Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mesut AYDIN


Medine Sözleşmesi ve Öteki İle Bir Arada Yaşama Becerisi

Yazarımız Mesut Aydın'ın, Özgün İrade Dergisi 2020 Ekim(198.) Sayısında yayınlanan yazısı...


Medine vesikasını anlamlandırabilmek için, Peygamber (a.s)’ın davet mücadelesini birkaç bölümde ele almak icap ediyor. Çünkü Allah Rasulü’nün ve ona iman etmiş sahabelerinin yaşadıkları olayları ve merhaleleri anlamadan, Medine vesikasına giriş yapmak, İslam binasının sadece bir katını gezmeye benzer ki, bu da bütünü anlamamızı zorlaştırır.

Peygamberimizin yirmi üç yıllık mücadelesini dört bölümde ele alabiliriz.

1-Mekke döneminin ilk beş yılı: Bu dönem, iktidarın, güç ve servetin zalimlerin elinde olduğu dönemdir. Yönetenlerin davete karşı çıkmaları ve iman edenlere zulüm yaptıklarından dolayı, acımasız düşmanlarla beraber yaşamak zorunda oldukları dönemdir. Bu dönem, Müslümanlar açısından çile ve sabır dönemi olmakla beraber,İslam toplumunun ilk temellerinin atıldığı dönemdir. Diğer bir ifadeyle; imanın yüreklerde iktidara taşındığı bir dönemdir.

2-Habeşistan tecrübesi: Yerini yurdunu terk eden Müslümanların, peygamberimizin (a.s) “adil bir kral” diye vasfettiği Necaşi’nin ülkesinde yaşamak zorunda oldukları dönemdir. Bu dönem, Müslümanların hâkim olmadığı fakat hâkim olanların zulmetmediği bir dönemdir. Bu dönemdeki en büyük tecrübe, Hıristiyan bir yönetici ve toplumun emri altında ama güvenlik içinde yaşamış olmaktır. Müslümanların bu ülkede sadece güvenlik nimetine karşılık tavırları, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir konudur. Bu tavır,Necaşi’nin üzerine bir ordu geleceğini öğrenen Müslümanların, Necaşi’nin ordusuna katılıp gelen orduya karşı savaşma kararı almalarıdır. Bunu Necaşi kabul etmez ama bu kararın günümüze ışık tutan birçok yönü vardır.

3-Medine döneminin ilk altı yılı: Sayıları az olmalarına rağmen, bu kez yönetim Müslümanların elindedir. Ama çoğunluk ya müşrik ya da Yahudilerden oluşmaktadır. Bunlarla barış ve güvenlik içerisinde yaşama zorunluluğu var. Müslümanların ilk yönetim tecrübesini de kapsayan bu dönem, üzerinde durmaya çalıştığımız Medine sözleşmesinin uygulanmaya başladığı dönemdir.

4-İslam’ın ve Müslümanların Medine ekseninde Arabistan yarım adasına hükmettiği dönem. Burada artık İslam beldelerinde Müslümanlar çoğunluktadır. Ve hükümlerin yüzde doksanı Müslümanlara yöneliktir. Diğer hükümler devletler ve kabileler bazında ya barış ya da savaş hukuku ile ilgili şekillenmektedir. Hükümlerle dolu olan surelerin daha çok bu dönemde indirildiğini ve İslam toplumunun bütünüyle ibadet, ahlak ve muamelat açısından olgunlaştığı bir dönemdir.

Şimdi bu bilgilerden sonra bir geçiş dönemi gibi değerlendireceğimiz Medine sözleşmesinin o günkü yansımalarına ve bugün yaşadığımız dünyada neye tekabül edip etmeyeceğine, birde bu sözleşmenin farklı kimliklerle (bu ister ırk, isterse din olsun) bir arada yaşamamıza hangi katkıları sunabileceğine göz atalım. Ayrıca acaba bu vesikadan yola çıkarak bugün böyle bir anayasa oluşturulabilir mi? Olursa bu anayasa Müslümanlar açısından ne kadar bağlayıcı olur. Bu son cümle ayrı bir inceleme konusu olması gerekir.

