Davut GÜLER


Medine Sözleşmesi Bağlamından Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü -1 -2-3

Yazarımız Davut Güler´in konu ile ilgili analizi...


Medine Sözleşmesi Bağlamından Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü -1 -2-3

1-

İnsan yerküreye indiğinden bugüne bir arada yaşamanın çabası içinde olmuş ve bir gerçeklik olarak birliktelikler peygamberler, bilge adamlar ve yönetici kesimlerce hep insanlığa önerilmiştir. İslam öğretisinde ilk insan ilk peygamberdir, gerek ilâhi kitaplar gerekse de diğer ideolojiler insanlığın bu hikayesini kendi bilgi kaynaklarından ilham alarak anlatmaktadırlar.

Konumuz gereği birlikte yaşamak mümkün mü sorusunun cevabını Resulullah´ın Medine dönemi ve ?Medine Vesikası? bağlamından arayacağız.

İnsanlık tarihi genel anlamda birlikte yaşamanın tarihi diyebiliriz. Kur´an bize insanların birlikte yaşamalarının örnekliğini peygamber kıssalarını anlatarak öğretiyor. Peygamberler kendi toplumlarını Allah´ın birliğini onaylayarak ona ibadet etmeye davet etmişlerdir. Bu davet Peygamber (as)´la son bulmuştur. Peygamber (as)´ın 23 yılık mücadelesi bizim için her zaman yol göstericidir. Gerek 13 yıllık Mekke (Akabe 1. ve 2. Biatları) ve gerekse 10 yıllık Medine yani 23 yıllık dönemde ki; ?sözleşme ve biatlar? yolgösterici olacaktır.

Öncelikle Türkçe´ de ?sözleşme? olarak ifade edilen bu kelime Arapça´ da ilgili olduğu alanlara göre; vesika, misak, ahid, akid ve biat gibi bu terimler, anlam itibarıyla bilinç sahibi objektif varlıklar arasında düzenlenmiş ilişki biçimini yansıtmaktadır.

 

Gerek ?Medine Vesikası? gerekse ?Medine Sözleşmesi? olarak adlandırılan bu durum Peygamber (as)´ın Medineye ?Hicret?inden sonra ki ikinci büyük eylemidir diyebiliriz. Tarihi kaynaklar gösteriyor ki; Peygamber (as)´ın Medine´ye gelir gelmez yaptığı işlerden biri, muhacirleri yerleştirmek, onların ve ailelerinin gündelik ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirleri alması oldu. Bu amaçla Medineli (Ensar) ile Mekkeli (Muhacir) Müslümanlar arasında sosyal ve ekonomik bir dayanışma ve yardımlaşma ilişkisini tesis etmek. Buna ?mu-âhât=kardeşleşme? adı verildi. Hicret´in ilk günlerinde bu kardeşleşme organizasyonuna 45´i Ensar´dan, 45´i Muhacirler´den olmak üzere 90 kişi katıldı. Kaynaklarımız bu ilk teşebbüste birbiriyle kardeş olmayan tek bir muhacirin kalmadığını bildirmektedir.

Tarihçiler Peygamber (as)´ın yine Hicret´in ilk yılında, yani m. 622´de (Medine Vesikası)´nı imzalandığını kabul eder. İbn Hişam ve Ebu Ubeyd´in eserlerinde düz ve yekpare bir metin iken, Wellhausen onu 47 maddeye ayırmış, daha sonraları Hamidullah, kimi maddeleri kendi içlerinde bölerek bu sayıyı 52´ye çıkarmıştır.

 ?Medine Sözleşmesi? modern termolojiye göre; ?Medine Anayasası?dır. Ünlü tarihçi merhum Hamidullah ?Anayasa? kavramını kullanıyor. İtalyan tarihçi Caetani´nin daha farklı bir değerlendirmesi olsa da , (Caetani, III, 112), Hamidullah Hoca´nın tespiti daha anlamlı; ?bu anayasa, ilk İslam Devletinin Anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özelliğine ve ayrıcalığına da sahiptir? der.  (Hamidullah, İslam Peygamberi I. cilt, 189)

Medine Sözleşmesi; dünya üzerinde "Ma´ruf"un yerleştirilmesi ve "Münker"in ortadan kaldırılması için çalışan ve bunu kendilerine en yüksek ahlaki bir amaç seçen Müslümanlar´ın sözleşmesidir. Müslümanların, hırsızlar ve iktidarlarını zulüm üzerine bina eden zorbalarla herhangi bir uzlaşmaya girme veya bir sözleşme akdetme gibi bir düşünce ve teşebbüsleri olamaz. Çünkü -Kur´an´ın vurguladığı gibi- ancak ortak çabalarla yaşanması mümkün olan sosyal hayatta sürdürülebilir ilişkilerin temeli "yardımlaşma"dır. "Zulüm, haksızlık, günah ve düşmanlık" üzerine kurulu yardımlaşmalar meşru ve makbul olmadığına göre, bütün yardımlaşmaların esasını "ortak iyilikler (Birr) ve takva" teşkil etmelidir (5/Maide, 2).

Müslüman toplum, her durumda Allah´a ve öteki insanlara misak veya ahid verirler ve daima bunlara özenle sadakat gösterirler. Müslüman toplumun her dönemde en önemli misyonlarından biri önce insana, zaman öncesi zamanda Allah´a verdiği misakı hatırlatmaları ve buna bağlı kalmaya çağırmalarıdır. Çünkü açıktır ki, insanlar hem Allah´ı hem de Allah´a verdiği sözü unutmuş görünmektedir. İkinci önemli misyonları, -kendi inançlarına uygun ve karşılıklı rızaya dayalı olması kaydıyla- hem kendi aralarında hem de farklı kimliklere mensup "öteki insan toplulukları"yla ahlakadalet ve özgürlük gibi "Ma´ruf" esaslar ve idealler çerçevesinde sözleşmeler imzalamalarıdır.

Müslüman Toplumun Allah´la ve "Ötekiler"le Sözleşmesi

Türkçe´de "Sözleşme" olarak ifade edilen kelimenin, Arapça´da düzenleyici bir faaliyet olarak ilgili olduğu alanlara göre birkaç anlamı var. Bu anlam grubu şu farklı kelimelerle ifade edilir: MisakAhid, AkidBiat... Her dört terim şuur sahibi objektif varlıklar arasında belli bir bilinç sonucu düzenlenmiş ilişkiler biçimini yansıtmak üzere kullanılır.

