Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Nuri YILMAZ


Metafizik ve İslam

Yazarımız Nuri Yılmaz'ın "yeni" yazısı...


İslam kaynaklı bilginin doğru ve hak olduğunu ispatlamak için başvurulan en yaygın söylem; Allah tarafından bildirildiği, son vahiy olduğu, peygamberin ümmi olup kendiliğinden Kur’an gibi bir metin yazamayacağı, kitabın ilk vahyedildiği şekliyle muhafaza edildiği gibi argümanlardır. Söze genelde, “Allah diyor ki” şeklinde başlanmakta ve kabul edilmediğinde kabahat, muhatabın iman seviyesinde aranmaktadır.

Allah diyor ki” diye başlayan bir söz, deneye konu olan somut ispatlanabilir bir söylem değil; metafizik penceresinden bir buyruktur. “Allah’ın var olduğu, vahiy gönderdiği ve peygamberler görevlendirdiği” gibi ilk önermeleri tartışmasız kabul eden biri için çok kıymetli ama bu konularda ikna olmaya muhtaç insanlar için boşluktadır. İnternet ortamında her türlü fikirle kolayca etkileşim kurabilen bir insana ulaşamamakta, ulaştığında da ikna edememektedir.

Bu noktada sorunun söylemde değil ifsat olmuş toplumlarda olduğunu söyleyenler elbette çıkabilir. Biz problemi söylemde gördüğümüz için bu yazımızda metafizik söylemi değerlendirme konusu yapacağız.

Metafizik önermeler günümüz için ne ifade ediyor?

Allah’ın var olduğu, vahiy gönderdiği ve peygamberler görevlendirdiği” gibi ilk önermelere dayanarak geliştirilecek söylemler, bu kabullerle büyümüş ve bunları kabul etmeye zaten dünden razı olan Müslüman zihinleri kolayca ikna edebilir. Fakat modern kültür, bu önermelerin tartışmasız hakikat olduğunu sorguya açan veriler ortaya koymaktadır.

Mesela Tanrı başlığı[1] adı verilen bir deney! Bu deneyde beyin lobları üzerine elektromanyetik etki uyandırmak üzere hazırlanmış bir kask, farklı sosyal statü ve farklı inançlardaki deneklere giydirilmektedir. Akımın verilmesinden sonra deneklerin % 80’i, Tanrı ile yüzleşme hissinden, şeytanımsı varlıklar ile temasa kadar farklı hislenmeler yaşadıklarını söylemektedir.

Bu deneyden ve sonuçlarından haberdar olan herhangi bir modern zihin, Peygamberliğin hak olduğuna ve Peygamberlerin Allah’ın elçisi olduğuna inanmaya davet edildiğinde; “delilsiz ve ispatsız beni kendisine inanmaya davet ettiğin şeyin gerçek olduğunu nasıl bilebilirim? Ya peygamber dediğin kimse, sanrılar görmeye sebep olan elektromanyetik etkiye doğal yollardan maruz kalmış bir insansa!” şeklinde cevap verebilir. Bu iddiaya karşı ne söylenebilir? Peygamberlik iddiasının ve vahyin sanrılarla bir ilişkisinin olmadığı “kesin” olarak ispatlanabilir mi? Mesela elimizde şüpheye hiç yer bırakmayan bir kamera görüntüsü bulunmakta mıdır? Veya peygamberin kendi şahitliği haricinde bir şahit, bir belge mevcut mudur? Eğer bir delil yoksa modern zihniyetteki bir insanı İslam kanalıyla gelen bilginin doğruluğuna ve hak olduğuna ikna etmemiz pek de kolay olmayacaktır.

Bir diğer argüman inanç geni! Amerikalı moleküler biyolog Dean Hamer (D.1951), “Tanrı var olduğu için mi inandık, yoksa inanma ihtiyacı mı Tanrı’yı oluşturdu?” sorusunun yanıtını, insana fiziksel özelliklerini veren DNA kodlarında aramış ve sonuçta VMAT2 geninin inanç kavramını yönlendirdiğini açıklamıştır. Hamer’e göre bu gen, insanın, bilinç, algılama ve hafıza gibi duyularını yönlendirmekte ve aynı zamanda kişisel ve evrensel farkındalık yeteneği kazandırmaktadır. Böylece insanın evren, sonsuzluk, tanrı gibi soyut kavramlar üzerinde düşünmesini sağlamaktadır.

