Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Modernizm

Yazarımız Ümit Aktaş'ın "yeni" yazısı...


Bu yazı daha önce yayınlandı. Ancak gerek Aydınlanma, gerek modernizm, gerekse postmodernizmle ilgili kavramsal karışıklıklar nedeniyle gözden geçirilerek yeniden yayınlanmakta. Yazının kaynağı ise, William R. Everdell’in Yapı Kredi Yayınlarınca yayınlanmış olan “İlk Modernler, yirminci yüzyıl düşüncesinin kökenlerine ilişkin profiller” başlıklı kitabın, “kesikli son sözler” başlıklı bölümüne dayanmakta.

Modernizmin habercisi belki de Van Gogh’un pabuçlarını resmettiği o meşhur tablosudur. Postmodernizm ise Andy Warhol’un “Elmas Tozlu Pabuçları”ıdır. Veya modernizm ulusalcılıklar ve kapitalizmse, postmodernizm çoğulculuklar ve geç-kapitalizmdir. Daha erken tarihlerde kullanılan modernite/modernlik kavramına karşı, 1880’lerden itibaren İspanyol kültür havzası içerisindeki şairlerin tedavüle soktuğu “modernismo”[1] ile Arnold Toynbee’den başlamak üzere kavramlaştırıldığı İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllara göre oldukça erken bir tarihte, 1928 yılında “Kara Derili İnsanların Gelişim Derneği”nin genel sekreterliğini yapmış olan Walter F. White tarafından kullanılan “post-modernizm” arasındaki o fırtınalı yıllardan sonra “modernizmin köklerine daha yakından bakmış olmak, şimdi bize bunu oluşturan unsurları beş ana fikir etrafında toplayabileceğimizi göstermektedir:”[2]

“Bunlardan ilki, bizi doğru bilgiye ulaştırma iddiasındaki her sistemin, o sistemin tutarlılığına otomatik olarak gölge düşüren özyineli ve kendine göndergeli olmasıdır.” Yani her sistem belli bir mantıksal düzen içerisinde bulunduğundan ya da bu düzene bağlı olduğundan, sonuçta kendi kendisini tekrarlamaktan ve dolayısıyla da kendi kendisini doğrulamaktan başka şey yapmaz. Bu “doğruluk” ise, o sistemi kuran temel postüla, kuram, paradigma, ideoloji, kurucu irade veya istisnadan başka bir şey değildir. Oysa 1930’lu yıllarda Kurt Gödel’in vurgulayacağı gibi, bir sistem, bir üst (aşkın) sistem tarafından doğrulanmadığı sürece, kendi içerisinde kalınarak doğrulanamaz.

Aydınlanma ise birbirine paralel olan iki doğruluk sistemine dayanmaktaydı: doğa ve akıl. Aslında buradaki “iki paralel sistem” savı da yanılsatıcıdır. Bir tek doğruluk sistemi vardır; o da kendisini doğada (aklın aynasında) test eden rasyonel akıldır. Ya da bir tek doğa vardır, o da aklın sınırlarına ve doğrulama mekanizmalarına bağlı kalan doğa yasalarıdır. Burada bizzat “yasa” kavramı bile, doğrudan aklı hatırlatır. Çünkü “yasa” akla ait bir kavramdır, doğaya ait değil.

“İkincisi nesnelliğin, yani gerçeklik üzerinde anlaşma sağlamanın bizi, bunun aksi olan tekbencilik derecesindeki radikal bir öznellikten daha fazla doğru bilgiye yaklaştırmadığıdır.” Nesnellik, yani aydınlanmacı pozitivizmin tüm doğrulanma iddiasını yatırdığı bilimsel temel. Ama zamanla görüldü ki öznellikten büsbütün sıyrılmış böylesi bir nesnel temel yok. Mekanik fiziğe ve pozitivist bilime duyulan kuşkunun çatlaklarında istatistikî fizik, görelilik, romantik radikal öznelliğin şiiri, bilinçdışının bilinç üzerindeki etkileri, dolayısıyla bilincin çok da yalıtık ve tutarlı bir bütünlük içerisinde olmadığı, bilinçakışı romanının veya bu yönlü felsefi bakışların bilincin sınırları dışındaki arayışları ve oradan doğru bilince getirdikleri eleştirel yaklaşımlar, resimde ve müzikte gerçeküstücü eğilimlerin ortaya çıkışı, öznel bir bilgi felsefesi olarak fenomenoloji ve bundan neşet eden öznel ahlâki telakkiler türeyecektir.