"Objektif varlıklar" deyimini kullanılmasının sebebi, düzenli ilişkinin sadece insanlar arasında sürüp gitmekle sınırlı olmamasını özellikle belirtmek içindir. Zira ontolojik olarak ilk ve en önemli "sözleşme"ye dayalı karşılıklı ilişki Allah ile insan arasında vuku bulmuştur. İlk bakışta Allah´ın insan´la bir sözleşme imzalamış olması garip gelebilir. Çünkü sözleşmede karşılıklı istek ve arzuların özgürce beyan edilmesi ve tarafların kendi istek ve arzularını karşılıklı olarak birbirlerinin nezdinde tasdik ettirip benimsetmesi gibi bir durum sözkonusudur. Kuşkusuz Allah, mutlak güç ve irade sahibi müstağni bir Yaratıcı (Halık) olarak hiçbir varlıkla herhangi bir pazarlığa girişme durumunda değildir. O´nun "la yüs´el ve fa´alün li ma yurid" vasıfları herhangi bir sözleşme akdetmeyle çelişir. Ancak buna rağmen Allah´ın insanlardan misak alması ve onlara misak vermesinin gerisinde yatan çok önemli sebepler var ki, bunların başında insan eylemlerinin ahlaki özgürlük temelinde gerçekleşmesi ve her bir eylemin insana bir hak ve yükümlülük getirmesi ve dolayısıyla "Allah´ın aleyhinde bir delil" öne sürülmemesi gelmektedir. Bu, birçok dinin teolojik çerçevesinde ve özellikle eski Yunan din kültüründe müşahede edildiği gibi Allah´ı insan karşısında ceberut/despot, kıskanç, ketum, asık suratlı ve insana karşı anlayışsız bir tanrı olmaktan çıkarır; aksine insanın sahip olduğu irade ve özgürlüğün yine Allah tarafından insana verilmiş bir bağış (lütuf ve ihsan) olduğunu gösterir.

Çok daha çarpıcı olanı, insan özgürlüğünün sınırları dahilinde, kendisine bağışta bulunan Allah´ın varlığını inkâr etme ve onun taleplerine karşı çıkma yetisinin bile dahil olmasıdır ki, inkarcılar da zaten bu sahip oldukları yetiyi, özgürlüğü kullanarak Allah´ı inkâr edebilmekte ve O´nun gösterdiği "yol"dan sapabilmektedirler. Eğer insana hiçbir özgür alan tanınmasaydı, inkâr ve sapkınlık da olmayacak; insan Allah´ın iradesi karşısında rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprak gibi olacaktı. Bu durumda özgürlük olmayacağından, insan da "mümkün" olmayacaktı.

Burada "hak" ve "özgürlük" kavramları üzerinde bir parça durmakta yarar var. İnsanın aldığı kararlar ve yaptığı tercihler ile sahip olduğu temel haklar arasında çok önemli bir ilgi sözkonusudur. Sual şu:

Peygamberler´ in diliyle tebliğ edilen hakikatlerin her biri temel bir hakikat iken, nasıl oluyor da insan bunların hakikat değerini inkâr edebilir ve bu hakikatlere aykırı fiillerde bulunabilir? Üstelik Kur´an açık bir şekilde "Din´de zorlama yoktur"  (2/Bakara, 256), demektedir. Eğer dinde zorlama yoksa, insan "din seçimi"nde "özgür" demektir. Yani önüne konan seçeneklerden birini seçebilir. Seçim her hâlükârda insani özgürlüğün kullanılmasını gerektirmektedir. İnsan da zaten özgür bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu durumda din seçimi bir özgürlüğün kullanımıdır. Seçimden, yani özgürlüğün kullanılmasından sonra, insanın seçtiği bir dine göre yaşamaya başlaması onun "hak"kını temellendirir.

Eğer bir insana özgür seçim imkânı verilmiyorsa, özgür bir yaşama biçimini seçme hakkı da verilmiyor demektir. Bu durumda "hakikate rağmen bir yaşama biçimini seçmek" aslında hakikate karşı bir suç olduğundan bu bir hak değil, bir özgürlüktür. Başka bir ifadeyle, insanların Allah´ın Peygamberler aracılığıyla tebliğ ettiği dinlere aykırı yaşamaları mümkün ise, bu onların hakkı değil -zira hak olan şey hakikate ve Allah´ın muradına aykırı olamaz- özgürlüklerini kullanmaları dolayısıyla mümkün olabilmektedir. Çünkü bu özgürlük kullanılmadığı sürece insan yaptıklarının hiçbirinden sorumlu olamaz; eğer fiillerinden sorumlu olacak, muahezeye çekilecek ve bir cezaya müstahak olacaksa, özgürlüğünü kullanabilmesi gerekmektedir. Aynı şekilde ancak özgürlüğünü doğru istikamette kullandığı zaman ödülü de hakketmektedir. Fiillerin yaratıcısı Allah olsa bile baskı altında Müslümanca yaşamaya zorlanmış bir insanın, belki "Allah´ın aleyhinde delil" öne sürmesi mümkün olmaz, ama yaptıklarından ve yaşadıklarından dolayı ödül alması da beklenemez. Ödül ve ceza, özgürlüğün bedelidir.

Bilinçli her Müslüman, öncelikle meta-kozmik "bir zaman evresi"nde Allah´la imzaladığı sözleşmeyi unutmaz. Dahası, karşılıklı olarak "Allah´ın ona verdiği misak ile onun Allah´a verdiği misak" onun ötekilerle ilişkisinin hem temelini hem şeklini düzenleyecek her türden Misak, Ahid, Akid ve Biat´ın ruhunu teşkil eder. Ancak çoğunlukla insanlar bu ilk verdikleri ahdi unuturlar, unutmaya eğilimli yaşarlar: "Andolsun, biz bundan önce Adem´e ahid vermiştik, fakat o unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık."  (20/Taha, 115.)

Müslümanlar sözlerini unutmaz, ahitlerine vefa gösterirler. Bu açıdan denebilir ki, bir Müslüman´ın hayatı sözleşmelerden ibarettir. Bu anlatılanlardan şu sonuç çıkmaktadır: Bir Müslüman´ın titizlikle riayet ettiği iki sözleşme türü var: Bunlardan biri Allah´la yaptığı sözleşme; diğeri "öteki insanlar"la olan sözleşmedir. "Ötekiler"i de Hz. Ali (r.a.)´nin güzel formülasyonuyla "Din´de bize kardeş olan Müslümanlar" ve "yaratılışta bize eş (ve eşit) olan gayrimüslimler" şeklinde tasnif etmek mümkün. Müslüman olsun olmasın, öteki olan herkesle ilişkimizin temelini hukuk tayin eder.

Allah ile sözleşme

Allah ile olan sözleşmenin esası, insanların dünya hayatında Allah´a misak vermeleri, O´nun Kitab´ına ve içindeki hükümlere riayet edeceklerine dair taahhütte bulunmaları, varlığın ahlaki yasasına ve hassas düzenine saygılı davranmaları ve ahitlerini tam olarak yerine getirme konusunda azimli olmalarıdır. Buna "Misakü´l-Kitab" adı verebilebir.  (Bkz. 7/A´raf, 169.) Bunun muhtevası şudur: Allah´a hiçbir şeyi ortak koşmamak; O´na ve emirlerine itaat etmek, elçilerini doğrulamak ve onların siyer ve sünnetlerini izlemek ve daima Ma´ruf üzere hareket edip Münker olan her şeye karşı çıkmak. Bu, aynı zamanda en üstün iyilik, takva, hayır ve fayda, yani Birr´dir:

"Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz Birr değildir. Birr; Allah´a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmış kimselere, isteyip dilenene ve (özgürlükleri için) kölelere veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve asitleştiklerinde ahitlerine vefa gösteren ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler (in tutumudur.) İşte bunlar doğru olanlardır ve takva sahibi olanlar da bunlardır." (2/Bakara, 177)

Sözleşmeye konu olan Misakü´l-Kitab´ın tek tek sayılan hükümleri, beşeri-sosyal hayatın devamının kendisiyle mümkün ve kaim olduğu insan ilişkilerini düzenleyen hukukun ruhu olup, daha önce din tebliğ etmiş bütün peygamberlerin de tekrar ettiği en yüksek ahlaki ilkelerdir. Hz. Adem´e ve Hz. Nuh´a, Hz. İbrahim´e ve Hz. Musa´ya, Hz. İsa´ya (aleyhimüsselam) ve Hz. Muhammed (s.a.)´e hep aynı ahlaki ilkeler öğretildi ve onlardan insanlara tebliğ etmeleri istendi. Semavi dinlerin ve bu dinleri öğreten kutsal kitapların özü bu ahlaki çerçevenin ihtiva ettiği ilkelerden başkası değildir. İşte insanlar, bunlara riayet ettikleri zaman Allah´a verdikleri sözü yerine getirmiş olurlar.