Bu buluştan haberdar ve sonuçlarını bir düşünce sistematiği içinde yorumlamış olan herhangi bir modern zihin (doğal olarak), kendisini sadece “inanç” üzerine kurgulayan dinleri yeterince ikna edici bulmayabilir. Onları, “bir genin varlığından dolayı gerçekmiş gibi ihtiyaç duyulan ama genin ihtiyacını karşılamaktan başka hiç bir anlamı bulunmayan” şeyler olarak algılayabilir. Böyle bir algı karşısında modern zihni “iman”a ikna edecek olan nedir? İman etmedikleri zaman hakikate inatçı kesilen insanlar mı olurlar, yoksa argümanlarımızın yeterince güçlü olmadığını mı göstermiş olurlar?

Günümüzde artık her türlü metafizik konuda insanları ikna etmek zorlaşmıştır. Bu ikna olmayış, doğrudan inatçılıkla veya kalplerin taşlaşmasıyla yorumlanamaz. Mesele artık bildik manada “iman” veya “inkar” kavramlarının sınırlarını aşmaktadır. “Davet”in maksadı, İslam’ın doğru ve hak olduğuna muhatabı ikna etmek idi. Eğer muhatap inkar etmek için daha güçlü delillere sahipse, “O fizik değil, metafizik; yani deneyin ötesinde olan bilgidir”[2] diye düşünüyorsa ve metafizik alana giren meseleleri birer antinomi (paradoks, çelişki) olarak niteleyip eşit ölçüde doğrulanabilir veya yanlışlanabilir buluyorsa, söylediklerimize inanmadı diye onu imansızlıkla nasıl suçlayabiliriz?

Bilgi hiyerarşisinde metafiziğin yeri

Kant, metafiziği “insan aklının doğal bir yatkınlığı” olarak nitelediğinde, metafiziğin aslında ne kadar önemli bir unsur olduğunu teyit etmekteydi. Ama içerisinden konuştuğu metafizik bilgi (Hristiyanlık) o kadar çelişkili ve tutarsızdı ki, “aklın doğal bir yatkınlığı olarak metafizik gerçek, ama kendi başına bırakıldığında diyalektik ve aldatıcı”dır demekten de kendisini alamadı. Descartes ise metafiziğin belirleyici rolünü, “Felsefe bir ağaç gibidir; Kökleri metafizik, gövdesi fizik ve bu gövdeden çıkan bütün dallar da, öteki bütün ilimlerdir”[3] diyerek ifade etmişti. Descartes’ien dediği gibi hayatı anlamlandırmanın birinci aşaması kaçınılmaz olarak en temel noktalardan, yani; evren, Tanrı, insan ve bunların birbirleriyle ilişkilerini anlamlandırmaktan geçer. Hiç bir bilim sadece kendisi olarak var olamaz, ancak metafizik bir zeminde işlevsel hale gelebilir. Evreni ve Tanrı’yı atlayarak sadece insandan başlayan bilim için belki sosyoloji örnek olabilir, ama o bile günün metafizik kabulleri üzerinde üremektedir. Aksi takdirde mevcudu tanımlamaktan öte bir işe yarayamazdı.

Bilgi hiyerarşisinde metafiziğin yeri budur. Fakat bununla birlikte metafizik (evren, Tanrı vs) ne deneyin ve ne de gözlemin konusudur. İnsanın bu noktadaki anlamlandırma çabaları, dört duvarın dışına hiç çıkmamış birinin dış âlemi anlamlandırmasına veya zifiri karanlıkta yol arayan birisinin el yordamıyla yönünü bulmasına benzer. Dışarıdan yardım almadıkça, asla doğru neticelere ulaşamaz.