Nesnellik olarak bilimsel bilgiye mehaz teşkil eden gerçeklik ise, sonuçta kendi gerçekliğini doğaya dayatan ya da orada doğrulatan öznel aklın gerçekliğinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla pozitivizmin nesnel ve pozitif bilim/bilgi anlayışı ve itibarını buna dayandıran bilimselciliği, aslında tüm bilimlerin belli “bilimsel” paradigmalar içerisinde oluşan söylemlerden ibaret olduğu düşüncesi tarafından yerinden edilecektir. Bilimlerin bize maddi hasılalar sağlayan üretkenliği ve yararlılığından hareket edilerek, bundan türetilen hakikatlerin her daim tartışmaya açıklığının unutturulamayacağı ve buna dayanılarak sağlanan pozitivist bir bilim despotluğuna mehaz teşkil edemeyeceği, çok farklı eğilimler (doğrulamacılık, yanlışlamacılık, görecelik, anarşizm…) tarafından ortaya konuldu. Aklın tabiatla deneyimsel bir ilişkisellik çerçevesi içerisindeki rasyonalizasyonun ise aslında tek bir doğrulama sistemine dönüştüğü ve buradan hareketle tabiatın aklı ya da aklın tabiatı doğrulamasının bir totoloji (kendi kendisini doğrulama)’den ileri gitmediği ise oldukça açıktır.

“Üçüncüsü, bilinen her gerçeğe belli bir öznel perspektiften ulaşıldığı ve bu perspektiflerden hiçbirinin diğerine göre daha üstün veya ayrıcalıklı olmadığıdır.” Maddenin dayandığı en son temelin dalga mı parçacık mı olduğu sorusunun cevaplanamazlığı bizi nasıl bir çoklu çözüme zorlamaktaysa, aynı bakma biçimi, mecburiyeti ya da imkânı resimde kübizme ve soyuta, müzikte çoklu seslere ve atonaliteye, edebiyatta iç seslerin çoğulluğuna ve farklı anlatıcıların iç içe geçmişliğine de elveren bir çoklu perspektifler dünyasına doğru evrilmektedir. Bu ise akılların doğaya tekabül eden birliği yerine, çoğulluğuna doğru bir gidişi gösterir: araçsal, bilimsel, estetik, etik, politik, felsefi akıllar gibi. Hatta aşk ve delilik bile, bir akılsızlık halleri olmayıp, aklın belli tutumlarından başka bir şey değildir. Beri yandan her eğilim ve yaklaşım biçimi içerisinde de, farklı akli tutumlar olması mümkündür. Dolayısıyla düşünce, akılla olgular arasındaki ilişkiler içerisinde oluşan ve farklılaşan bir bakma biçimidir ve kendine özgü bir özgüllük içerisinde anlamını kazanır ya da dünyaya bir anlam kazandırır. Bu ise aynı zamanda bir özgürleşme biçimi ve imkânıdır. Ve hatta, Heidegger’in vurguladığı gibi, “düşünme ancak, yüzyıllardır yüceltilen aklın, düşüncenin en inatçı hasmı olduğunu anladığımız noktada başlar.”[3]