Allah´a verdiği sözü yerine getirenler, tabiatla, canlılarla ve bir bütün olarak varlık alemindeki her şeyle barış içinde yaşarlar; çünkü "Silm"e girmek üzere Allah´la sözleşmişlerdir; silm, Allah´la, tabiatla ve diğer insanlarla barış ve uyum içinde yaşamaktır. Tasavvuf terminolojisinde bunun formülasyonu şudur: "Allah´a muhabbet ve ibadet, mahlukata merhamet ve hizmet." Yani Allah´a verdiği misakın bilincinde olan ve Silm´e girmiş bulunan bir insan, Allah´a sevgi duyar ve O´na kulluk eder; bütün yaratıklara merhametli davranır, insanlara da fayda ve maslahatlarına yarayacak şekilde hizmet eder.

İnsan, ahdini yerine getirmediği zaman, ahdin bozulmasıyla insan ile varlık/tabiat arasındaki barış ve uyum da bozulur. Hz. İbrahim´in oğlu Hz. İshak´ın şöyle dediği anlatılır:

"Yer kurur ve gücünü kaybeder; dünya eriyip biter, gökler yerle birlikte güç kaybeder; yer, sakinlerinin altında kirli yatar; çünkü (insanlar) yasalarını çiğnemişlerdir; kuralları ihlal etmişler, ezeli ahdi yıkmışlardır; bundan dolayı bir lanet yeri harabeye çevirmiş, orada yaşayanlar da perişan olmuşlardır."  (İsaiah, 24: 4-6)

*  Bu çalışmada "Ahmet İnsel, Ali Bulaç´ın Çoğulcu Ümmet Tasarımı Üzerine: Totalitarizm, Medine Vesikası ve Özgürlük, Birikim Dergisi, Mayıs-1992, sayı: 37, s.30 vd." çoğunlukla bu kaynaktan yararlandım. (d.g)

***

Medine Sözleşmesi Bağlamında Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü -2 (Nisan 2019)

2-

Müslümanların "Öteki" İle İlişkisi

İslam´da farklı etnik, dini ve cemaat kimliklerinin nasıl bir arada yaşayacağına ilişkin perspektif her zamankinden daha çok önem kazanmış bulunmaktadır. Sorunun önemi şu üç noktada toplanmaktadır:

Elimizde hangi türden olursa olsun, farklı kimlikler arasındaki ilişkinin mahiyetini ve şeklini tayin eden belli bir çerçeve yok; modern zamanların bir örgütlenme modeli olarak ulus devlet içinde teşekkül eden kamu hukuku ve bunun öngördüğü üst-kimlik derin bir sarsıntı geçiriyor. Eskisinden çok daha yoğun olarak Batı´da çok sayıda Müslüman yaşıyor; Avrupa eskisinden farklı olarak heterojen bir manzara arz ediyor. Avrupa´nın bu yeni sakinlerinin Avrupa toplumu içinde nasıl bir yere ve konuma sahip olacağı yeterince belli değil.

Sovyet sisteminin çökmesinden sonra Batı, NATO´nun 1992´de Londra toplantısında "yeni bir tehdit" ve buna bağlı olarak "yeni bir düşman tanımı" yaptı; bu da "İslam fundamentalizmi" olarak tespit edildi. Bu bağlamda "İslam ve Müslümanlar" Batı´nın "öteki"si olarak ortaya çıktı.

Bu aşamada tabii olarak İslam bakış açısından farklı kimliklerin bir arada yaşaması, Müslümanların kendilerinden farklı inançlara ve yaşama tarzlarına sahip gayrı müslimlerle olan ilişkileri önem kazanmaktadır.

"Öteki"ni kendisi için "bir tehdit" olarak algılayan modern zihin "öteki"nin tehdit ve tehlikelerinden emin olmak için, genellikle üç ana yöntemden birine başvurmaktadır: Bunlar da 1. "Asimilasyon", yani ötekinin kendine benzetilmesi; 2. "Arındırma", yani onun yakınından, üzerinde yaşadığı sosyal mekândan uzaklaştırma; 3. "İmha" edip yok etme. Bu her üç dominant yöntemin, emredici batılılaşma veya modernleşme politikaları; tenkil, tehcir, etnik-dini arındırma ve göçe zorlama; ya da jenositlerle modern tarihimizde yaşandığını biliyoruz.

İnsanın hemcinsleri olan diğer insanlarla belli bir ilişki biçimi içinde olması kaçınılmazdır. Çünkü insan fıtratı gereği, yani tab´an medeni yaratılmıştır. Bundan dolayı "öteki"yle, başkalarıyla bir arada yaşamak durumundadır.

İnsan ilişkilerinin belli bir düzen içinde şekillenmediği her beşeri-sosyal durumda kargaşa ve kaos doğar. Kargaşa ve kaos da kuşkusuz kendi içinde bir "şekle" oturur; ancak bu şekli gücü başkalarına yetenlerin tahakküm arzuları tayin eder; böylece zulüm, baskı ve sömürü garip mekanizmalara bürünerek kurumsallaşmaya yönelir. Varlık namütenahi çeşitliliğine ve zenginliğine rağmen temelde birlik ve uyum içinde kendi müstakarrına doğru varoluşunu sürdürmektedir. Her şeyin yerli yerinde olması, birlik ve uyumun ete kemiğe büründüğü adaletin ahlaki ilkesini oluşturur. Beşeri sosyal hayat, ya belli ahlaki ilkeler doğrultusunda düzene girip adaletin tecelli etmesini mümkün kılar ya da kargaşa ve kaos kendi özel dinamikleriyle zulmün kurumsallaşmasına kapı aralar. Allah, insandan bu konuda ahid aldığını ve insanın "Allah´ın ahdine vefa göstermesini" (En´am,152) talep eder. "Allah´ın ahdi", insanlar arasındaki ilişkilerin adalet, iyilik, yardımlaşma, paylaşma vb. ahlaki ilkelere göre tesis edilmesi ve düzenlenmesidir: "Yetimin malını gözetmek, ölçüyü ve tartıyı doğru tutmak, hiç kimseye gücünün üstünde yük ve sorumluluk yüklememek, yakınlar (aleyhinde olsa) dahi (her olayda ve her durumda) adil davranmak" (Nahl, 91-95) Allah´ın ahdine riayet, verilen söze sadakattir.