Medine sözleşmesinden söz edebilmek için önce bir Medine’mizin olması gerekmektedir. Medine’miz olmayınca böyle bir sözleşmenin zannediyorum geçerliliği yoktur. Çünkü bizim hâkim olmadığımız bir ortamda, başkalarının hükmetmesi söz konusudur. Onlarda Allah’ın hükmüyle hükmetmeyeceğine göre, birçok hüküm inancımızla çatıştığı için reddetmek zorundayız. Bizim hayat ilkelerimizi Allah belirlediği için, onunla çatışan her hükmü teslimiyetimiz gereği reddedeceğiz. Bu ister istemez ortak bir zeminde buluşmamızı zorlaştıracaktır. Bu durumda yaşadığımız ülke, ya ilk maddede olduğu gibi çile ve sabır dönemi, ya da ikinci maddede olduğu gibi adil bir yöneticinin altında yaşama dönemidir. Her ikisi de bizim duracağımız ve kabullenip sineye çekeceğimiz son durum değildir. Çükü biz hedefimize Medine’yi koymuşuz.

Medine vesikasının metninden konumuzla alakalı olarak birkaç maddeye göz atalım:

1. Bu vesika, Peygamber Muhammed tarafından Kureyş’li ve Yesrib’li müminler ve bunlara tâbi olanlarla sonradan onlara katılmış olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için düzenlenmiştir. 

2. Vesikayı imzalayanlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil eder. 

 16. Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramadan ve onların düşmanlarıyla yardımlaşmadan yardımımıza hak kazanacaktır.

23. Üzerinde ihtilâfa düşülen konular Allah’a ve resulü Muhammed’e arzedilecektir. 

24. Yahudiler müminler gibi savaş devam ettiği müddetçe savaş masraflarını kendileri karşılayacaktır. 

25a. Avfoğulları Yahudileri müminlerle birlikte bir ümmet teşkil eder. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri de kendilerinedir. 

37a. -Medine’ye yönelik bir saldırı olması halinde- Yahudiler ve Müslümanlar kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacak, bu sahifede gösterilen kimselere savaş açanlara karşı yardımlaşacaktır. Onların arasında kötülük değil iyi niyet ve samimiyet hâkim olacaktır. Bu vesikadaki bütün kurallara muhakkak riayet edilecektir. (İbn Hişâm, II, 501-504; Hamîdullah, İslâm Anayasa Hukuku, s. 96-102).

Medine’de Müslümanlar, Yahudiler, müşrikler ve münafıklar yaşamaktadır. Münafıklar Müslümanlarla beraber göründüğü için onlara özel maddeler yoktur.

Yahudi ve müşriklerle alakalı birkaç maddeden bazı sonuçlar çıkarmaya çalışalım.

Maddelerin tamamına baktığımızda, kabilelerin hepsinin isimlerine tek tek değinilmesi gerçekten üzerinde durulması gereken bir konudur. Maddeler sıralanırken beraber yaşamak zorunda olan hiç kimse dışarda bırakılmamış, yaklaşık 15 kabilenin ismi tek tek zikredilmiştir. Hatta sonradan katılacak olanlarda vesikanın muhatabı kılınmıştır.

Vesikanın muhataplarının farklı olmasına rağmen, bir ümmet olarak anılması beraber yaşamak zorunda olan insanların ortak değerler açısından ele alındığını göstermektedir.

Yahudilere haksızlık yapılmayacak, onların düşmanlarına yardım edilmeyecek ve yardıma ihtiyaçları olduğunda da yardım görecekler.

Kendi dinlerini yaşamada hiçbir kısıtlamaya gidilmediği gibi, kimse kimsenin dinine girmesi için zorlanmayacak.