“Evren dışı”ndan olma iddiasında bulunan öğretiler mevcuttur. Eğer bu iddia doğruysa evreni doğru şekilde anlamak ve anlamlandırmak mümkün hale gelirdi. İnsan, hayatındaki her şeyi doğru bir şekilde konumlandırma imkânı elde ederdi. Ancak modern akıl “Tanrı tarafından gönderildi” iddiasını yeterli bulmamakta ve hepsini “tutarlılık” sınavından geçirmektedir. Bütün kadim kültürler; Hristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm, Budizm ve yerel inançlar, modernizmin şüpheciliği ve rasyonelliği karşısında çaresiz kalmıştır. Tutarlılık sınavını kaybetmiş, büyük bir hızla aşındırılarak hayat sahasından uzaklaştırılmıştır. Hepsi birer nostaljiye dönüşmüş ve tatmin arayan mutsuzların zaman zaman ilgi gösterdiği kişisel eğilimler halini almıştır. Artık modern akla göre içsel tatmin arayanlar için imana konu olabilirler ama bilgiye konu olamazlar ve sosyal hayatı yönlendirme iddiasında bulunamazlar.

İslam ve Metafizik bilgi

Metafizik konularda iddia sahibi ve kendine has yorumu bulunan bir alternatif de İslam’dır. İslam da, sunduğu metafizik bilginin kaynağı olarak “evren dışı”nı işaret eder.

Sunduğu bilginin doğruluğunu ve gerekliliğini, “reddedersen yolunu şaşırırsın, dünyada acı ve mutsuzluktan başka bir şey bulamayacağın gibi, ahirette de sonsuz bir cezaya çarptırılırsın” diyerek anlatmaya çalışmak bir yöntemdir. Ancak modernizmin karşısına bu yöntemle çıkmak çok da anlamlı değildir. Öte taraftan metafiziği aklın alanı dışına çıkardığında ve din kanalıyla gelen bilgiyi “güvenilmez” olarak nitelediğinde modern dünya, kendisini tamamen belalar ve yıkımlar içerisinde bulmamıştır. Bilginin objesi haline gelen insan türlü türlü evren tasarımları geliştirerek farklı hayat tasavvurları ortaya koymuş ve hayatın problemlerine değişik değişik çözümler oluşturmuştur. Herkesin örnek almaya çalıştığı adalet anlayışı bu gelişmenin bir sonucudur. Eskinin tek merkezli otoriter yönetimlerine karşı gücün tabana yayıldığı daha adil yönetim modelleri de… Genetik bilimi ve nükleer teknoloji, insanın kurguladığı evren tasarımlarıyla mümkün olmuştur. Belki ürettiği her şey başka problemlerin doğmasına yol açmıştır, ama işaret etmek istediğimiz nokta başkadır. Modern düşünceye sahip, modernizmin imkânlarını görmüş ama İslam coğrafyasına bakınca geri kalmışlıktan, din ile meşrulaştırılmış diktatörlükten, fikir kavgalarından, tahammülsüzlüklerden, iç çekişmelerden ve savaşlardan başka bir şey görmeyen birine; “Allah, peygamber, kitap” denerek İslam anlatılamaz.

Evrendeki olgu ve olayları açıklayan tek bir hakikat olduğuna inanıldığı dönemlerde mücadele, “benim hakikatim seninkinden üstündür” yaklaşımı üzerine bina ediliyordu. Ama Kant’ın söylediklerini doğru bir şekilde anlayan bir kimse, metafizik tartışmaların “nihayetsiz tartışmalar” olduğuna hak verecektir.

Günümüz zihin dünyasında artık fikirlerin sınanacağı ve test edileceği yeni bir alana ihtiyaç vardır. Netice almak ve ikna edici olmak isteniyorsa, mücadele metafizik tartışmaların dışına taşınmak zorundadır. Böyle bir alan oluşturulamadığı müddetçe eleştirinin, uyarının, iyiliği emredip, kötülükten alıkoymanın meşru zemini kalmaz. “Doğruluk – yanlışlık” kriterinden yola çıkarak kimse kimseye bir tavsiyede bulunamaz ve kimse kimseyi eleştiremez.