Şu hâlde yapılması gereken şey, her türden insan ilişkisinin ismi konulsun konulmasın, yazılı belgelere geçsin geçmesin, ahlakın ve adaletin tecellisini mümkün kılacak sözleşmeler çerçevesinde şekillenmesi, belli bir düzen içinde sürmesi için güven ortamının tesis edilmesidir. Bunun olmazsa olmaz şartı, her türden sözleşmenin "karşılıklı rıza" ya dayanması, özgür irade beyanıyla gerçekleşmiş olmasıdır. Açıktır ki bir sözleşme, sırf sözleşme adını taşıdığı için meşru ve ahlaki olamaz; eğer ortada tarafların somutlaşmış özgür iradeleri, karşılıklı rızaları yoksa, sözleşme ahlaki amaç ve adaletten yoksun olduğu için gayr-ı meşrudur; baskı ve zor altında başkalarına dikte ettirilmiş göstermelik bir belge hükmündedir. Bu açıdan hiçbir sözleşme, tarafların temel inanç esaslarına aykırı ve rızalarına muhalif olamaz.

Hiç kuşkusuz adil ve haklı bir savaşın sonucunda mağlup tarafa imzalattırılan ve öyle olsa bile temel insani hakları ihlal etmeyen "barış anlaşmaları"nın bir kısmını bundan istisna etmek gerekir. İslam hukuku zimmet anlaşmasını, savaş hukukunun bir sonucu kabul eder ve mağlup tarafın bazı haklardan yoksun bırakılmasını öngörür; ancak buna rağmen bütün zimmet anlaşmalarında mağlup tarafın temel hak ve hürriyetlerinin tümden ortadan kaldırılmasına ya da yerine getirilemez formatlarda göstermelik olarak tutulmasına da izin vermez.

Sözleşmelerin yön verdiği kategoriye beşeri-sosyal hayat, siyasi, ticari, medeni vb. her türlü ilişki biçimi girer. Duruma göre bunlar misak, ahid, biat, akid veya nikâh ismini alırlar. Allah´a misak veya ahid veren bir mümin öteki insanlarla da karşılıklı antlaşmalar yapar. Sözleşmeye konu olan ilişki eğer ticaret ise bunu akidler düzenler; evlilik ise nikâh, siyaset ise biat, gayr-ı müslim topluluklar ise muahedelerde karşılıklı beyan edilen hükümler ilişkileri tayin eder. Hayatın bütünü sözleşmeler çerçevesinde yürür. Bunların çoğu elbette yazılı belgeler şeklinde olmaz; örf, alışa gelinen teamüller birer sözleşme gibi iş görür.

Sözleşme ahid, "ahid bir sözdür" (Zuhruf, 49). Kur´an, "ahde vefa gösterilmesini" ister, çünkü "ahid bir sorumluluktur" (İsra, 34): "Ahidleştiğiniz zaman, Allah´ın ahdini yerine getirin; pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın, çünkü Allah´ı üzerinize kefil kılmışsınız. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir." (Nahl, 91.) Dini hayatın en üst mertebesi olan "takva"nın bir türevi "Ahde vefa göstermek"tir. (Al-i İmran, 76)

Sonuç olarak ?Toplumsal Sözleşme? yle ilgili çokça kuram var, burada vurgulanması gereken Karl Marx ve J.J. Rousseau´dan yüzyıllar önce üç ayrı din ve hukuk topluluğu arasında böyle bir sözleşme imzalandığı açıktır.  Bu demektir ki, hem Rousseau´nun toplumsal örgütlenmenin ilk şeklini sözleşmeye dayandırması, hem de Marx´ın tarihin başında ve finalinde çoğulcu bir toplumsal örgütlenmeyi öngörmesi yeni bir şey değildir. Belki Rousseau, Marx vd. mükemmel bir toplum için ütopya kurdular; bu ütopyalar küçümsenmemeli, varolana karşı bir muhalefet şekli olarak görülmelidir. Sözü edilen Vesika ise bir ütopya veya bir kurgu değil, tarihsel bir gerçektir. Dolayısıyla bu durum, birçok aydının dikkatini çekmiş ki; sözgelimi, M. Ziyauddin er-Rayyıs, İslam siyasi felsefesinin temelini oluşturan ?Biat? ile Rousseau´nun toplumsal sözleşmesi arasındaki benzerliği vurguladıktan sonra şöyle der: ?Şu var ki J.J. Rousseau´nun ?Sosyal Sözleşmesi´ bir sanı olmasına karşılık, Akabe´de iki kez gerçekleşen ?biat? ler hem tarihsel bir gerçek hem de sosyal sözleşme örnekleridir. Bu olaylarda sözleşme, yüce bir risaleti gerçekleştirmek amacıyla insanların özgür istekleri ve olgun bilinçleri sonucu oluşmuştur.? (M. Ziyauddin er Rayyıs, İslam´da Siyasi Düşünce Tarihi, çev. A. Sarıkaya, İstanbul, 1990, s.48).

Bu bağlamda Rousseau´nun Toplum Sözleşmesi kuramına kısaca bakılırsa; Rousseau´nun toplum sözleşmesi kuramı aynı zamanda egemenliğin öznesini oluşturan kişilerin ´çıkar birliği´ olgusunu da kapsar. Toplum sözleşmesine katılan birey, kendisinin bütün yetkilerini bir anlamda topluma aktarmıştır. Bu aktarma toplumu oluşturan bütün bireyler için söz konusu olduğundan dolayı, ortada bir kaybediş olmayacaktır. Birey, bir bütün olarak topluma bağlandığında bir anlamda özgürlüğünü de kazanmaktadır. Ancak bu özgürlük, "doğal insan"daki sınırsız ve bir başıboşluk özgürlüğü olmaktan çok, sosyal ve medeni bir özgürlüktür. Toplumu oluşturan bütün fertler sosyal sözleşmeye katılınca artık kişinin çıkarı toplumun çıkarı, toplumun çıkarı kişinin çıkarı demek olacaktır. Rousseau´nun ?ToplumSözleşmesi?ni bazı kavramlar üzerine bina ediyor. Bu kavramlar; Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet, Adalet ve Kanun, Egemenlik ve Genel İrade ve Doğal yaşam gibi? 

Konuyula ilgili olarak Hamidullah Hoca da; Akabe biatları ile Medine Vesikası´nı kendine özgü bir ?toplumsal sözleşme? olarak niteler. Ve der ki: ?Devletin teşekkülünde toplumsal sözleşme niteliğini ilk ileri sürenlerden İngiliz Hobbes, Locke ve Fransız Rousseau gibi müellifler, eserlerinde bu teorilerine dayanak teşkil edecek somut ve belirli tarihi örnekler vermemektedirler. Eğer onlar, böyle bir sözleşmenin daha önce, yani İlk İslami dönemlerde imzalandığını bilselerdi, teorilerine acaba ne gibi bir şekil verirlerdi?? Bu da gösteriyorki Batılı bilim adamları İslami öğretilere ne kadar yabancı olduğudur. (Hamidullah, İslam Hukuku Etüdleri, s.28-29)

Bu bağlamda öncelikle ?Medine Vesikası?nın tam metnini vereceğiz ve konumuzla ilgili maddelere ayrıca değineceğiz:

Bismillahirrahmanirrahim

1- Bu vesika, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve bunlara tâbi olanlarla sonradan onlara katılmış olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için düzenlenmiştir.

2- Vesikayı imzalayanlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil eder.

 3- Kureyşli muhacirler kan diyetlerini ödemeye katılacaklar ve savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki makul esaslara ve adalete göre ödeyeceklerdir.

4- Avfoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödemeye iştirak edecek ve Müslümanların teşkil ettiği her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet prensibine göre verecektir.

5- Harisoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet çerçevesinde verecektir. 

6- Sâideoğulları, daha önceki yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalete göre verecektir. 

7- Cüşemoğulları, evvelce uygulandığı gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalet prensibine göre verecektir.

8- Neccâroğulları eskisi gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre, savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında uygulanan makul esaslara ve adalet prensibine göre verecektir. 

9- Benî Amr b. Avf, daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında kabul edilen esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir. 

10- Nebîtoğulları daha önce yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini makul esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir. 

11- Evsoğulları eskiden olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini makul esaslara ve adalete göre verecektir. 

12 a- Müminler, kendi aralarında ağır mali sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi bu halde bırakmayacak, fidyesini veya kan diyeti gibi borçlarını makul esaslara göre ödeyecektir. 

12 b- Hiçbir mümin diğer müminin mevlâsı ile ondan habersiz bir anlaşma yapamayacaktır. 

13- Takvâ sahibi müminler saldırganlara, haksız bir fiil tasarlayanlara ve cürüm işleyenlere, bir hakka tecavüz edenlere, müminler arasında karışıklık çıkarmak isteyen kimselere karşı olacak ve bunlardan biri kendilerinden bir kişinin evladı bile olsa hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır. 

14- Hiçbir mümin kâfir için bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine kâfire yardım edemez.

15-Allah´ın zimmeti, himaye ve teminatı tektir, dolayısıyla müminlerden -yetki bakımından- en aşağı derecede olan birinin kabul ettiği himaye onların hepsini bağlar, zira müminler birbirinin kardeşidir. 

16- Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramadan ve onların düşmanlarıyla yardımlaşmadan yardımımıza hak kazanacaktır. 

17- Müminler arasında geçerli olan barış tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girilen bir savaşta diğer müminleri hariç tutarak bir anlaşma imzalayamaz; anlaşma ancak müminler arasında eşitlik ve adalet çerçevesinde yapılacaktır. 

18- Savaşa katılan bütün askerî birlikler nöbetleşe görev yapacaktır. 

19. Müminler birbirinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını birlikte alacaktır. 

20 a- Takvâ sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. 

20b- Hiçbir müşrik bir Kureyşli´nin malını ve canını himayesi altına alamaz ve hiçbir müminin Kureyşliler´e müdahalesine engel olamaz. 

21- Bir kimsenin bir müminin ölümüne yol açtığı kesin delillerle sabit olur ve maktulün velisi diyete razı olmazsa o kimse kısas hükümlerine tâbi olur; bu takdirde bütün müminler öldürene karşı tavır alır. Bunlara sadece bu hükmün uygulanması için hareket etmek helâl olur. 

22- Bu yazının içeriğini kabul eden, Allah´a ve Ahiret gününe inanan bir müminin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak yer bulması helâl değildir; katile yardım eden veya sığınacak yer gösteren kimse kıyamet günü Allah´ın lânet ve gazabına uğrayacaktır ve artık kendisinden ne bir para ne de bir taviz kabul edilecektir. 

23- Üzerinde ihtilâfa düşülen konular Allah´a ve resulü Muhammed´e arz edilecektir. 

24- Yahudiler müminler gibi savaş devam ettiği müddetçe savaş masraflarını kendileri karşılayacaktır.

25 a- Avfoğulları Yahudileri müminlerle birlikte bir ümmet teşkil eder. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri de kendilerinedir. Buna mevlâları da dahildir. 

25b- Haksızlık yapan veya suç işleyen kimse yalnız kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır. 

26- Benî Neccâr Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

27- Benî Hâris Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. 

28- Benî Sâide Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

29- Benî Cüşem Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. 

30- Benî Evs Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

31- Benî Salebe Yahudileri de Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. Haksız bir fiil işleyen kimse sadece kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır. 

32- Cefne kabilesi Sa´lebe´nin bir koludur, dolayısıyla onlar gibi mülâhaza edilecektir. 

33- Benî Şetîbe Yahudileri de Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. Şüphesiz iyilik, günah ve kötülükten farklıdır. 

34- Sa´lebe´nin mevlâları bizzat Sa?lebîler gibi kabul edilecektir. 

35- Yahudilere sığınmış olan kimseler bizzat Yahudiler gibi kabul edilecektir. 

36a- Yahudilerden hiçbir kimse Hz. Muhammed´in izni olmadan -Müslümanlarla birlikte savaşa- katılamayacaktır. 

36b- Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Bir adam öldüren kimse yalnız kendini ve aile bireylerini sorumluluk altına sokmuş olur. Bu sorumluluktan kaçmak haksızlıktır. Allah bu kurallara riayet edenlerle beraberdir. 

37a- Medine´ye yönelik bir saldırı olması halinde- Yahudiler ve Müslümanlar kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacak, bu sahifede gösterilen kimselere savaş açanlara karşı yardımlaşacaktır. Onların arasında kötülük değil iyi niyet ve samimiyet hâkim olacaktır. Bu vesikadaki bütün kurallara muhakkak riayet edilecektir. 

37b- Hiçbir kimse müttefiklerine karşı suç işleyemez; mazluma muhakkak yardım edilecektir. 

38- Yahudiler Müslümanların yanında savaştıkları müddetçe harcamalara katılacaklardır. 

39- Yesrib vadisi bu sahifede adı geçenler için mukaddes bir yerdir. 

40- Himaye altındaki kimse bizzat himaye eden gibidir ne zulmedilir ne de kendisi zulüm işleyebilir. 

41- Himaye hakkına sahip kimselerin izni olmadıkça kimseye himaye hakkı verilemez. 

42- Bu yazıda adı geçen kimseler arasında meydana gelmesinden endişe edilen anlaşmazlık ve öldürme vakalarının Allah´a ve resulü Muhammed´e arz edilmesi gerekir. Allah bu sahifeye en iyi riayet edenlerle beraberdir.

43- Kureyşliler ve onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaktır. 

44- Bu vesikada zikredilen kişiler Yesrib´e saldıracak olanlara karşı yardımlaşacaktır. 

45a- Eğer Yahudiler, Müslümanlar tarafından barış antlaşması yapmaya veya barış antlaşmasına katılmaya davet olunursa bunu kabul edip anlaşmaya iştirak edeceklerdir. Eğer Yahudiler Müslümanlara aynı şeyleri teklif edecek olursa müminler de aynı sorumlulukları yerine getireceklerdir. Din uğruna yapılacak savaşlar bu hükümlere tâbi değildir. 

45b- Medine´deki her zümre şehrin savunmasında kendine ait bölgeden sorumludur. 

46- Bu sahifede adı geçenler için konulan şartlar hem Evs Yahudilerine hem de onların mevlâlarına sahifede adı geçen kimseler tarafından tavizsiz bir şekilde uygulanır. Kurallara mutlaka uyulacak ve asla aykırı hareket edilmeyecektir. Haksız kazanç sağlayanlar sadece kendilerine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifede gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel şekilde riayet edenlerle beraberdir. 

47- Bu vesika haksız bir icraatta bulunan veya suç işleyenlere ayrıcalık sağlamaz yahut cezalandırılmasına engel olmaz. Savaş için yola çıkanlar da Medine´de kalanlar da emniyet içinde olacaktır; haksız bir fiil ve suç işlenmesi hali müstesnadır. İyilik yapanlar ve sorumluluğunun bilincinde olanlar Allah ve resulünün himayesi altındadır (İbn Hişam, II, 501-504; Hamidullah, İslâm Anayasa Hukuku, s. 96-102)

NOT: Bu yazı dergimizin Mart sayısında yayımladığımız yazının ikinci bölümüdür. Bu çalışmayı "Ahmet İnsel, Ali Bulaç´ın Çoğulcu Ümmet Tasarımı Üzerine: Totalitarizm, Medine Vesikası ve Özgürlük, Birikim Dergisi, Mayıs-1992, sayı: 37, s.30 vd." başlıklı yazıdan yararlanarak hazırladım. (DG)

***

Medine Sözleşmesi Bağlamında Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü- 3(Mayıs 2019)

3-

Hükümlere İçkin Kurucu İlkeler

İtalyan tarihçi Kaetani´nin farklı bir değerlendirmesi olsa da Hamidullah´a göre, "bu anayasa, ilk İslam Devletinin Anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özellik ve ayrıcalığına da sahiptir" demiştik. Kaetani; "Peygamber´in kendi başına hazırladığı bir metni diğerlerine dikte ettirdiği veya bir emri vaki durumu yaratıp onlara onaylattığı" gibi bir görüşü olsa da Enes (ra)´tan ve diğer kanallardan gelen bilgiler, Vesikanın karşılıklı görüşmeler sonucunda ve bir toplumsal mutabakat ürünü şeklinde ortaya çıktığını göstermektedir. Doğrusu da budur. Çünkü Mekke´den Medine´ye hicret etmiş, üstelik bütün taraftarları genel şehir nüfusunun yüzde 15´ni geçmeyen bir insanın, tamamen kendi istek ve arzularına hizmet edecek bir sözleşme metnini, kendisinden daha güçlü kimselere kabul ettirmesi düşünülemez. Bu hiç de akla yatkın görünmüyor.

Bu sözleşmenin kabulünü sağlayan esaslı faktörlerden biri, 120 yıldır savaş ve düşmanlıklarla yorgun ve bitkin düşen Medine´nin bizzat içinde bulunduğu kaotik ve güvensiz durumdur. Medine savaşlarla iktisadi bakımdan sürekli gerilerken, yine de yeni çatışmalara gebe bir görünümdedir. Tam da böyle kritik bir dönemde yabancı kökenli biri çıkıp bütün gruplara birlikte ve ortak yaşamanın yollarını gösteriyor, herkesi hukuk temelinde, ?neysen osun? ilkesine göre varolmaya çağırıyor.

Özet olarak Vesikayı anlamlı kılan kurucu birkaç ilkeden bahsedeceğiz; Vesika da yaralama, öldürme, kan diyetleri, fidye-i necat vb. terim ve maddelerin sıkça yer alması, uzun yıllar iç savaşlarla sarsılmış ve bitkin düşmüş bir toplumun normal konjonktürünü yansıtır. O günün ivedi sorunu, çatışmalara bir son verilmesi ve taraflar arasında adalet ve hakkaniyet esaslarına uygun bir arada yaşamanın formülünün bulunmasıydı. Bu yönüyle Vesika, oldukça dönemsel bir nitelik taşır.

İkinci önemli nokta, böyle bir proje sayesinde kimsenin kimse üzerinde baskı kurmaya kalkışmadan başkalarını doğal bir realite kabul etmesi ve onun yaşama ve düşünme biçimine saygı göstermesinin yasallaşması ve hukukun teminatı altına alınmasıdır.

 Diğer bir nokta: Vesika, bütün sosyal bloklar açısından ?hakimiyet? değil ?katılım? temelinde bir toplumsal projeyi öngörür. Vesikaya göre Müslümanlar, özgür insanlar olarak Allah ve Hz. Muhammed´in gösterdiği istikamette ve güven içinde yaşayacak ve dinlerini tebliğ edeceklerdir. Aynı haklar Yahudiler ve diğerleri için de geçerlidir.

İlk kurucu ilke: Doğru, adil, hukuka saygılı ve insanlar arasında gerçek barış ve istikrarı amaçlayan ideal bir projenin, farklı gruplar (dinî, hukuki, felsefi, siyasi vs.) arasında bir sözleşme temelinde ortaya çıkması gerekir. Sözleşmenin hazırlanması esnasında sosyal blokların kendileri veya temsilcileri hazır bulunmalı, özgür bir ortamda ve karşılıklı görüşme ve tartışmalarla sözleşmenin hükümleri (temel yasalar) tespit edilmelidir.

Toplumsal hayata katılan gruplar heterojen olduklarından, her bir madde bir örtüşme noktasını teşkil etmeli ve oydaşma yoluyla tespit edilmelidir. Her örtüşme maddesi sözleşmenin bir hükmünü oluşturur ve anlaşmazlık konusu her madde de grupların kendilerine terkedilir. Örtüşme sözleşme alanına, farklılık özerk alana aittir. Bu, birlik içinde zengin farklılık, yani sahici çoğulculuktur.

İkinci kurucu ilke hâkimiyetin değil, katılımın hareket noktası seçilmesidir. Çünkü totaliter ve üniter bir siyasal yapıda farklılıklar kabul edilemez. Medine Vesikası, Müslüman ve Yahudileri kabile kabile (tek tek) zikreder. Müşriklere de ayrı bir maddede değinir. (Md. 20/B). Muhacirler, Ensar, Benu Avf, Benu Harisler, Benu Saide, Benu Cuşem, Benu´n-Neccar, Benu Amr İbn Avuflar, Benu Nebît ve Benu´l-Evs... (Md.1-11). Yine Yahudiler´den Benu Avf, Benu´n-Neccar, Benu´l-Haris, Benu Saide, Benu Cuşem, Benu´l-Evs, Benu Sa´lebe, Cefne, Benu Şuteybe (Md.25-33) kabilelerini ve onların mevlalarını ayrı ayrı zikreder.

Mevla, kan ve akrabalık bağı olmaksızın bir kabileye bağlı veya onunla anlaşmalı olan kabile, aşiret veya topluluktur. Bu demek oluyor ki, ismiyle ve imzasıyla sözleşmeye taraf olan her bir sosyal blok, kendisine bağlı diğer toplulukları da temsil etmekte ve aynı hak ve sorumlulukları onlara da tanımaktadır. Ancak 20/B maddesi müşriklerle ilgili özel hükümler getiriyor ve 43. Madde ile destekleniyor. Bu da Medineli Müşriklerin Mekkeli Müşriklerle her türlü siyasi ve askeri ilişki kurmalarına engel teşkil etmek içindir. Esasında Medineli Müşrikler de Mekkelilerle ittifak kurma arzusunu taşımıyorlar, hatta başlarına bir tehlike gelir diye çekiniyorlardı. Ama onlar da diğerleri gibi 39. md.de belirtilen Site´nin alanı içinde her türlü hak ve özgürlüklere sahip olmak istiyorlardı, Vesika bu hakkı talebi de hukuki bir teminat altına almaktadır. Nitekim, Mekkelilerle girişilen Bedir ve Uhud savaşlarından sonra da Vesikaya taraf Müşriklerin Medine´de yaşamaya devam ettiklerini ve Müslümanlarla aralarında çatışmaya dönüşecek ciddî sorunlar çıkmadığını biliyoruz.