Eğer Medine’ye savaş açılırsa herkes savunma yapacak, savaş masraflarını da kendileri karşılayacak. Nihayetinde her kabile kendi malını, canını, yurdunu ve hatta dinini korumak için mücadele etmektedir.

 Çok ilginç bir noktada çoğulculuk üzerine maddelerin hazırlanmamış olmasıdır. Eğer öyle olsaydı 10 bin kişilik Medine’de Müslümanların sayısı sadece 1500 idi. Mesele adaletle, hakkaniyetle insanların hayatlarına dokunmaktır. Bunu bir gurubun yada bir kişinin yerine getirmesinin önemi yoktur.

Mutlaka bu maddelerin düzenli uygulanması için bir otorite gerekmektedir. Bu otorite Allah ve Resulüdür. Meseleler Allah’ın kitabına ve Allah’ın Resulüne götürülecektir.En önemli madde budur. Çünkü bu otoriteyi sağlayabilenler ancak vesikayı hazırlayacaktır.

Bütün bu çıkarımları bir cümlede özetlersek; beraber yaşamak zorunda olan milletler, karşılıklı anlayış, yardımlaşma, ortak değerleri beraberce koruma, dinde özgürlük, toplumsal kurallara uyma ve itaat merci olan Allah’a ve Resulüne itaat konusunda sorumlu olacaktır.

Allah insanlığın farklı olmasını ve farklılığına rağmen bir arada yaşamalarını istemiştir. Hucurat suresinde “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Ayet/13). Buyurarak bu gerçeği vurgulamıştır. Dikkat ederseniz burada hitap bütün insanlığa yapılmaktadır. Demek ki biz insanların bütün farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşama kabiliyeti vardır. Bunu becerebilmek için sadece bir vesika yetmeyebilir. Belki de bütün insanlığın birikimlerinden faydalanmak gerekmektedir. Medine vesikası bunun en çarpıcı örneklerinden sadece biridir.

Medine vesikasının çok rahat kabul görmesinin sebeplerinden biride o günkü kabilelerin iç çatışmalardan bıkmış olmalarıdır. Bunu daha Rasulullah’la Akabe’de görüşen altı kişilik ekibin dile getirdiğini görüyoruz. Diyorlar ki “… Ya Rasulallah! Umarız Allah senin vasıtanla aramızdaki kavgayı bitirir.”

Bu kavganın bitmesini istemeyen bir tek Yahudilerdi ve bunu anlaşmalara ihanet ederek gösterdiler. Bu tarih boyunca tecrübe edilen bir gerçektir. Yahudiler hiçbir zaman insanlığın içerisinde ki kavgaların bitmesini istemez. Çünkü onlar ancak toplumları birbirine kırdırarak ayakta kalacağına inanırlar. Dolayısıyla eğer bir yerde Yahudilerin elinde birazcık güç varsa oradaki toplumların huzur içinde birlikte yaşama şansı yoktur. İnanın bugün demokrasi kurallarına göre Yahudiler aleyhine bir referandum yapılsa, inanıyorum ki insanlığın en az beş milyarı Yahudileri dünyadan çıkaralım diye oy verir. Bir avuçturlar ama dünyanın hemen hemen her yerindeki fitnede parmakları vardır.

Son olarak her şeyden önce bizim bugün Müslümanlar olarak gayr-i Müslimlerle bir arada yaşama projesinden önce kendi içimizde “Bir arada nasıl yaşamalıyız” projelerine ihtiyacımız var. Çünkü kendi kendine yetemeyen ve kendi içinde beraber yaşamasını beceremeyen, ibadetlerini beraber yapamayan, kavgasını beraber veremeyen, beraber sevinip beraber aynı şeylere üzülemeyen, hatta bayramını beraber yapamayan bir ümmet, başka milletlere örnek olamayacağı gibi, onlara vaad edeceği bir geleceği de olamaz.



YAZARLAR