“Dördüncüsü, mevcut her nesnel gerçeğe azami bir tümdengelimle ulaşılmış olması ve bunların yalnızca istatistiksel düzenlilikten ibaret oluşlarıdır.” Yani modernizm, aydınlanmacı mutlaklıktan, “parlak ve kesin önermelerden” vazgeçerek, “daha müphem istatistiksel düzenliliğe” ve mümkünlüklere geçiştir. Bu ise kaosu içeren bir kozmos bilmecesiyle yüz yüze getirmektedir bizi. “Dev yasalar” artık hakikat olma iddialarını yitirmiş olan mütevazı tasvirlere dönüşmektedir. Ulaşılan onca bilgiye rağmen makro kâinatın sınırlarının ulaşılamazlığı kadar, mikro kâinat da giderek ölçülemez bir hale gelmektedir. Bu ise ancak tahminlere, yorumlara, tasavvurlara ve hatta tahayyüllere itibar atfeden bir bilim ve zihniyete geçiş anlamına gelmektedir. Çünkü rasyonel aklı doğrulayan, sadece laboratuvara sıkıştırılmış ve daraltılmış bir doğadır. Oysa ne doğa, ne düşünce, ne de tahayyüllerimiz sınırlandırılabilir şeyler değildir. Sınırlandırılamayan sistemler ise rasyonelleştirilemez de. Rasyonelleştirilen normallikler ise, tahayyüllerimizi ve düşüncelerimizi bloke ederler; dolayısıyla da yaratıcı değildirler ve yeni bir doğruluk biçimini ortaya koyamazlar. Doğruluklar, bir bakıma bizim o doğrulukları test ettiğimiz bir sonsuzluk algısı, fikri ya da tahayyülümüz içerisinde anlamlıdır. Sonsuzluk algımız, fikrimiz ya da tahayyülümüz değiştikçe ve genişledikçe, doğruluk ve hakikat algımız da değişecektir. Dolayısıyla içerisinde olduğumuz gerçeklik, bir bakıma hakikat olarak tanımlanabilecek ve kimi uç durumlarda hissedilebilecek olan bir sonsuzluğun (olgu ötesilik, aşkınlık) yaratıcılığı tarafından çekip çevilmektedir.

“Beşincisi ise atomların ontolojik kesikliliği ve boşluk”tur. Yani süreksizlik ve parçalılık. Çünkü modernist itiraz, aydınlanmacı süreklilik ve bütünsellik düşüncesine, sözgelimi bütünselciliğe, evrimciliğe ve ilerlemeciliğe karşı süreksizliğe, parçalılığa ve farklılığa, yani çoğulculuğa dayanır. Descartes ve Leibniz’in matematiği bir süreklilik matematiğiydi. Ama kümeler matematiği kesikli bir sistem önermektedir. Marx’ın da üzerinde tezini yazdığı Demokritos’un atomculuğu, maddeciliğe davetiye çıkarmaktaydı. Bu, bölünemeyecek denli küçük parçalardan oluşmuş sınırlı bir evren tasviriydi. Yalnızca atomlardan oluşmuş maddesel bir dünya ise, Tanrı’ya yer bırakmamaktaydı. Oysa atomlar bölünecek ve sınırlı evren düşüncesi de sorgulanmaya başlayacaktı. Matematik ise gerçek sayılardan irrasyonellere ve sanallığa doğru gidecekti. Yani sadece gerçek sayılar, kâinat kadar düşüncelerimizi de ifadeye yetmemekteydi 

Bu etki sanat üzerinde de görülecek, sözgelimi şiir kalıplı ve heceli biçiminden ve aruz vezninin sınırlı matematiğinden daha serbest ve daha karmaşık bir matematiğe doğru evrilecektir. Benzeri bir değişim edebiyatta da görülecek, bilinçakışı akımı (Wirginia Woolf, James Joyce, William Faulkner…), olayların bilinçteki bakışa görelileştiği bir “serbest” anlatıya yönelecektir. Rönesans resmi renkler arasında sürekli ve yumuşak geçişler öngörürken, modern resimde kesikli geçişler, noktalar ve karşı noktalar ve hatta kübik kopmalara, gerçeküstü tahayyüller (Picasso, Dali, Braque, Kandinsky) öne çıkacaktır. Müzikte de yine atonal müzik (Schoenberg, Stravinsky), günümüz müziğine doğru giden bir başlangıcı ortaya koyacaktır. Beri yandan özellikle mimaride göze çarptığı gibi, dekoratif ve şaşaalı bir mimariden, yalın ve süssüz bir anlatım ve inşaya yönelinecektir. Sanatta yeni durumun en iyi ifadesi belki de sinemada kendisini ortaya koyacaktır. Nasıl ki hayat atomlar ve genler gibi parçacıkların ürettiği sürekliliklere dayanmaktaysa, sinema da film karelerinin oluşturduğu bir sürekliliğe dayanacaktır. Bu bakış ise giderek dijitalleşmeye ve bilgisayarlara doğru gidişi sağlayacaktır.

Dolayısıyla modern düşünce, aydınlanmacı tek biçimliliğe karşı, farklılıklara ve çoğulluğa doğru bir minval üzerindedir. Postmodernitenin bu gidişatı sonsuzca görelileştiren mantığı ise, aslında mantıktan büsbütün sıyrılmaya ve hiçbir tutamak noktasının bırakılmadığı bir kaypaklığa doğru savrulan bir dağılmaya ve akışkanlığa yol açmaktadır; yani aydınlanmacı ifratın karşı ucuna doğru bir tefritleşmeye.  