Kabilelerin bir bir zikredilmesi, toplumda var olan dinî ve etnik toplulukların kimliklerini tanımak ve belgelemek içindir. Muhtemelen, kabile liderleri bunu özellikle talep etmişlerdir.

Bundan şu sonuç çıkar: Her bir dinî ve etnik grup kültürel ve hukuki tam özerkliğe sahiptir. Yani din, yasama, yargı, eğitim, ticaret, kültür, sanat, gündelik hayatın düzenlenmesi vb. alanlarda herkes ne ise öyle olacak ve kendini tanımladığı hukukî ve kültürel standartlar içinde ifade edecektir. Söz konusu dinî ve hukuki özerkliğin teminatı, ?Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlaları ve gerekse kendileri dahildirler? diyen 25. maddedir.

42. madde de zuhurundan korkulan ihtilafların Hz. Muhammed´e götürülmesini öngören hüküm gerek Kur´an´dan gerekse Hadis ve Siyer kaynaklarından anlaşıldığı kadarıyla, Yahudi ve Müşrikler tarafından teklif edilmiştir. Daha önce de değindiğimiz nedenlerle, Medine´deki kaotik durum, kabileler arasındaki karşılıklı güveni sarsmıştı. Bu madde ile, gruplar, kendi aralarında çıkan ihtilafları çözemedikleri zaman, davayı bir ?üst yargı makamına götürmek üzere kendi aralarında anlaşıyorlar. Bu üst yargı makamı da doğrudan güvenilir, tarafsız ve Medine dışından gelmiş Hz. Muhammed´dir. Kur´an, Peygamber´e eğer isterse onların davalarına bakabileceği yetkisini veriyordu. (Maide, 42). Bunun üzerine Peygamber de, kendisine başvurdukları her seferinde onları muhayyer bıraktı ve önce şunu sordu: ?- Size neye göre hüküm vermemi istersiniz, Kur´an´a göre mi, yoksa Tevrat´a göre mi??

Bu düzenlemede Peygamber, bir ?Hâkim? değil, bir ?Hakem? konumundaydı. Eklemek lazım ki, gayrı müslimlerin davalarına bakma veya onları kendi mahkemeleri ve hukuklarıyla baş başa bırakma teamülü o günden beri Zımmî hukukun bir parçası olmuş, bu uygulama Osmanlıların son dönemlerine kadar sürmüştür.

Burada bir kurucu ilke daha ortaya çıkmaktadır: Çoğulcu bir toplumda tek değil, birçok hukuk sistemi aynı anda geçerli olabilir. Ve tabii eğer bloklar arasında çatışan hukuklar dolayısıyla ihtilaflar doğarsa -ki doğar- bu durumda ya tarihte görüldüğü gibi, bu türden davalara yetki alanları genişletilmiş Mezalim Mahkemeleri bakar veya bütün hukuk topluluklarının hukuk temsilcilerinden oluşmuş üst mahkemelerin kurulması cihetine gidilir. Bana göre, çatışan hukuk sistemleri karşısında mağduru hukuk seçmede özgür bırakmak en iyi çözümdür; İslam hukuku açısından bu mümkündür.

Vesikanın 23. maddesi Peygamber´i Müslüman sosyal blok üzerinde mutlak hâkim kılar. Bu doğal bir durumdur; çünkü Müslümanlar ona biat etmekle, zaten ona bağlanmayı daha başında kabul etmişlerdir. Bu, aynı zamanda ibadeti, dinî ve hukuku birbirinden ayırmayan İslami temel varsayıma uygun bir tutumdur. Bu maddelerin kurucu ilkesi, İslamiyet´in sadece Müslümanları bağlayan bir din olduğu gerçeğinin altını çizer.

İslami modelin totaliter olduğunu öne sürenler, bu gerçeğin yeterince farkında değiller. Çünkü eğer insanlar, özgür bir din tercih etme haklarına sahip ise, hukuk ve sosyal hayat biçimlerinin de din ve düşüncelerine uygun olması bir zorunluluktur. Bu durumda İslam dini ve hukuku, Müslümanları bağlar, diğerlerini kapsayıp bağlamaz ve gayrı müslimlerden bu hukuka göre davranmaları istenmez. Öyle ki Hz. Ömer, başını örten gayr-ı müslim bir cariyenin bu davranışından memnun olmamış ve başörtüsünün İslamiyet´i bir bütün kabul edenler için amir bir hüküm olduğunu belirtmiştir.

Vesika, objektif hükümleriyle bütün dinî ve sosyal blokların üstündedir. Yani, Müslümanlar, Yahudiler ve Müşrikler onun genel çerçevesi dışına çıkamazlar. Bu anlamda karşılıklı anlaşma sonucunda ortaya çıkmış Vesika, Kur´an, Tevrat ve yerleşik örfün üstündedir.

 Vesikanın diğer hükümleri de kısaca şöyle: 39. Madde ile ?ülke ve korunmuş sınır? kavramı getirilmiş olup, bu o günün şartlarında yeni bir şeydi. Kan ve akrabalık bağına dayalı kabile yapısı aşılıyor, insanlar bloklar halinde (veya hukuk toplulukları şeklinde) daha üst bir siyasi birlik etrafında toplanıyor ve Medine´de yaşayan aşiret ve kabileler arasındaki her türlü çatışma ve hukuk ihlali yasaklanıyor. Vesika da geçen ?haram? terimi korunmuş sınır demektir ve bir siyasi birliğin toprak bütünlüğüne atıf anlamına gelir. Bu siyasi birliğin Vesikadaki karşılığı ?ümmet? tir (Md. 2 ve 25). Bu anlamda ?ümmet?, içinde Müslümanlar, Yahudiler ve müşriklerin de yer aldığı siyasi birlik demektir. Bu birlik, dinî, kültürel ve hukuki özerklik temelinde ırk, dil, din, mezhep ve etnik köken farkını gözetmeyen bir toplumsal projedir (Md. 1, 2, 16 ve 25.)

İnsanlar ve topluluklar arasındaki ilişkilerde temel ahlakî esaslar ve herkesin karşı çıkamayacağı evrensel yüce idealler geçerlidir (Md. 47). Ancak bunların geçerli olabilmesi için toplumsal ilişkilerin bütününü düzenleyen yazılı bir hukuk metninin esas alınması gerekir. Bundan dolayı Vesika, kendini ?Kitap? (Md. 1,36 ve 47) veya ?Sahife? (Md. 22, 39, 42, 46 vs.) diye takdim etmektedir ki, o günün geleneksel kültüründe bu her iki terim bağlayıcılık ifade eder. Sözgelimi Kur´an da kendini ?kitap? olarak tanımlar, geçmiş

Peygamberlere çeşitli kitap ve sahifelerin indirildiğini söyler. 28

Vesika, herkesi bağlayan hukukun üstünlüğüne tam riayeti öngörürken (Md. 37 ve 37/B), savaş, tek tek birey ve kabilelerden alınıp merkezî hükümete intikal ettiriliyor (Md. 17, 18). Savaş, merkezî yönetimin ortak kararıyla alınacaktır. Savaşın en önemli sebeplerinden biri dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı ortaklaşa mukavemet etmek üzere yapılır. Böyle bir savunma savaşında anlaşmaya taraf olan gruplar mali ve askerî ortak sorumluluklar yüklenirler, hep birlikte savaşırlar. (Md. 15, 18, 19 ve 24). Ancak din adına yapılacak savaşlarda ortak sorumluluk yoktur. (Md. 45). Buna göre eğer Müslümanlar, kendi dinleri için ve başkalarıyla -o da Medine dışında olmak üzere- savaşacak olurlarsa, Yahudiler ve Medineli Müşrikler onlara katılmak zorunda değildirler. Bu madde gereğince Bedir ve Uhud Savaşı Medine dışında bir yerde cereyan etmiştir.

