etken ve belirleyici bir pozisyondadır. On sekizinci yüzyıla gelindiğinde dünyada yeni bir süreç başla/tıl/makta ve yepyeni bir döneme adım atılmaktadır. Daha önceki yüzyıllarda batı, meşruiyet arayışını Müslümanlar üzerinden gerçekleştirirken, bu duygu/düşüncesinden sıyrılmış ve kendisinin de önemli bir aktör olduğunu ortaya koyacak adımlar atmaya başlamıştır. Nihayetinde bu süreç ilmek ilmek dokunarak yirminci yüzyıla gelinmiş ve arzulanan sonuçlar alınmaya başlamıştır. Osmanlı hilafet merkezi olmaktan çıkarılmış, güçlü bir imparatorluk olma özelliği budanmak suretiyle bir ulus devleti haline gelmeye razı kılınmıştır. Gücünü-otoritesini-birlikteliğini yitiren İslam dünyası öznelikten nesnelliğe düşmüş ve batı bu büyük coğrafyayı kendisi için müstemleke kılmış ve sömürgeleştirmeye başlamıştır.

Bu zihinlerde ve bedenlerde başlayan sömürge duygusu/realitesi, toprakların işgal edilmesi, her türlü zengin doğal kaynakların üzerine konulmasına kadar devam etmiştir. Gerçekleşen tüm bu hadiseler bu toprakların insanı için tam bir yıkıma dönüşmüş, değerlerin yozlaşmasına ve her açıdan fakirleşmelerine neden olmuştur. Bu coğrafyanın insanı bunları yaşarken, batı kendi halklarının daha müreffeh, mutlu, zengin bir yaşam sürmesine ciddi katkılar sağlamıştır. Sosyo psikolojik bir okuma yapıldığında ise; sömürge olayının çift taraflı bir travma/etki meydana getirdiği, sömürgecileri insan olma hasletlerinden hızla uzaklaştırıp vahşi saldırgan hayvanlara dönüştürdüğü, sömürülen insanların kahir ekseriyetini ise çok ciddi kimlik erozyonuna uğrattığını, onları mankurtlaştırıp akledemez, düşünemez, sorgulayamaz bir pozisyona düşürdüğünü, ruhsuz/iradesiz köleler haline getirdiğini görmemek imkansızdır. Yine bu süreçte yaşanan büyük savaşlar, beraberinde getirdiği salgın hastalıklar milyonlarca insanın ölümüne, yaralanmasına ve sakat kalmasına neden olmuştur. Batı tüm bu yaşattığı vahşetlerle kan içici vampir gibi haz ve hız duygusunu dizginleyemeyen, daha narsist, hedonist bir kimliğe bürünmüştür. Tabi bu arada kendisinin hala insan olma özelliğini koruduğunu ve sürdürdüğünü ispat etmek için sembolik anlam ifade etmekten öte hiçbir fonksiyonu ve değeri olmayan bir takım girişimlerde bulunmaktan, teşekküller oluşturmaktan ve bir takım sözleşmelerin altına imza atmaktan da geri durmamıştır. Birleşmiş milletler ve insan hakları evrensel beyannamesi bunlara verilebilecek örneklerdendir.

Bu arada İslam dünyası girdiği girdaptan çıkamamakta, debelendikçe bataklığa saplanmakta ve kimlik bunalımından sıyrılamayarak boğulmaktadır. Başta yönetici-ulema-aydın ve entelektüeller kendilerinin ve neticesinde tüm dünyanın bu hale gelmesinin gerekçelerini doğru adreslerde ve istikametlerde aramamakta, yanlış okumalar, değerlendirmeler yapmakta ve öykünmeci bir halet-i ruhiye’nin esiri olarak batışını/çöküşünü hızlandırmaktadır. Celladına âşık olmuş mahkûmlar gibi, bu pozisyonu kaderleri kılan batıya alabildiğince hayranlık duymakta, âşık olmakta, kalkınmanın ve gelişmişliğin adresleri olarak buraları referans göstermektedir. İnancından utanan, değerlerinden kaçan, büyük bir kompleksin mahkûmu ve madunu olmuş bir pozisyonda yaşayabileceği her türlü rezileti yaşamakta, ırkçı, şovenist, hamasi, uzlaşmacı, maslahatçı, çıkarcı, egoist bir karaktere bürünmektedir. Yöneticisinden halklarına kadar adeta afyon yutmuş, uyuşturulmuş, akılları başlarından alınmış gibi her türlü fitnenin, işgal ve istilaların planlandığı merkezleri ne hazindir ki aynı zamanda çözümün, kurtuluşun adresleri olarak görebilmektedir. Sahnenin arka tarafında planlanan ve oynanan bu kirli oyunları gören feraset ve basiret sahibi küçük azınlıklar ise seslerini kimseye duyuramamakta, yüksek voltajlı projektörlerin saçtığı ışıkla perde önündeki oynanan aldatıcı oyunlara kimseyi inandıramamaktadırlar.