Ama asıl devrim, Gödel’in, Frege ve Russell gibi matematiği mantıksallaştırmaya ve mutlaklaştırmaya çalışan 19. yüzyıl matematikçilerine karşı ortaya koyduğu, matematiğin mantıkla temellendirilemeyeceğine ve yine pür mantıksal bir dil kurulamayacağına dair çözümlemesidir. Beri yandan her matematiksel sistem sadece kendi kendine dayanan ve kendi kendini doğrulayan bir sistemdir ve daha aşkın bir sistem (üst sistem, aşkınlık) tarafından doğrulanmaya muhtaçtır. Yani her mantıksal ya da matematiksel sistemin “eksiksizse tutarsız, tutarlıysa eksikli” ve ancak bu koşullar içerisinde ispatlanabilir olduğu ortaya konuldu. Bu ise hayatın öngörülemeyen yönleriyle bariz bir geleceğe doğru gidişatından ötürü sürprizlere açıklığını ve her yönüyle belirlenemeyeceğini; yani hayata dair ihtimallerin tüketilmiş olmadığını ve geleceğe dair umudu diri tutan sahiciliği anlamına gelmekteydi. Zira hiçbir sistem, aynı anda hem eksiksiz hem de tutarlı olamaz. Ya sınırsız ya da tutarlıdır. Dolayısıyla da hiçbir sistem mükemmel ve nihai değildir. Bu ise dolaylı olarak Batı-merkezci bir anlayıştan da vazgeçilmesi anlamına gelmektedir. Çünkü Batı sistemi, kendi doğrulama kriterlerini kendinden devşiren, uygarlıklar içerisinde bir uygarlıktır. Ne mükemmeldir ne de nihai.

Beri yandan Foucault, her türlü düşüncenin egemen sisteme tâbi olduğunu söyleyerek, iktidara iktidar içerisinden karşı çıkmaya dayanan çözümlemelerin zaaf noktasını da vurgulamıştır. Belki benzer bir şeyi Marx da vurgulamıştı: “Egemen düşünce, egemenlerin düşüncesidir”. Ama o Foucault kadar karamsar değildir henüz; yani aydınlanmacı ideallere ve bir hakikat olarak devrime bağlıdır. Ama Foucault, bir sistem içerisinde kalındığı sürece o sistemi aşacak düşüncelerin oluşturulamayacağına dair karamsarlığı ile iktidara karşı direnişi zaafa düşürürken, aslında Batılı siyaset düşüncesinin yaratıcı değerlerden yoksun o aydınlanmacı ideallerdeki zaafı koyar ortaya. Beri yandan devrimin salt içsel bir tepkimeye değil, hakikatle olan temasa ve bir hakikat iştiyakına bağlı oluşunu da görmezlikten gelir. Daha doğrusu bu açılardan Batı toplumundan umudunu kestiğini ilan eder. Nitekim İran Devrimine yönelik ilgisi, aslında bu umutsuzluğunu kırma çabasını ve her şeye rağmen hakikat arayışını sürdürdüğünü göstermektedir.

Kısacası modernizm, aydınlanma ile post-modernizm arasında bir uğraktır, ama insanlığın düşünsel yolculuğu da henüz sona ermiş değil. Belki de kesikliliklerden oluşan bir sürekliliğin öyküsüdür bu; bizim de ister istemez içinde yaşadığımız.

 

[1] “Modernismo”nun olumlu anlamdaki ilk kullanımı, 1890’ların başında ve Ruben Dario tarafından, modernist hareketi ve simgeci sanatı tanımlamaktan öte, Latin Amerika’nın özellikle İspanyollara karşı kültürel bağımsızlığını da savunmaya matuftu. Bkz. Mateı Calinescu, Modernliğin Beş Yüzü, Küre Y. s. 74, 75

[2] William R. Everdell, İlk Modernler, yirminci yüzyıl düşüncesinin kökenlerine ilişkin profiller, YKY, s. 546 – 565

[3] William Barrett, İrrasyonel İnsan, Hece Y. s. 209

Kaynak: Farklı Bakış



YAZARLAR