Toplumsal hayatta adaletin tevzii, adli işlerin yürütülmesi ve yargı için gerekli tedbirler alınacak ve bu yetkiler merkezî otoriteye devredilip fertlerin takdir ve inisiyatifine terkedilmeyecektir; bu da ortak sorumluluklar arasında yer alan önemli bir husustur (Md. 13).

Vesika, yargı ve savunma ya da savaş ilanı gibi hususları merkezî otoriteye (devlet?) devrederken, başta yasama olmak üzere, kültür, bilim, sanat, ekonomi, eğitim, sağlık vb. hizmetleri sivil topluma bırakıyor. Peygamber´den gelen başka rivayetler, yönetimin ancak vergi, yargı ve savunma türünden alanlarla sınırlı olduğunu, bunların dışında kalan diğer alanların sivil topluma ait olduğunu anlıyoruz.

Medine Vesikasının genel hükümlerinden başka sonuçlar da çıkartılabilir. Ama yeri burası değildir. Vesikanın bizim için önemli tarafı, 622 yılında yazılı bir belge olarak üç ayrı dinî ve sosyal blok arasında karşılıklı görüşme ve anlaşma sonucu kaleme alınması ve uygulamaya konulmuş olmasıdır...

Vesikanın hükümlerinden hareketle birtakım soyutlama ve genellemeler yaparak bugün için referans olacak bazı kurucu ilkeler elde edilebileceğini düşünebilir ve bu kurucu ilkelerin son tahlilde çoğulcu bir toplumsal projeye dayanak olabileceğine inanabiliriz. Kur´an, Hadis kaynakları ve Müslümanların özel ve yöresel-tarihsel deneylerinden ayrı düşünüldüğünde İslam hukuku da bu projeyi teyid eden ve geliştiren zengin hükümler taşımaktadır. Yıllardır süren Arap-İsrail savaşı, şimdi yeni baş gösteren Azeri-Ermeni çatışmaları, Lübnan´ın bölünmüş dinî yapısı, Balkanlardaki etnik durum, Kürt sorunu, Suriye sorunu vb. sayısız çatışma ve savaş sebebinin var olduğu bölgemizde bütün dinî, etnik ve siyasî grupları sözleşme temelinde bir arada yaşatacak ortak, gönüllü ve katılıma dayalı çoğulcu projelere ihtiyacımız var.

Hegelyen bakış açısıyla bu Vesikaya baktığımızda doğru sonuçlar çıkaramayız. Çünkü Hegel´e borçlu olduğumuz modern (türedi) paradigma, çevre faktörlerini belirleyici bir konuma çıkartır ve hatta insanı bile çevresinin bir ürünü sayar. Vesikanın hükümlerinde o günkü Arap toplumunun kendine özgü şartları veya var olan objeler dünyası etkileyici olmuştur; ancak belirleyici olan o çevre şartları değil, özgür, adil, katılımcı ve çoğulcu bir toplum biçimi geliştirme arzusudur. Bundan dolayı hükümlere içkin kurucu ilkeleri araştırıp bulmak önemlidir. Belki bize de bu kurucu ilkeler yol gösterecektir.

Sanıyorum Batılı demokrasiler bugün yaşadığımız sorunlar karşısında yetersiz kalıyor. Bu bölgenin ve yeryüzünün sakinleri olan bizler ise, geleceğimizi tehdit eden bu sorunlar ve haber verdikleri tehlikeler karşısında gözümüzü alternatif kaynaklara çevirmek zorundayız. (Birikim Dergisi; Sayı: 38-39.)

Kimlerle Bir Arada Yaşanır?

İnsanlar ortak bir mekân üzerinde beşer olmaları hasebiyle daima bir arada yaşamak zorundadırlar. İnsanlar ihtilaf ederler. Sadece farklı dinlere mensup insanlar ihtilaf etmez, aynı dine, ırka, sınıfa, kabileye ve hatta aynı aileye mensup insanlar da ihtilaf eder ve duruma göre ihtilaf çatışmaya dönüşür. Çelişki ve çatışmalardan arındırılmış bir dünya arzulanan bir idealdir; ama bu sadece bir idealdir.

Milyonlarca insanın hayatına mal olan, şehirlerin tahrip edilmesine yol açan büyük savaşların sebebi "din" değilse de tarihte farklı dinler ve aynı dine mensup farklı mezhepler arasında da kanlı çatışmaların vuku bulduğu bir gerçektir. Haçlı savaşları ve Avrupa´da onlarca yıl süren mezhep çatışmaları hemen akla gelen örneklerdir.

Önemli olan potansiyel ihtilaf ve düşmanlıklar dolayısıyla insanların birlikteliğini parçalamak, kan dökmek, dini veya etnik temizlik hareketlerine girişmek değil, ihtilaf vukuunda ihtilafların hangi sosyal çerçeve içinde kalınarak ve hangi düzenleyici hukuki hükümlere riayet edilerek çözüleceği meselesidir. Allah´ın insanlara peygamber göndermesinin sebeplerinden biri budur.

Çatışmadan önce barış, birlikte müzakere, karşılıklı anlayış temel ilkedir. Fakat hiçbir şekilde anlaşma imkanının kalmadığı durumlarda, savaş kendini dayatan tek seçenek olur. Bu açıdan, her ne olursa olsun "İslam barış dinidir ve Müslümanlar başkalarıyla kavga etmez ve savaşmaz" önermesinin bir gerçeklik değeri yoktur. Öyle olsaydı Kur´an ve Sünnet savaşı meşru görmez, cihatla ilgili teşvikler yapmazdı. Ancak Kur´an başlangıç olarak daima barış ve anlaşma yolunun tercih edilmesini ister; çünkü ?Sulh hayırlıdır.? Savaş, her türden anlaşma ve uzlaşma imkanının kalmadığı durumlarda gerekli ve meşrudur. Meşru bir savaşa katılmayan bir mümin cihattan kaçmış sayılır ve bu da Allah katında büyük bir günahtır.

İster Ehl-i Kitap ister başkası (ateist, deist, laik, agnostik vs.) olsun, İslamiyet´i bir hayat düzeni kabul etmeyenlerle bir arada yaşayabileceğimize dair referans teşkil eden ayetler şunlardır:

?Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sakındırmaz. Çünkü Allah adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost (veli) edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse (onlarla velayet ilişkisine girerse) artık onlar zalimlerin ta kendileridir.? (60/Mümtehine, 8-9)

Ayetten açıkça anlaşılan şu ki, Müslümanlara dinlerinden dolayı savaş açmayan, onları yurtlarından sürmeyen ve düşmanlarıyla ittifak kurmayanlarla bir arada yaşanabilir; üstelik bu bir arada yaşama şekli ?velayet? terimi ile ifade edilmiştir.

Ayrıca bu ayetin dolaylı yönden değil, daha belirgin olarak bugün "din ve vicdan özgürlüğü" olarak tabir edilen konseptle ilgili olduğu açıktır. Eğer öyleyse, bu



YAZARLAR