Yirmi birinci yüzyıla, asrımıza gelindiğinde ise; süreç artan çirkeflik ve vahşetle devam etmektedir. Özellikle Ortadoğu diye tanımlanan kahir ekseriyetle halklarının Müslüman olduğu devletlerin bulunduğu coğrafyada yaşanan işgaller, iç savaşlar, terör, yoksulluk başta olmak üzere, can ve mal güvenliği sağlanamadığı gerekçeleriyle milyonlarca insan doğduğu topraklardan çoluğuyla, çocuğuyla perişan bir vaziyette göç et/tiril/mek zorunda bırakılmaktadır. Afganistan, Irak, Suriye, Bangladeş, Yemen, Sudan, Nijerya, Filistin, Arakan ve daha birçok ülke insanı evlerini, yurtlarını, yuvalarını, mal ve mülklerini, sevdiklerini, akrabalarını terk ederek daha “insanca(!)” bir yaşam sürebileceği topraklara zorunlu olarak iltica etmek ve mülteci pozisyonuna düşmek durumunda kalmaktadır. Adaleti, ahlakı, erdemi, fazileti yeryüzünde egemen kılmak, kardeşliği, paylaşımcılığı, îsârı, kadirşinaslığı, sınıfsız bir toplum oluşturmayı yaşam felsefesi telakki eden Müslümanlar, içlerine salınan fitne ateşinin harında yanmakta, yakılmakta, yok olmaktadır. En fazla iç acıtan, yürek yakanı ise; doğdukları toprakları terk etmek zorunda bırakanların ülkelerini her türlü aşağılanmaya, hakarete, saldırıya, tehdide rağmen insanca yaşam sürecekleri yerler olarak görüyor olmalarıdır. Bu bir utanç tablosudur. Bu tablonun oluşumunda, yöneticisinden en sıradan vatandaşına kadar tüm Müslümanlar katkı sağlamış, sağlamaya da devam etmektedir. Onların üzerinden siyaset yapılıyor, pazarlıklar ediliyor olması bile bu utancın hangi noktaya ulaştığının vahim bir boyutu olarak acı acı izlemekteyiz. Bu tablo aslında hali pür melalimizin de bir göstergesidir. İslam ülkelerinin bırakın bütün dünyaya/insanlığa adalet, refah ve fazilet vadetmesi/sunmasını, kendi insanı için bile güvenli birer liman olmaktan son derece uzak bir durumdadırlar.

Tarih yazarları, muhtemeldir ki yirmi birinci yüzyılda yaşanan tüm bu çatışmaları “vekâlet savaşları” olarak yazacaktır. Bir toplumun veya ümmetin yaşayabileceği en büyük acı, birbirlerini ötekileştirerek düşman kılmaları ve neticesinde kanlarını akıtıp, canlarını almaları, doğdukları toprakları kendilerine dar kılmaları olsa gerek. Emperyalist güçlerin kirli senaryoları ile kim kiminle ne için, hangi amaç uğruna, neden savaştığını/çatıştığını bilmeksizin, sahneye konulan bütün bu oyunlara gönüllü aktörler olan bu insanlar, kendi elleriyle gerçekleştirdikleri tüm bu vahşetlere “dini referanslar” oluşturmak suretiyle meşruiyet atfetmekte, vicdanlarını rahatlatmaktadırlar. Kısacası birer ölüm makinasına dönüştürülen bu insanlar nefislerini aldatmakta, kendi kendilerinin kurdu olmaktadırlar.

Savaş insanlık tarihi kadar eski ve kaçınılmaz bir gerçekliktir. Savaş aynı zamanda bedeli ve sorumluluğu ağır bir olaydır. Savaşın kaçınılmaz olduğu ana kadar tercihler hep barıştan, antlaşmadan, sulhtan yana kullanılagelmiştir. Zira savaşın öngörüsü son derece düşük, sonuçları ise bir o kadar ağır, oluşturacağı travma ve hasar çok büyüktür. Kısaca tam bir yıkımdır. Bir kavmin, bir topluluğun, bir ulusun, bir devletin halklarına kendi iktidarları/yöneticileri tarafından zulmediliyor, en temel hakları gasp ediliyor ve komşu ülkeler içinde ciddi tehditler oluşturuyor ve tüm ikna girişimlerine rağmen bu uygulamalarından vazgeçirilemiyorsa, adaletin ve insanca yaşamın ikamesi için savaş kaçınılmaz bir sondur. Bu kaçınılmaz sonu erdemli kılacak unsur ise bunun bir hukukunun oluşması, başta çocuk, kadın ve yaşlılar olmak üzere diğer tüm canlı varlıkların zarar görmesinin önüne geçilmesidir.

Eskinin savaşları ister meydan, isterse muhasara şeklinde olsun kısa süreli olur ve planlanan hedefler gerçekleştiğinde biterdi. Modern çağın savaşları, öncelikle savaş olmaktan çıkarılarak, bir işgale, iç çatışmaya dönüştürülerek anlamsızlaştırıldı. Savaş baronlarının geliştirdiği hafif-ağır-kimyasal-nükleer silahlar ve bombalar insanların üzerinde acımasız bir şekilde kullanılmakta, bugün ve gelecekte oluşturacağı etkileri, hasarları kimse hesap edememektedir. On yıllarca süren savaşlar -bizzat savaşın aktörleri başta olmak üzere- insanların vicdanını-merhametini dumura uğratmakta, adeta tanınamayacak varlıklara dönüştürmektedir. Yine bu çağın anlamsız savaşlarının mağduru pozisyonuna düşürülen/düşen insanlar ya ülkelerini terk ederek başka topraklarda sığınmacı-mülteci pozisyonuna düşürülmekte veya oluşturulan son derece gayri insani kamplarda uzun yıllar mahremiyet başta olmak üzere insanca yaşamın en alt çizgisinin bile çok altındaki bir pozisyonda yaşamaya mecbur ve mahkûm bırakılmaktadırlar.

Kamplarda yetişen ve geleceğin dünyasını şekillendirecek olan çocukların rol modelleri kendilerinden birkaç yaş büyük, omuzlarına -neredeyse boyları ile eşit- otomatik silahları asmış “rambo(!)” ağabeylerden başkası olamamaktadır. Bu pozisyona düşürülen insanların gelecekle ilgili olumlu bir tasavvurlarının, hayallerinin, hülyalarının oluşması adeta imkânsızdır. Çocuklara gelince; vekâlet savaşlarına pozisyon hazırlayan terör yapılanmalarının birer unsuru haline dönüş/türül/mek neredeyse kaçınılmaz kaderleri olmaktadır. Saraylarında, kâşanelerinde, villalarında, evlerinde oturarak bu savaşın her anlamda tarafı olanlar ise; dizginleyemedikleri egolarının, kaybetmek istemedikleri makam ve mevkilerinin, kibirlerinin, öfkelerinin esiri olmuş bir pozisyonda ahkâm kesmekte, çatışmaların, yıkımların, sürgünlerin, ölümlerin sürmesi için her türlü unsurun oluşmasına iste/me/yerek katkı sağlamaktadırlar.

Akdeniz’in suları her yıl üç-beş bin kişiye mezar olmakta, zoraki çıkılan yolda menzile varılamamakta, aileler bölünmüş ve parçalanmış bir vaziyette hiç tanımadığı, bilmediği topraklarda yaşam mücadelesi vermenin yollarını aramaktadırlar. Son elli yılda bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanın akıbeti ya ölüm, ya sürgün olmuştur. “Ne uğruna” sorusuna maalesef verilebilecek olumlu bir cevap olmaksızın. Yaşatılan işgaller ve iç çatışmalar asla bu topraklarda yaşayan insanların huzuru-mutluluğu için olmamıştır. Sadece ve sadece batının kirli oyunlarının bu toprağın insanına sunduğu bir aldatmacadan öte bir şey olmadığını yarım asırdır izliyor, görüyor ve canlı şahitleri kılınıyoruz. Bu toprakların insanına hangi sistemle, hangi iktidarlarla, hangi yöntemle yönetileceklerinin tayin ve tespitini yapan batı, istemediği gelişmelere anında müdahil olarak kendi arzuladığı istikamete evirilmesini bu coğrafyanın insanlarına çok ağır bedeller ödettirerek gerçekleştiriyor.

Hem de istediği gibi maniple ederek gerçekleştirmektedir tüm bunları. Yıllarca ülkesini yöneten ve kendi çıkarlarına hizmet eden iktidar erki tersi bir davranış sergilemeye görsün; hemen şeytanlaştırılıp hain ilan edilerek halkların ayaklanması sağlanmış ve kendilerinin işgalleri ve daha sonra yıllarca sürecek iç savaş ve beraberinde getireceği kaos ve kargaşanın tüm fitilleri ateşlenmiştir. Tabi tüm bunlar gerçekleşirken bu coğrafyanın diğer ulus devletleri de feraset ve basiretten uzak, batı ile müttefik olma, savaş sonrası masada yer alma gibi çıkarcı bir mantalitenin oluşturduğu halet-i ruhiye ile onların arzularını gerçekleştirecek her türlü askeri ve lojistik desteği vermeyi bir meziyet addetmişlerdir.

Tüm bu yaşanan dramların Ensar-Muhacir kavramlarının oluşturduğu o tarihte eşi ve benzeri görülmemiş olayla ilişkilendirilmesi ise olsa olsa bu kirli oyunu fark edemeyenlerin kavramsallaştırmalarından öte bir şey değildir. Burada aslolan oynanan tezgâhı bozmaktır. Aslolan siyasi arenada etken olmaktır. Aslolan birilerinin kurguladığı senaryolara dalmamaktır. Aslolan defaatle aynı filimler görüldüğü halde birbirinin kopyası şeklindeki yenilere zemin hazırlamamaktır. Aslolan söz değil, hamaset değil icraattır. Aslolan çıkarcı, ulusçu, mezhepçi kimliklerden sıyrılarak resmin tamamını görecek bir nazar sahibi olmaktır. Yoksa peçetecilik yapmaktan öte bir şeyimiz kalmıyor ki bu durum bu ümmet için tam bir yıkımdır vesselam.



YAZARLAR