Fikirlerin test edileceği ve doğruların sınanacağı yeni alan aksiyoloji alanı, yani sosyal yaşamın kendisidir. Bana metafizik kabullerden bahsetmene gerek yok, bu kabuller bana ne vadediyor? Problemlerimi çözecek, acılarımı dindirecek ve sıkıntılarımı giderecek nasıl bir yaşam perspektifi sunuyor? İyinin ve kötünün, adaletin ve zulmün, haklılığın ve haksızlığın belirlenmesinde, diğer kültürlerin yapamadığı neyi yapıyor? Söylediklerini kabul ettiğimde, bana; diğer kültürlerin veremediği ne verecek, onların çözemediği hangi sorunumu çözecek? Bana “işte bu!” dedirtecek bir çözümün metafizik önermelerini doğal olarak zaten kabul etmiş olurum!

Kısacası bu yeni mücadele alanında her fikir, söylediği sözün ortaya çıkardığı imkânları sergiler ve ürettiği yaşam pratiğinin diğer fikirler karşısındaki üstünlüğünü ortaya koyar. “Kurtuluş İslam’dadır” demez, İslam’ın nasıl kurtaracağını somut olarak gösterir. İnsanlığa sunduğu imkânlar ve sorunları çözme becerisi oranında da ikna eder, değer kazanır.

Bu yaklaşım, insanlığın yeryüzünde bulunuş gerekçesini ifade etmek için İslam tarafından gündem edilen “hilafet” misyonuyla da örtüşmektedir. Çünkü hilafet kendi hakikatini başkalarına dayatma değil, yeryüzünü iyilik, güzellik ve adaletle imar etmedir.

Bu bakış açısı, İslami davetin konusunu ve içeriğini de değiştirmektedir. Davet artık kendi hakikatini başkalarına dayatma değil, sunduğu imkânların gösterilmesi çabasına dönüşmektedir.

* * *

Nitekim İslam referans olarak evren dışını işaret ederken, aklen ispatlanması mümkün olmayan dogmatik bir teolojiye önkoşulsuz iman talep etmez. Çünkü o salt bir metafizik değil, aynı zamanda erdemli yaşamın ilkelerinin vazedicisidir. Bu ilkelerin mutluluk ve kurtuluşun anahtarı olduğunu belirtmekte; insanlığın problem ve ihtiyaçlarının ancak bu değerlerle tatminkâr şekilde karşılanacağını söylemekte ve peşi sıra meydan okumaktadır: “Kulumuza indirdiklerimizden şüphede iseniz, haydi onun dengi bir şey getirin.” Ve eklemektedir; “tüm yardımcılarınızı da çağırın!”[4]

Bu körü körüne bir iman değil, “sınanma” çağrısıdır. Rasyonelliğinin, tutarlılığının ve sorun çözme becerisinin sınanmasını istemekte, hatta meydan okumaktadır. Bu hayatın içinden bir sesleniştir. İnsanlığa sunduğu rahmet ve berekete olan güvenin nidasıdır.

Metafiziğin meydan okuması

Evet, İslam meydan okumaktadır.

Ancak bu meydan okuma, Allah’ın yeryüzüne inmesi veya temsilcileri aracılığıyla insanlığı hayran bırakacak çözümler ortaya koyması anlamına gelmemektedir. Kur’an’daki felsefi ve metafizik müktesebatı bir yaşam pratiğine dönüştürmek insanın görevidir.

Ne var ki bu görev, iman ilkelerinden başka bir şey bilmeyen ve başka bir şey öğretmeyen insanların yerine getirebileceği bir görev değil, hayatı ve hayatın problemlerini iyi bilen, İslam kadar İslam haricindeki kültürlerden de haberdar olan insanların üstesinden geleceği bir görevdir. Cemaatlerin değil, cemaat kalıplarından çıkmış, birer okula dönmüş yapıların gerçekleştireceği bir görevdir. İslam’ı ibadet ve sınırlı emir/yasak olarak değil, bir yaşam biçimi olarak algılayan ve o derinlikte yorumlayan insanların işidir.

[1] Michael A. Persinger. D. 1945

[2] İmmanuel Kant. Prolegomena

[3] Descartes. Felsefenin İlkeleri. Çev. Mesut Akın, İstanbul, 1983, s.45

[4] Bakara 2/23, Yunus 10/38, Hud 11/13

 

Kaynak: Farklı Bakış



YAZARLAR