Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Sait ALİOĞLU


Muhalefetin “iktidar cenahına yönelik” bakışına dair…

Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


Eski dönemlerde Türk siyasetinde, devlete sahiplik iddiasıyla hareket eden ve hemen her “iyi” şeyi kendine layık gören bloğun, söz konusu Müslümanların, o da pasif, edilgen ve muhafazakâr kalıplar içerisinde siyaset yapmalarına yönelik olarak; “dini siyasete alet etmek, ya da var olan laiklik anlayışına binaen siyasetin dine alet edilmesi” sadedinde itirazlar olurdu.

Yukarıda da sıraladığımız üzere, dinin siyasete alet edilmesi(kaygı şuydu ki, bu durumda Müslümanlar kazanır, kendileri kaybederlerdi) kabul görmez, ama laiklerin sıkıştığı dönemlerde, o da “hikmetinden sual olunmaz bir şekilde” laikler, devlet vb. topyekûn dinden alabildiğine yararlanma hakkını kendilerinde görürlerdi.

Hani, o meşhur “devletlü” ifadeler ışığında söylersek; bu ülkeye komünizm gelecekse onu devlet getirebilir, keza din lazım olacaksa da, onun da icabına yine devlet bakardı…

Zira toplumu ve ülkesi birlikte devleti oluşturan değil, onun yerine toplumu ve ülkeyi bizzat devletin kendisi oluştururdu. Yani; devlet olmadan ülke ve millet de olamazdı!

Siyasetin dine alet edilme konusu, pasif olarak DP döneminden başlamak üzere yetmişlerde MSP üzerine, daha sonra ise RP’ye ve sonra da kendi beyanıyla söylersek eğer, kendini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan ve hiçbir İslami ilkeyi de refere etmediği bilinen AK Parti’nin muhafazakâr siyaset döneminde yer yer az da olsa gündemdeki yerini korudu/korumaya da çalışıyor.

Bu karşı propagandayla at başı yürüyen “siyaseti dine alet etme” söylemi, ontolojik olarak, tarihi yaklaşık yüz küsur yıla dayanan irtica/gericilik söylemi de manzarada yerini almış oluyordu.

Bu karşı söylem, onlarca yıl salt siyaset alanından ziyade, hayatın tüm alanlarında laik dillere pelesenk olup durmuştu.

Şimdi durum ne minvalde diye sorarsak, kalplerin içinde olan biteni sadece Allah© bilebilir, ama karşı mahallede, geçmişte yapılan birçok yanlışa dikkat çeken söylemlere bakıldığında, az da olsa olan biteni itiraf etme ve kendilerini sistem adına bir nevi “yetkili” görme konumundan dolayı, geniş halk kesimlerinden helallik dileme arzusuna tanık olmaktayız.

Bu meyanda özellikle de “arkaplan itibarıyla” birçok muhafazakâr çevre açısından siyasi bir şov olduğu dile getirilse de Kemal Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme düşüncesi” bu arzuya yönelik olarak okunuyor. Keza okunabilir de…

Bundan önceki süreçlerde, AK Parti’nin, Müslüman çoğunluğun var olan sorunlarının çözümüne yönelik çoğu da mevcut anayasaya uygunluk içeren(zaten zıddı mümkün olmazdı) işlerin yerine getirilmesi, savsaklanması için “bir eski gelenek içre” konular dosyalar halinde, ya AYM’ye, ya Daııştay’a ya da yetki olduğu düşünülen mahkemelere taşınır dururdu.

Bunda da başı her zaman olduğu gibi CHP çekerdi. Daha bundan on yıl kadar önce, başörtüsünün serbest kalmasının engellenmesi için, konuya dair dosya o dönem CHP Genel Başkanı seçilmiş bulunan Kemal Kılıçdaroğlu’nun da başında bulunduğu partili bir heyetle ilgili mercilere iletilmişti.

Yukarıda o da “zahiren” kalplerin içerisinde olan biteni ancak Allah’ın© bilebileceğini belirtmiştik. İnşaallah öyle olur, ama Kılıçdaroğlu’nun, daha toplumca sınanmadığı için hakkında bir şeyler diyemeyeceğimiz konuların, CHP içerisinde ve onun yörüngesinde bulunan çevrelerce (medya vs.) “muhafazakâr çevrelere adeta mavi bocuk dağıtılıyor, onlara tavizler veriliyormuşçasına karşı çıkışları ve itirazları o meşum anlayışın pek de değişmediğini ortaya koymaktadır.

Karşı cenahta durumlar bu minvale idi. Buna binaen, muhafazakâr olup da AK Parti çevresinde kümelenen insanların, “endişeli laikler” misali, “endişeli muhafazakârlar” rolünde bulunmalarına bakıldığında, toplumun iki ana cenaha ayrıldığını ve birbirlerine karşı diş biledikleri söylenebilir.

Her iki cenahtan da bu diş bileme işine karşı itirazlar olsa da, bu durumu kendi varlık sebebi sayan anlayışların varlığı, siyaset alanında olması gereken rekabetten ziyade karşılıklı bir düşmanlığın varlığına işaret etmektedir.

İktidar ehli muhafazakârların oluşan endişelerini gidermeye yönelik, CHP ile birlikte altılı masa’da bir arada bulunan ve 2023 seçimlerinde önemli başarılar elde etmek isteyen muhafazakâr parti yetkililerinin, hem ortalığı yatıştırma ve hem de “biz bu masada bulunuyorsak, hiç kimsenin endişelenmesine gerek yok” kabilinden ifadeleri söz konusu…

Seçimlerden altılı masa büyük bir başarı elde edecek olursa, Kemal kılıçdaroğlu büyük bir ihtimalle Cumhurbaşkanı, eğer üzerinde anlaşırlarsa Meral Akşener’in de Başbakan olma durumu söz konusu…

Bunun yanında, masayı oluşturan bilumum muhafazakâr lideri de cumhurbaşkanı yardımcısı olarak görme durumu söz konusu olacak…

Böyle bir durum şu anlama gelir mi; “he ne kadar bilumum Kemalist çevrelerin, birçok sol grup ve partinin muhafazakârlara yönelik “gelecek ile ilgili” söylemlerine karşılık Kılıçdaroğlu’nun helalleşmeci tavrı ile ona yardımcı olacağı düşünülen altılı masanın muhafazakâr liderlerinin varlığı AK Parti çevresine rahatlık sağlar mı?”sorusu önem kazanmaktadır.

Kurulu bulunan altılı masanın muhafazakâr parti liderlerinin halka, sırada vatandaş olup salt AK Parti’ye oy veren insanlara karşı gayet olumlu ve yapıcı açıklamaları, AK Parti’de halen ve o döneme kadar siyaset yapacak olan insanları da kapsayacak mı?

Bu da önemli ve konu ile ilgili bir soru olma vasfını korumaktadır.

Altılı masa’yı oluşturan ve liderleri ile birlikte epey zaman AK Parti içerisinde siyaset yapmış ve partinin birçok organında görev almış şahısların, bir müddet sonra partide pasif durumda kalan ve bilahare partiden ayrılan birçok şahsın –çoğu da siyaseten nefs denilebilecek bir tarzda- adeta devr-i sabık oluşturacakları intibaına bakıldığında, Kılıçdaroğlu’na itiraz edip muhafazakâr kesimlere yönelik niyetlerini izhar edenlerin bu izharlarının kendi bütünlüğünde bir anlamı olduğunu düşünebiliriz.

Muhafazakâr “muhalif” siyasetçi, belli ki, karşı çıkışını iktidar elitlerine yöneltiyor, ama karşı cenahın itirazcılarına da koz veriyor. Ki, bu kozlarsan birisi de kendi aleyhlerine olacak bir kozdur. Örnek olarak, Türkiye genelinde pek bir oy potansiyele sahip bulunmayan, ama mecliste o da HDP’nin yardımıyla bir iki vekili bulunan sol partilerin, demokrat değil de Marksist “devrimci” bir edayla esip gürlemesi, bu ülkede Müslümanlara yer bırakmak istemedikleri şeklinde okunabilir.

Müslümanların büyük oranda gerek AK Parti saflarında, gerekse de altlı masanın muhafazakâr partileri içerisinde siyaset yapmaları, yapma tarzları İslam’ın geleceğinden ziyade bu kitlenin var olan mevcutlar içerisinde sistem izin verdiği oranda hareket etmelerini sağlayacağı gibi, bu ülkede kalıcı olacaklarını da göstermesi açısından önemli idi.

Anlaşılan sonuca bakıp görecek ve bir değerlendirmede bulunacağız…

 

Kaynak: farklı bakış


Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR